Geleceğin Öncüsü

Lozan ve Sevr

Üç gün sonra, Lozan Antlaşması’nın 60. yıldönümünü kutlayacağız. İsviçre’nin Lozan kentinde, 60 yıl önce imzalanan bu antlaşmayla Türkiye, Kurtuluş Savaşı’nın sonuçlarını bütün dünyaya onaylatmıştı.

Altmış yıl sonra İsviçre’nin aynı Lozan kentinde, “Dünya Ermeni Kongresi” düzenleniyor. Bunun özel bir anlamı olsa gerek. Bunun anlamını değerlendirmek için Kurtuluş Savaşı öncesine kısaca göz atmak ve o yıllarda Ermenilerle Rumların kimlerce nasıl desteklendiklerini anımsamak gerekir.
Kurtuluş Savaşı öncesinde, emperyalist güçlerin, Türkiye toprakları üzerinde Rum ve Ermeni devletleri kurma ve bunları kendi güdümlerine bağlama girişimleri, Kurtuluş Savaşıyla boşa çıkartılmıştır. Türkiye’yi de “manda” adı verilen yönetim biçimiyle kendine bağlamaya çalışan Amerika, Türkiye toprakları üzerinde kurulacak bir Ermenistan devletinin de “vesayetini” üzerine alma amacındaydı.
Erzurum ve Sivas Kongreleri, Türk toprakları üzerinde dış destekli Ermeni ve Rum devleti kurma planlarına karşı ulusal bilinci eyleme geçirmiş ve Kurtuluş Savaşının antiemperyalist kavgası, bu kongrelerde biçimlenip yönlendirilmiştir.
Yakın tarihimizden bu yana, emperyalist güçler, Türkiye’de hep ayrımcı güçleri örgütlemek ve desteklemek istemişlerdir. Amaç aynı amaç, plan aynı plandır. Kurtuluş Savaşı önce-sindeki bu çabalar, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra da sürdürülmüş, etnik kökenli ve dış destekli isyanlarla karşılaşılmıştır.
Bunları unutmuş değiliz.
Amerikan misyonerlerinin ve Anadolu’da kurulan misyoner okullarının, Kurtuluş Savaşı öncesinde, Ermeni ve Rum toplulukları üzerinde nasıl bir ayrımcı siyaset izledikleri bugün belgelerle sabittir. Ermenilere, o tarihte Amerikalılar tarafın-dan silah yardımı yapıldığı ve doğu illerimizin, Ermenilere güvence vermek gibi yapay gerekçelerle Amerikan askerleri ta-rafından işgalinin düşünüldüğü, bugün Amerikan ve İngiliz gizli belgeleriyle kanıtlanmış durumdadır. Yeter ki tarih arşivindeki bu belgeleri okumayı ve yorumlamayı bilelim…
Lozan Konferansında Amerikan delegelerinin, “Ermeni yurdu projesi” getirdikleri ve kongrede sonuna dek bu projeyi savundukları, Lozan görüşmelerinin tutanaklarında yazılıdır. Amerika’nın ünlü Devlet Başkanı Wilson’un “Ermeni devleti” önerileri de aynı yakın tarihin arşivindedir. Amerikan hükümetinin Lozan Antlaşması’nı onaylamamasının nedenlerinden biri, Ermeni devleti kurma projesinin başarısızlığa uğramış olmasıydı.
Bunları da unutmuş değiliz.
1974 “Kıbrıs Barış Harekâtı”ndan sonra başlatılan ve yer yer Rum desteğiyle sürdürülen Ermeni siyaseti ve terörü, bugün de hiç şüphesiz, değişik amaçlı ve çokuluslu desteklere sahiptir. Fransa’nın Ermeni terörü konusundaki utanç verici tutumu, Amerika’da dikili Ermeni anıtları, bu yeni “Haçlı zihniyeti” ile ilgilidir. Yanılmayalım; Ermeni terörü yalnızca eylemci teröristlerle ilgili bir sorun değildir. Önemli olan, Ermenilerin dünya çapında kurdukları ilişkiler, sağladıkları destekler ve bunların siyasal nitelikleridir. Ön plana çıkartılması gereken, siyasal desteklerdir.
Terörün yıllardır Türkiye’yi, “destabilizasyon” adı verilen anarşi ve iktidar boşluğu ortamına sürüklemeyi amaçladığı, gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Ve gün geçtikçe, tıpkı Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi Ermeni-Rum ve öteki ayrımcı güçlerin çokuluslu desteklerle bir araya geldikleri de görülüyor.
Amaç, Lozan Antlaşması’nı hükümsüz sayıp Sevr Anlaşması’nı yürürlüğe sokmaktır.
Türkiye, emperyalizmin bu eskimiş kirli oyununu dün olduğu gibi bugün de elbet tarihin çöplüğüne atmasını bilecektir.
Bu “kurt kapanı” karşısında Kurtuluş Savaşımızın o kutsal “Kuvvayı Milliye ruhunu” diriltmek, Atatürk’ün “tam bağımsızlık” inanç ve siyasetini bir bayrak gibi dalgalandırmak tek seçenektir. Emperyalisti yenecek güç ulusal birlikten geçer. Bu oyunları tek tek aydınlığa çıkaracak ve ulusça üstesinden geleceğiz.
Yeter ki, “tam bağımsızlık” ruhunu ve bilincini yeniden diriltelim ve “Kuvvayı Milliye türküleri”nde ulusça bir araya gelelim…
Cumhuriyet, 21 Temmuz 1983
Not: Yazı, UM:AG’nin internet sitesinden alınmıştır.

58 Yıl Önceden Bir Kaza, Bir Plak

Aylardır üzerinde çalıştığım bir konuyla Türk İnkılabı’nda yazılarıma başlıyorum. 58 yıl önceye, hatta 58 buçuk yıl önceye gideceğiz birkaç dakikalığına.

Adnan Menderes başvekilliğinde Demokrat Parti’nin iktidarda 9.yılı, aynı zamanda da 3.dönemidir. Kıbrıs Sorunu’nun müzakeresi için Londra’ya gitmek üzere, Adnan Menderes ve 20 yolcu, THY’nin Vickers Viscount 794 tipi “TC-SEV” uçağına 17 Şubat 1959’da biner. Yolcular arasında AA Genel Müdürü Şerif Arzık, THY Genel Müdürü Abdullah Parla, Eskişehir Milletvekili Kemal Zeytinoğlu gibi isimler vardır.

İlk olarak Heathrow Havalimanı´na inmek planlanır. Ancak aşırı sis dolayısıyla 25km uzaktaki Gatwick Havalimanı’na doğru yönlenir uçak. Bu yön değişimine rağmen bir süre sonra uçakla telsiz bağlantısı kesilir. Tahminlere göre 16.58’de uçak, Londra yakınlarında yerde 250 metre kadar sürüklendikten sonra her iki kanadı kopmuş ve taklalar atarak parçalanır.

londra kazası ile ilgili görsel sonucuDüşen uçakta  bulunduğu 14 kişi hayatını kaybeder, Adnan Menderes ve altı kişi yaralı olarak kazayı atlatır.
Yakınlarda evi olan 2 kişinin yardımlarıyla yaralılara ilk müdahale yapılır. Adnan Menderes, olay yerine gelen cankurtaranla London Clinic’te tedaviye alınır. Hastanede tedavi günlerinde şimdi yayınlayacağımız kayıtı seslendirir. Videonun başında Türkiye’de radyo sunumunu yapan spikerin sunumu, ardından da Adnan Menderes’in Türk halkına hitabı var. Bu da yıllar sonra plak haline getirilmiş, günümüzde çok nadir bulunan bir tarihi parça.

Dilerim ki tarih meraklılarına önemli bir kaynak teşkil eder. Ayrıca videoda kullandığım fotoğrafları arşivimdeki albümlerden seçtim, muhtemelen ilk kez göreceksiniz. Plağı Kadıköy’de bir sahaftan edindim, evdeki pikabımdan kayıt yaptım. İyi dinlemeler.

İhanetin İçinde Bir Din Adamı: Mustafa Sabri

Değerli okuyucular
Dün karşılaştığım ve öğrendiğim anda hayretler içinde kaldığım bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk duyduğum anda, gerçek olduğuna inanamadım. Bu kadarı olmaz diye düşündüm. Ne yazık ki duyduklarımın doğruluğu karşısında şaşırmaktan ve üzülmekten kendimi alıkoyamadım.(Yazı 16 Kasım’da yazıldığından, tarihlere dikkat ederek okuyunuz.)

Tokat da bir İmam Hatip Lisesinin ismi Mustafa Sabri olarak değiştirilmiş. Bu isim ilk duyulduğu anda gayet normal gözüken, tepki çekmeyen bir şekilde tabelaya yerleştirilmiş. Zira yakın tarihimiz ile ilgili bilgisi, belirli çerçevede olan vatandaşlarımız bu ismi gördüklerinde şaşırmayacaktı. Oysa Şeyhülislam Mustafa Sabri olarak yazılmış olsa herkes gerçeği anlayabilecekti.

Ben bu önemsiz isim sahibinin hakkında çok ayrıntıya girmeden birkaç bilgi vererek, Mustafa Sabri denen şahsın kim olduğunu sizlere anlatmak isterim.

Bu mollanın icraatları saymak ile bitmeyecek türdendir. Onun Milli Mücadeleye verdiği zararı başka hiç kimse verememiştir. Mustafa Sabri’nin ismini her duyduğumda aklıma merhum İsmet Paşa’nın sözleri gelir ‘’ Hiç bir ülke yoktur ki, kendi içerisinde bizim kadar hain yetiştirebilsin. ‘’.

25 Eylül 1919 da Mustafa Sabri’nin de mensubu bulunduğu, ileride hepinizin bildiği Teali İslam Cemiyeti adını alacak olan, Cemiyet-i Müderrisin bir fetva yayınlar. Yayınlanan fetva Mustafa Kemal’in Havza ve Amasya genelgelerine karşı bir hamledir. Fetvanın içeriği oldukça uzun ve ağdalı kelimeler ile süslüdür. Bu fetva da Kuvay-i Milliyeciler için ‘’ Kudurmuş Haydutlar ‘’ ifadesi kullanılmış ve her birinin katledilmesinin caiz olduğu söylenmiştir. Bu fetvalar çoğaltılmış ve İngiliz uçakları ile Anadolu da dağıtılmıştı.

Bu Mustafa Sabri Efendi’nin elbette ilk icraatı değildi. Son da olmayacaktı. Sevr Antlaşmasının imzalanacağı günlerde, Sultan Vahdettin, Yıldız Sarayında Meclis-i Âlî toplantısı düzenlemişti. Toplantının ana konusu Sevr antlaşmasının imza edilmesiydi. Antlaşmanın en ateşli savunucularından birisi de Mustafa Sabri Efendiydi. Nitekim toplantı sonunda antlaşmanın imzalanması için oy vermişti.

Bir başka olay vardır ki, yürekleri yakar. Bir hiç uğruna, iftiralar ile dar ağacına gönderilen, evlatları yetim bırakılan Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey’in katledilişinde yine karşımıza Mustafa Sabri çıkar.

(Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey)

Ruslar ile işbirliği yapan Ermeni çeteciler, kardeşlerine kıydığı zaman, İttihat ve Terakki yönetimi Ermeni ahalinin, Suriye bölgesine gönderilmesine karar vermişti. Hiçbir zaman kabul etmedim, bu yüzden buraya sürgün ifadesini eklemeyeceğim. Çünkü gönderildikleri bölge vatanın dışında bir yer değildi. Suriye, imparatorluğun sınırları içerisindeydi. Bu yüzden bu bir soykırım, sürgün değil, kardeş kavgasına son vermek için yapılmış bir yer değişikliği idi. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey de, kendisine gönderilen talimatname gereği bölgesinde bulunan Ermeni vatandaşlarımızı, gerekli önlemleri alarak yeni yerleşim yerlerine göndermişti. Cihan harbinin bitiminden sonra, ülkeyi terk etmek zorunda bırakılan İttihat ve Terakki yöneticilerinin yerine , işbirlikçi Hürriyet ve İtilaf Fırkası elemanları getirilmişti. Malta’ya sürülen İttihatçıları asmak isteyen İngilizler, sözde Ermeni Soykırımı (!) iddialarını dile getirmeye başlamıştı. Suçlu olarak İttihat ve Terakki yöneticileri ile, Osmanlı bürokrasisi hedef seçilmişti. İngiliz baskısı sonucu Kemal Bey tehcirden sorumlu tutuldu. Ermeni ahaliye kötü davranmak, öldürülmeleri için emri vermek suçlarından idama mahkum edildi. 10 Nisan 1919 günü Beyazıt meydanında asılarak idam edildi. İdam sehpasında son sözleri ‘’ Evlatlarımı Türk milletine emanet ediyorum’’ oldu . İdamını onaylayan fetva ise Şeyhülislam Mustafa Sabri tarafından kaleme alınmış ve onaylanmıştı.
Şehit Kemal Bey’in Türk milletine emanet ettiği çocuklarını Atatürk evlat edinmek istedi. Dedesinin ricası üzerine çocuklar ailede kaldı, Atatürk tarafından aileye Beşiktaş’ta bir apartman, Beyoğlu’nda bir ev ve çocuklarına ömür boyu maaş bağlandı. Mustafa Sabri’nin yetim bıraktığı evlatlara, Atatürk sahip çıkmıştı.

14 Ekim 1922 tarihinde Büyük Millet Meclisi Kemal Bey’e şehit unvanı vererek, bu haksız kararı yok saydığını gösterdi.

11 Nisan 1920 tarihinde Dürrizade Abdullah tarafından yayınlanan fetva ile Anadolu ordusu paşaları hain ve kafir olarak ilan ediliyor, Kuvay-i Milliyecileri öldürmenin sevap, bu yolda ölenlerin şehit olduğu bildiriliyordu. Bazı kurnazlar sabahtan beri, özellikle sosyal medya da bu fetvayı Dürrizade’nin
yayınladığını, Mustafa Sabri’nin konu ile alakası olmadığını söyleyerek durumu yumuşatmaya çalışıyor. Fakat bilmiyorlar ki bu fetvayı kaleme alan Mustafa Sabri, yürürlüğe koyan Dürrizade Abdullah’tır.

O fetvanın orijinal metinini ve günümüz Türkçesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Günümüz Türkçesi ;

“Dünya düzeninin sebebi olan ve kıyamet gününe kadar Ulu Tanrı’nın daim eyleyeceği İslâm Halifesi Hazretleri’nin veliliği altında bulunan İslam memleketlerinde bazı kötü kimseler anlaşarak ve birleşerek ve kendilerine elebaşılar seçerek Padişah’ın sadık uyruklarını hile ve yalanlarla aldatmakta, yoldan çıkartmaktadırlar. Padişahın yüksek buyrukları olmaksızın asker toplamaktadırlar. Görünüşte askeri beslemek ve donatmak bahaneleriyle, gerçekte ise mal toplamak sevdasıyla, şeriata uymayan ve yüksek emirlere aykırı bir takım haksız ödemeler ve vergiler koymakta ve çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mal ve eşyalarını zorla almakta ve yağmalamaktadırlar. Böylece insanlara zulmetmekte, suçlamakta ve Padişahın ülkesinin bazı köy ve şehirlerine saldırmak suretiyle tahrip ve yerle bir etmektedirler. Padişahın sadık tebaasından nice suçsuz insanları öldürmekte ve kan döktürmektedirler. Padişah tarafından atanmış bazı dini, askeri ve sivil memurları istedikleri gibi memuriyetten çıkarmakta ve kendi yardakçılarını atamaktadırlar. Hilâfet merkezi ile Padişah ülkesi arasındaki ulaştırmayı ve haberleşmeyi kesmekte ve devletin emirlerinin yapılmasına engel olmaktadırlar.

Böylece, hükümet merkezini tek başına bırakmak, Halifenin yüceliğini zedelemek ve zayıflatmak suretiyle yüksek Hilafet katına ihanet etmektedirler. Ayrıca Padişah’a itaatsizlik suretiyle devletin düzenini ve asayişini bozmak için düzme yayımlar ve yalan söylentiler yayarak halkı azdırmaya çalıştıkları da açık bir gerçektir. Bu işleri yapan yukarıda söylenmiş elebaşılar ve yardımcıları ile bunların peşlerine takılanların dağılmaları için çıkarılan yüksek emirlerden sonra bunlar, hala kötülüklerine inatla devam ettikleri takdirde işledikleri kötülüklerden memleketi temizlemek ve kulları fenalıklardan kurtarmak dince yapılması gerekli olup, Allah’ın “öldürünüz” emri gereğince öldürülmeleri şeriata uygun ve farz mıdır” Beyan buyrula?

Cevap: Allah bilir ki olur.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Böylece Padişahın ülkesinde savaşma kabiliyeti bulunan müslümanların adil Hâlifemiz Sultan Mehmet Vâhdettin Han Hazretlerinin etrafında toplanarak savaşmak için yapacağı davet ve vereceği emre uymak suretiyle adı geçen asilerle çarpışmaları dince gerekir mi? Beyan Buyrula.

Cevap: Allah bilir ki gerekir.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Bu takdirde, Halife Hazretleri tarafından sözü edilen asilerle savaşmak üzere görevlendirilen askerler, çarpışmazlar ve kaçarlarsa büyük kötülük yapmış ve suç işlemiş olacaklarından dünyada şiddetle cezayı, ahirette de çok acı azâbıhakk ederler mi? Beyan Buyrula.

Cevap: Allah bilir, ederler,

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Bu takdirde, Halife askerlerinden asileri öldürenler gazi, asilerin öldürdükleri şehit sayılırlar mı? Beyan buyrula.

Cevap: Allah bilir ki, sayılırlar.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Bu takdirde, Padişah’ın asilerle savaşmak için verdiği emre itaat etmeyen müslümanlar, günahkar ve suçlu sayılıp şeriât yargılarına göre cezalandırılmayı hak ederler mi? Beyan buyrula.

Cevap: Allah bilir ki, ederler.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah”

Bu fetvaya inanarak harekete geçen isyancılar, Halife orduları, kaç masum Kuvay-i Milliyeci’nin kanına girdiler bilir misiniz? İşte böyle ayrılık tohumları eken, kardeşi kardeşe kırdıran Mustafa Sabri 1927 yılında, Yunanistan’da çıkardığı Yarın gazetesinde ki şu yazısı ile misyonunu tamamlıyordu;

Yalnız Müslüman ve insan

Olarak kalmak üzere, Türklükten,

Şeref ve izzetimle istifa

Ediyorum Allah’ın huzurunda!…

Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme

Beni Türk milletinden addetme

Mustafa Sabri

1954 yılında sığındığı Mısır’da vatansız, milletsiz, kimsesiz bir şekilde öldü.

NOT: Gün içinde edinilen bilgiye göre mustafasabri ismi tabeladan kaldırılmış. Yerine ŞEHİT YAKUP AKDAĞ ismi verilmiştir. Böylesi bir karar çok daha doğrudur, yetkililerin bir daha böylesine yanlışlıklar yapmaması dileği ile.

 

Yazı ilk olarak MedyaSiyaset.com’da yayımlanmıştır. Ekin Topçuoğlu’nun MedyaSiyaset’teki yazılarını okumak için tıklayınız

Atatürk ve Diktatörlük

Tarihçiler, gazeteciler veyahut siyasiler arasında yıllardır tartışılagelmiş bir konudur, göze hitap eden bir girizgah yerine direk konuya gireceğim. Tezleri açıklamaya başlamadan önce birçok insanın Mustafa Kemal Atatürk için kullandığı “diktatör” sıfatıyla ilgili bilgi verelim; zira çoğu insan yıllarca yafta olarak kullanılan bu kelimenin nereden geldiğini bilmemektedir.

“Diktatör” yani -Latince öz yazılışıyla- “dictator”, dictare kelimesine eklenen -or ekiyle türetilmiş bir sözcüktür. Tarihte ilk kez mevki olarak uygulama kaynağını Roma’da bulmuştur. Bu mevki Cumhuriyet dönemi Roma’sında ülkeyi yöneten bir consul (konsül)ün kritik bir durumda diğer konsüle azami 6 aylık üst düzey yetki vermesi sonucu nadiren görülmekte olan bir mevdkiydi.  Cumhuriyetin son döneminde Caesar’ın senatoyu ve rakiplerini dize getirerek tüm yetkileri diktatör sıfatıyla üzerine aldığını görürüz. Yetkinin ilk ve son gayrimeşru kullanılışı da bu olayla vuku bulmuş; o dönemden itibaren Roma’da diktatör mevkisi sadece unvan olarak yer edinmiştir. Zira yöneticinin mutlak surette meşru olarak ülkeyi yönetme yetkilerini üzerinde bulundurduğu İmparatorluk dönemi başlamıştır. Kelimemiz ise daha sonra Fransızcada “dictature” haliyle kullanılmış ve anlamı da değişmiştir.

Önceden cumhuriyet için dahi meşru görülen bu olağanüstü yetki, siyaset biliminin gelişimiyle oldukça karmaşık bir söylem halini alarak farklı anlamlar bulmuş; Fransız İhtilali’nden sonra sözlüklerde ise “Zorba bir parti veya kişinin iktidarı antidemokratik yöntemlerle gasp etmesi, ülkeyle ilgili tüm kararları vermesi.” olarak geçmiştir. Bu anlamı Eski Yunan’da “tiran” kelimesine daha yakındır. Günümüzde de yaygın olarak bu anlamıyla kullanılmaktadır.

  Şimdi gelelim konumuza, Atatürk bir diktatör müydü?

Siyasetteki ve tarihçilikteki en yaygın söyleme göre,  diktatör olacak kişinin iktidarı zorla gasp etmiş olması gerekir. Atatürk, mevcut bulunmuş yetkilerinin neredeyse tümünü oylama ile elde etmiş, yetkilerini kullanırken de her adımında meclisin onayını almıştır. Celal Şengör’ün Dahi Diktatör isimli kitabında Atatürk’e iyi niyetle de olsa bu yaftayı yakıştırırken kullandığı tek elle tutulur argüman, almak istediği bazı kararlar için meclisi üstü kapalı tehdit etmiş olmasıdır. Bu argüman, diktatör sıfatını yüklemek için yetersizdir. Çünkü burada Celal Şengör ya diktatörün tam anlamını bilmemekte; ya da Atatürk’ün bazı antidemokratik eylemlerini bir kalıp içine koymaya çalışmaktadır.

Türk siyasetçilerinin ve medyacılarının en yaygın biçimde kullandığı -söz konusu- diktatör söylemine göre, bu olgunun siyaset bilimine göre geçerli bir sıfat olarak kullanılabilmesi, uygulamadaki yönetimin diktatörlük sayılması için aşağıdaki bilimsel özelliklerin tümünü taşıyor olması gerekmektedir:

-Devletin başına mevcut hukuka göre değil, zorla geçilmesi.
Cevap: Başkomutanlığı dahi kanunla elde etmiş; kanun ise oy birliği ile (184 oy) çıkarılmış ve yetki, geçici olarak kendisine verilmiştir.

-Devletin başındakinin sınırsız iktidara sahip olması.
Cevap: Aldığı kararları meclise onaylatma gerekliliği hissetmiştir. Eylemlerini millet adına yapmış, iktidarın meşruiyetini millet iradesinden almış; usulüne göre kullanmıştır.

-Devletin başındaki kişinin yerine, zamanı geldiğinde; kimin, nasıl geçeceği konusunda yerleşmiş herhangi bir kuralın bulunmaması.
Cevap: Bu belirsizliğe, cumhuriyeti kurmakla seçim usullerini netliğe kavuşturarak çözüm bulmuştur. (Rejimin gereği “çok partili hayat” konusuna yazının devamında değineceğim.)

Tarihe adını kazımış diktatörler ise, aldıkları kararın ardından meclis onayına ihtiyaç duymaz, muhalefeti tanımaz, kararlarının tanınmaması üzerine sonuç ölüm veya hapis olur, genel olarak zorba-katı bir yönetim anlayışı izler ve tüm bu yaptıklarıyla demokrasiyi  fikren ve fiilen yıkıcı işlevde bulunurlar. Atatürk ise söylemin kabul ettiği yukarıdaki bilimsel diktatörlük ölçütlerine uymamakla birlikte; en başından monarşi ile yönetilen bir geleneksel Orta Çağ devletinin küllerinden demokrasi ile yönetilen medeni bir ulus devleti kurmuştur. Bu bakımdan öncelikle demokrasiyi yıkıcı değil; kurucu bir işlev edinmiştir.

Diktatör değilse neydi? Antidemokratik hamleleri olmadı mı?

Otoriter, irade kudretini karakterinde taşıyan bir liderdir. Bu özellikleri ve bazı eylemlerinin antidemokratik olması onu diktatör yapmamaktadır. Zira ona diktatör diyenler bir gerçeği göz ardı etmekte ve sadece eylemi baz alan dar bir bakış açısını esas almaktadır. Antidemokratik eylemlerini meşru kılan gerçek: Atatürk yaşadığı dönem itibariyle bir dizi devrim gerçekleştirmiş olmasıdır. Devrim şartları bu tür eylemler için zaten müsaittir. Özellikle de mutlakiyete uyumlu geleneksel doğu toplumları için müsait olmak zorundadır. Bir de yakın dönemdeki gerçek diktatörler esas alındığında (Hitler, Mussolini, Stalin, Franco, Pevlevi) bu sıfatı yakıştırmak onun demokrasi anlayışına ve kurucu yönüne hakaret etmekten farksızdır. Üstelik örnek verdiğim diktatörlerle karakteristik-uygulama yönünden farkları da barizdir.

Asli demokrasi unsuru: Çok partili hayata geçiş denemeleri

Çok partili hayata geçiş için birisi dolaylı, diğeri doğrudan olmak üzere iki hamlesi mevcuttur. Eğer demokrat gayeleri gütmeseydi muhaliflerinin kurmuş olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrasının kuruluşuna onay vermeyebilirdi. Veyahut Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunu teşvik etmeyebilirdi. Ek olarak mecliste veya kamuoyunda kendisine, bir karar önergesine veya herhangi bir kararına karşı çıkan kişiler de olmuştur.

Bu konuda ayrı olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan ve Kazım Karabekir’den bahsetmek gerekir. Karabekir, Kurtuluş Mücadelesinin ardından Atatürk’ün en sert ve güçlü muhalifi halini aldı. Şiddetli fikir ayrılıklarının sonucunda ilk muhalefet partisi onun önderliğinde kurulmuştu. Ancak partisinin ömrü kısa sürdü. 1925 yılında çıkan Şeyh Sait isyanında bazı TCF üyelerinin kabahatli olması, ceza almaları ve buna ek olarak Karakol Cemiyeti’nin kurucusu olarak tanıdığımız koyu İttihatçı, TCF’li Kara Vasıf Bey’in “Mustafa Kemal Paşa’yı istiyorsanız Halk Fırkasına gidiniz. Halife’yi istiyorsanız bizim Fırkamıza geliniz.” şeklinde  açıklamaları partinin olağanüstü Takrir-i Sükun kanununa dayanarak kapatılmasına yol açtı. Bu olayın ardından 1926 tarihinde İzmir Suikasti girişimi yaşandı. Tutuklananlar arasında Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa olsa da neticede suçsuz bulunarak serbest bırakıldılar. Aradan geçen 7 yılın ardından Atatürk-Karabekir arasındaki kamuoyunun önündeki ilk tartışma 1933 yılında Milliyet gazetesinde gerçekleşti. Tartışma, Karabekir ile belirsiz bir kişinin gazetede mektuplar ve belgeler yayınlamalarıyla başlamıştı. Atatürk  7. mektubun ardından sessizliğini bozmuş; Karabekir’e 9 sayfa tutan yanıtlar vermiştir. Bu sürecin ardından Kazım Karabekir’in Nutuk’a karşılık olarak yazdığı “İstiklal Harbimizin Esasları” isimli kitabını toplatmıştır. Bu antidemokrat bir eylem olarak kabul edilebilir; ancak son radde olduğu dikkate alınmalıdır.  Görüldüğü üzere Atatürk bu en güçlü ve en kitleli muhalifine ve partisine karşı devrim zamanında bile son ana kadar imha edici bir yaklaşımda bulunmamış, siyasi anlamda karşısına geçmelerine müsaade etmiştir.

Serbest Cumhuriyet Fırkası, tamamen Atatürk’ün Fethi Okyar’ı teşviki sonucunda kurulmuş bir diğer partidir. Partinin kuruluşunda 1929 yılındaki Dünya Ekonomik krizinin büyük bir payı vardır. Krizle birlikte ekonominin kötüleşmesi ve halkın mevcut vaziyet karşısında tepki göstermesi, CHP’nin denetleme ve baskı hissetmemesi, demokrat ve gerekli bir siyasi manevra ihtiyacını doğurmuştu. Nitekim parti kuruldu. Ancak parti her ne kadar liberal, laik ve milliyetçi görünümle ortaya çıksa da halk tarafından farklı şekilde (halifeliği geri getirecek parti) algılandı. 7 Eylül’deki İzmir mitinginde halkın galeyana gelişi, Cumhuriyet Halk Fırkasının binalarına saldırmaları, oluşan kaos ve yapılan usulsüz  grevler, ülkenin henüz bir muhalefet partisi için hazır olmadığını gösterir nitelikteydi. Bu karışık süreç içinde Atatürk, partinin yürürlükte kalması için elinden geleni yapmıştı. İzmir mitinginden önceki karışıklıklara ve güvenlik problemine binaen Okyar’a çektiği telgrafta: “Anlıyorum ki sana nutkunu söyletmek istemiyorlar. Fakat sen mutlaka nutku söyleyeceksin ve tesadüf edeceğin herhangi bir engeli bana bildireceksin. Asayişin temini için Başvekil, Dahiliye Vekili ve İzmir valisi lazım olan tedbirleri almakla mükelleftirler.” ifadelerini kullanmıştı. Ancak olaylar engellenemedi ve parti  100. gününü dahi dolduramadan kapandı. İki muhalefet kurma girişiminin de olumuz sonuçlanması sonucu Atatürk’ün olası çıkarımlarını tahmin etmek güç olmasa gerek.  İki başarısız denemenin ardından 1930’da Abdülkadir Kema Bey’in kurduğu ve onaylanan “Ahali Cumhuriyet Fırkası” herhangi bir faaliyet ve başarı gösteremeden 3 ay sonra kapatıldı. Arif Oruç’un 1931’de kurmak istediği “Laik Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftçi Partisi”ne hükümet kurulma izni vermedi. Son olarak ise 1937’de Mimar Kazım Tahsin Bey “Türkiye Cumhuriyet Amele ve İşçi Partisi”ni kurmaya çalışmış; hükümet tarafından “komünist eğilimli” olarak nitelendirilerek kurulmasına izin verilmemiştir. Atatürk’ün ölümüne kadar sarf edilen son parti kurma çabası da budur.

Atatürk’ün irade kudreti ve otoritesi

Atatürk’ün, saltanat ile hilafetin ayrılma sürecinde (saltanatın kaldırılması demek oluyor), alfabe değişikliği gündem olduğunda çıkan tartışmalar ve gösterilen tepkilere verdiği yanıtlardan; önce devrim şartlarından ötürü tüm bunlara müsaade etmeme, karşı çıkan herkesi tasfiye etme, kendi kararlarını uygulama olanağının bulunduğu unutulmamalıdır.  İsteseydi  ikna ederek ve tartışarak çözüme kavuşturduğu konularda irade kudretinden yararlanarak tartışmaya gerek olmadan zoraki bir kabul ettirme -tam anlamıyla azmettirme- yoluna gidebilirdi. Ancak kendisi devrim sürecinde dahi demokrasinin temellerini korumaya yönelik hareket etmiştir.

1923’te kurulan ikinci TBMM’ye kadar elinde bir güç olmadığı, dolayısıyla sırtını dayamak zorunda kaldığı ve meclisle ters düştüğü zaman geri adım atması durumu da sıklıkla kullanılan argümanlardan biridir. Bu argümanı öne süren herhangi bir kişi, anlatacağım olaydan bihaberdir; ya da bu olayın argümanı tek başına yıktığını göz ardı etmektedir.

1 Kasım 1922, birinci mecliste hilafetin saltanattan ayrılıp ayrılmayacağı ile ilgili bir tartışma söz konusu. Tartışma oldukça içinden çıkılamaz bir hal alır ve Mustafa Kemal, en sonunda irade kudretini tescilleyecek şu açıklamayı yapar:

” Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına, vazıülyed olmuşlardı; bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatı, isyan ederek kendi eline, bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir.Mevzuubahis olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız? meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir.Bu, behemehal olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi taktirde, hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

Bu konuşmada üstünde durulması gereken ilk durum, konuşmanın T.C tarihinin en çetin muhaliflerinin bulunduğu 1. mecliste yapılmış olmasıdır. İkinci durum ise saltanat rejiminin demokrasiye aykırı olduğunu, Türk ulusunun devlet hakimiyetine bilfiil el koyduğunu belirtmesidir. Atatürk bunun “emrivaki” olduğunu söyleyerek ulusal egemenliğin kaçınılmaz olduğunu, demokrasiye gidilen yolda (devrim sürecinde) antidemokratik hamlelerin de mübah-meşru olduğunu dolaylı olarak zaten belirtmektedir. Aslına bakarsanız Atatürk, diktatör olmadığını bundan 95 sene önce savunmuştur. Atatürk’ün burada takınmak zorunda olduğu antidemokratik tavır, Platon paradoksunun ters biçimini andırır. Platon paradoksu: “Halkın kendisini bir tiranın yönetmesini istemesi durumunda bunu kabul etmenin mi; kabul etmemenin mi daha demokratik bir eylem olacağı” konusundaki çıkmazı ifade eder. Bunun tersi ise “demokrasiye giden ve hakim kılan yolda antidemokrat hamleler yapılıp yapılamayacağı” olarak yorumlanabilir. Paradoksu tersine çevirdiğimizde kısa bir düşünme eyleminin akabinde kilit açılmakta, mantığa daha da yatkın bir çözüm ortaya çıkmakta ve Platon’un demokrasiye yönelttiği eleştiriyi de arkasına alarak antidemokrat hamleleri meşru kılmaktadır.

(Platon’un demokrasiye yönelttiği eleştiri, “egemenliğin donanımı/bilgisi yetersiz kitlelerin elinde olma ihtimali ve bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunda demokratik rejimin sağlıklı sonuç vermemesi” durumudur.) Böylece Atatürk’ün antidemokratik faaliyetlerinin meşru kılınmasının yanı sıra eğitime verdiği önemin sebebi hakkında da çıkarım yapabiliyoruz.

-Kerem Ali Vahap

Kaynakça

-Kasım, Naci (1928), Gazi’nin Hayatı (İstanbul: Maarif Kitaphanesi)

-Şengör, Celal (2015), Dahi Diktatör (İstanbul: Ka Kitap)

– Taşkın, Ali (2011), Platon’un Demokrasi Paradoksu, Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi , 16 , 62-73.

– Tahiroğlu, Bülent ve Erdoğmuş, Belgin, (2016), Roma Hukuku Dersleri (İstanbul: Yılmaz Yayıncılık)

–  <https://www.etimolojiturkce.com/kelime/diktator>

–  <http://www.nisanyansozluk.com/?k=diktatör>

–  <http://www.etymonline.com/word/dictator>

– <https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c014/ehttbmm01014103.pdf>

(1 Kasım 1922 meclis tutanağı)

–  Tunçay, Mete, Türkiye Cumhuriyeti’nde., s. 273-275;

– Tunaya,  T.Z, Siyasi Partiler, s. 636-637.

– Okyar, Osman ve Seyitdanlıoğlu, Mehmet, (1997), Fethi Okyar’ın Anıları (İş Bankası Kültür Y.)

– < http://www.meb.gov.tr/belirligunler/10kasim/inkilaplari/siyasi/takrir.htm>

-< http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-28/izmir-suikasti-2>

– Mumcu, Uğur (1990), Kazım Karabekir Anlatıyor (UM:AG Araştımacı Gazetecilik Vakfı)

– Haspolat, M. Emin (2003), Diktatörlük ve Atatürk, Amme İdaresi Dergisi, 36, 83-119

– Yaman, A. Emin Yaman (1992), Başkomutanlık Kanunu, Ankara Üniversitesi Tarih Araştırmaları Dergisi, 9, 85-110

Son güncelleme: 21.11.2017
(*) “Diktatör” olgusu,  bir söylem olduğu belirtilerek ele alınacak şekilde düzenlenmiştir.
(*) Kaynaklar arasına Prof. Dr. M. Emin Haspolat’ın makalesi eklenmiş; yazı, makalenin içeriği ile desteklenmiştir.
(*) Kaynaklar arasına Yrd. Doç. Dr. A. Emin Yaman’ın makalesi eklenmiş; yazı, makalenin içeriği ile desteklenmiştir.

Mudanya Mütarekesi

Kurtuluş Savaşının askeri safhası henüz bitmemiş, 9 Eylül de İzmir’e giren ordularımız 11 Eylül’de Bursa’ya ulaşmıştı. Artık ordularımız İstanbul ve Çanakkale üzerine yürümeye, burada bulunan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan hakimiyetine son vermeye hazırdı.

28 Eylül 1922’de bir Fransız Harp gemisi ile İzmir’e gelen FranclinBouillon, başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek  20- 23 Eylül 1922 tarihlerinde Paris’te yapılan müzakereler hakkında bilgi verdi. FranclinBouillon İzmir’de kararlaştırılan esasları sağlayacağına dair teminatı üzerine, Türk ordusunun boğazlara yönelen harekatı  durduruldu. Ve bu durum 28 Eylül 1922’de General Harrington’a bildirildi.
(Türk İstiklâl Harbi, Ankara 1964, IV, s. 43-45. )

Mudanya konferansı Anadolu kuvvetlerinin İtilaf devletleri ile ilk defa masa başında bir araya geldiği yerdi.
Konferans 4 Ekim 1922 Salı günü öğleden sonra Mudanya’da, Rusyalı bir eski ticaret adamı olan AleksandrGanyanof’un evinde açıldı.
( Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, C. III, s.34 )

Konferansın Türklerin lehine sonuçlanacağı muhakkaktı. Ortada büyük bir fedakarlık destanı olan Kurtuluş Savaşı muzafferiyeti vardı. Yunan ordusu dağılmış, adeta bir sürüye dönmüştü. Artık ne savaşacak ne Trakya ve Anadolu üzerinde hak iddia edecek takatleri vardı.
Bu yüzden bu konferans Türkler için büyük önem arz etmekte ve gelecekte imzalanacak olan Lozan antlaşması için bir ön deneme olacaktı. Diyebiliriz ki Mudanya, Lozan’ın ön sözüdür. İkisi de tartışmasız bir şekilde Türkiye lehine sonuçlanmıştır. Verilen bir takım tavizleri büyütüp, masal gibi anlatmanın kimseye faydası yoktur. Zira insanlık tarihinde her daim antlaşmalar iki tarafında verdiği tavizler ile imzalanmıştır.
( Sevr gibi antlaşmaları ayrı tutmak lazım. Buna bir antlaşmadan çok teslimiyet belgesi dersek daha doğru olur)
Saydığımız tüm bu sebeplerden ötürü Mudanya önemini kaybetmeyecek büyüklüktedir.  Şevket Süreyya Aydemir Tek Adam isimli kitabında Mudanya Mütarekesinin önemini şu sözlerle vurguluyordu;
‘’ Bu ev şimdi bir müze olarak ziyaret edilir… Burası, milletin ters giden talihinin, bütün gerçekleri ile çetin bir İstiklal savaşı sonunda yenildiği ve bu yenilginin, Birinci dünya harbinin galipleri, yani dünyanın efendileri tarafından kabul olunduğu yerdir….Bu  basit bina, ilk defa Anadolu’da başlattırılıp, İkinci Dünya Harbinden sonra bütün yarı sömürge veya sömürge ülkelerin bağımsızlıkları ile neticelenen mücadelenin, ilk askeri zaferinin ilan edildiği yerdir.’’

Fransız kuvvetleri komutanı General Charpy, Quinet zırhlı kruvazörü ile müttefik işgal orduları ve İngiliz kuvvetleri başkomutanı General Charles Harrington ve İtalyan generali MonbelliDuvilio, birer muharebe gemisi ile Mudanya’ya geldiler. FranclinBouillon, Fransız generali Charpy ile birlikte Mudanya’ya gelmişti. T.B.M.M. hükümetini temsil edecek olan İsmet Paşa, 2 Ekim 1922 akşamı Mudanya’ya ulaşmıştı.

İlk toplantının yapıldığı gün İngiliz general  Harrington bir proje sunarak, kabul edilmesini teklif ediyor ve müttefik kuvvetlerin bu projede anlaşmaya vardığını bildiriyordu.
Ancak büyük bir sorun vardı. Müttefikler Kurtuluş Savaşı’nın galibinin Türkiye tarafı olduğunu unutarak menfaatlerimize aykırı bir proje hazırlamıştı. Projeye göre Yunanlılar, Trakya’dan çekiliyor ancak Trakya, Türklere değil müttefik kuvvetlere devrediliyordu.

Antlaşmanın imzalanmasından sonra Trakya’nın Türklere teslim edilip edilmeyeceğini soran İsmet Paşa, İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerden hayır cevabını almıştı. Bu proje kesinlikle reddedildi. Üç yıl süren savaş, Büyük Taarruz ve düşmanın denize dökülmesi ardından, Türkiye hala mağlup taraf muamelesi görüyor ve toprakların iadesi söz konusu olmuyordu. Türk heyeti karşı projesini sunmak üzere konferansın bu toplantısına son vererek bir sonraki güne taraflara davet gönderdi.

Türk karşı teklifi sunulduktan sonra taraflar metinleri incelemek için izin istediler. Öğleden sonra metin üzerinde değişiklikler yapılmasını istediklerini belirttiler. Buna göre İsmet Paşa’nın verdiği teklif metni bir iki düzeltme dışında genel kabulü sağlamış görünüyordu. Zaten başka bir ihtimal söz konusu olamazdı. Zira Türk orduları Çanakkale, İstanbul ve Trakya üzerine harekete geçmek için başkomutanın emrini beklemekte idiler. Bu 1919 da kolayca bertaraf ettikleri dağılmış, sinmiş ordu değil, İstiklal Savaşının galibi muzaffer Türk ordusuydu. Ve bütün vatan düşmandan temizlenmediği müddetçe pes etmeyecekti.

5 Ekim 1922 Perşembe günü Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya gönderdiği telgrafta anlaşmaya varılmayan maddeler ile ilgili hükümet tarafından alınmış kararları bildiriyordu. Buna göre;

1- Karaağaç, Edirne şehrinin bir mahallesidir. Yunan ordusu Edirne’nin batısına çekilmeli ve orada, bütün doğu Trakya’da olacağı gibi, T.B.M.M. Hükümeti kurulmalıdır.

2- Trakya’nın boşaltılması ve bize teslimi belirsiz bir zamana bırakılamaz. Teslim alma derhal başlayacak, kesintisiz devam edecek ve en çok 30 gün içinde sona erecektir. Teslim alınmış olan her noktadan İtilaf devletleri ve komisyonları derhal çekilecek ve 30 gün sonunda bütün Trakya’yı terk edeceklerdir.

3- Yunan ordusunun Anadolu’dan ve Trakya’dan götürdüğü silahsız halkı Yunan hükümeti hemen geri vermelidir. Harp esiri subaylarla erlerimizin aynı zamanda geri verilmesini isteriz.

4- Azınlıklar meselesi Mudanya konferansı müzâkeresi dışındadır.

Müttefikler bütün maddelerde belirli tavizler vererek, İsmet Paşa’nın teklifi üzerinde anlaşmaya varabileceklerinin sinyalini verdiler. Ancak Karaağaç ile ilgili durumlarında bir değişiklik söz konusu değildi. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya bir telgraf göndererek ‘’ Ankara, Yunanlılardan başka, Müttefik kuvvetlerinin de Trakya’yı boşaltmalarını istiyordu. Hatta Gazi Mustafa Kemal 6 Ekim günü öğleden sonra ve istenilen noktalarda anlaşma olmazsa, İsmet Paşanın Türk askeri hareketlerinin durdurulmasına müteallik söz ve yetkilerinin aynı gün saat 18.00 ‘den itibaren kaldırılacağını bildiriyordu.’’
( Aydemir, a.g.e. s.36-37 )

Fransızlar ve İtalyanlar Türk görüşünü kabul etmişlerdi. Ama İngilizler boyun eğmek istemiyor, Türklere diz çöktürmek için durumu çıkmaza sürüklemeye çalışıyorlardı.
Ama İngilizler de en sonunda anlaşmayı imzalamaya olumlu baktıklarını bildirdiler. Kalan önemli mevzular barış konferansında halledilmeye çalışılacaktı.
Ve nihayet 11 Ekim 1922 günü İsmet Paşa başkomutandan ve Büyük Millet Meclisinden aldığı yetki ile antlaşmayı imzaladı. Diğer delegeler de imzaladılar fakat Yunan delegeleri imza etmeye yanaşmamaktaydı. Zaten konferansa da katılmamışlar görüşmeleri Mudanya açıklarında bir İngiliz zırhlısı içinden takip etmişlerdi. Öyle ya büyük Yunanistan, Megali İdea hayali ile yola çıkan Yunanlılar, şimdi Anadolu ordusunun komutanları önünde poz vermekten çekiniyorlardı. Onlar bitmiş, yok edilmiş, yenilmiş bir ordunun mensupları, daha da kötüsü üç yıl boyunca sürdürülmüş katliam, tecavüz ve daha binlerce iğrenç, insan onuruna yakışmayan olayların mimarlarıydılar.
14 Ekim’de İstanbul’daki Yunan temsilcisi Sonopoulos’un müzâkereyi onayladığını bildirmesi ile bu mesele de çözümlenmiş oldu.
Kurtuluş Savaşı artık bitmişti. Üç yıllık kan ve göz yaşı artık sona ermişti.
Antlaşmanın imzalanmasından sonrasını, eğlenceli bir şekilde anlatan Şevket Süreyya Aydemir’den aktararak  veda ediyorum..

‘’ Konferans binası önünde bir askeri bando bekliyordu. Önde General Harrington olduğu halde müttefik generalleri ile maiyetleri, eski tacir AleksandrGanyanof’un ahşap yalısının mermer holünde göründüler… İsmet Paşa orada misafirlerine son defa veda ederken bir askeri selam birliği vaziyet aldı. Müttefik generaller bu kıtayı teftiş ederek geçerlerken askeri bandonun şefi değneğini kaldırdı. Mızıka bir marşa girdi. İtilaf devletleri generalleri bu marşın ahengine  ayak uydurarak rıhtıma doğru yürüdüler.
Fakat nedense bu marş biraz fazla oynaktı. Müttefik delegeleri ilerledikçe bandonun temposu da hızlanıyordu. İsmet Paşa misafirlerinin bu ahenge ayak uydurmak gayretlerini, o her zamanki çocuksu tebessümleri ile takibe çalışıyordu. Bando, temposunu büsbütün hızlandırdı. Nameler gittikçe oynaklaştı. Bu marşın çalınışı bir tesadüf müydü, yoksa bando şefinin zeki bir azizliği miydi, bu hala belli olmamıştır.
Ama Mudanya anlaşmasını imzalayanlar, Mudanya’yı bu oynak marşın temposu içinde terk ettiler.
O zaman bir gazete öyle yazmıştı ki, bu marş, şu ünlü kahkaha marşıydı… ‘’

Yazı ilk olarak MedyaSiyaset.com’da yayımlanmıştır. Ekin Topçuoğlu’nun MedyaSiyaset’teki yazılarını okumak için tıklayınız

Karakol Cemiyeti

Çok uzun bir yazı oldu. Ancak verilen mücadele öylesine büyüktü ki yazmaya sayfalar yetmedi. Sabırla okumanızı rica ediyorum.
Bugüne kadar Kurtuluş Savaşının cepheleri, kişileri, zaferleri ile meşgul olduk.
Peki bu zaferleri mümkün kılan, ordunun ihtiyaçlarını temin edenkimlerdi ?
Gelin hep birlikte Kurtuluş Savaşının isimsiz kahramanlarını, verdikleri mücadeleleri hatırlayalım.

Harbiye telgrafhanesinden memur Ali, bilgi vermeye başladı:

‘’Sabahleyin İngilizler karakolu basarak altı erimizi şehit ettiler. On beş kadar da yaralı var. Şimdi İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi,  işte İngiliz askerleri Nezarete giriyorlar, işte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes ! İngilizler buradadır’’
( Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, s. 229)

İşte o acı gün ( 16 Mart 1920) telgraf memuru Ali’nin çektiği bu telgraf ile Anadolu, İstanbul’un işgal edildiğini öğrenmişti.
Artık İstanbul sadece işbirlikçiler, hafiyeler, Milli Mücadele düşmanları ile değil, İngiliz askerleri ile de mücadele etmek zorundaydı.

Ambargo yüzünden Anadolu silah ve mühimmat ihtiyacını karşılayamıyordu. Yedek parça getirtemiyor, sağlık malzemesi tedarik edilmiyordu. Sadece Anadolu’nun imkanları ile ayakta kalmak ve muzaffer olmak zorundaydık.

Vatanseverler sadece Anadolu da değildi. İstanbul da kalıp , Anadolu’ya geçemeyen ve mücadele etmek için yanıp tutuşan binlerce vatan evladı vardı. Hepsi Balkan harbini, Çanakkale’yi, Cihan harbini görmüş ve vatansızlığın, yurdunu kaybetmenin ne demek olduğunu bilen insanlardı. Koskoca imparatorluktan elimizde kalan bu son vatan parçasını müdafaa etmek için örgütlenemeye başladılar.

Zaten Mondros mütarekesi ( 30 Ekim 1918) imzalandığı günden beri İstanbul’da bir kıpırdanma söz konusu idi.  Azınlıklar oluşan hava ile taşkınlıklara başlamıştı. İtilaf gemileri de boğaza yaklaşıyordu. Olası bir işgal için hazırlık yapmak, halk ve esnafı örgütlemek ihtiyacı doğmuştu.

Tam bu sırada kuruluşu çok önce olan bir gizli örgüt uyuyan hücrelerini ayaklandırarak İstanbul içinde eylemlere başladı. Şimdi hep birlikte 1920 İstanbul’una gidelim. Kurtuluş Savaşımızın bir başka kahramanlık destanını birlikte hatırlayalım.
Onlar bu savaşın isimsiz fedaileri…

KARAKOL CEMİYETİ

Bu grubun kuruluşu çok öncelere dayanır. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Enver Paşa ve Talat Bey’in isteği üzerine, tahminen Kasım 1918’in ortalarında, Ermeni komitacılarına karşı bir iç güvenlik kurumu olarak kurulmuştu.
İttihatçıların vatanı terk etmek zorunda kalmalarından sonra, cemiyet Anadolu da devam eden Milli Mücadele için çalışmaya başladı.
Cemiyet’in kurucuları Kara Kemal ve Miralay Kara Vasıf  bey olarak kayıtlara geçmişti.

        (Kara Kemal)     ( Miralay Kara Vasıf Bey)

Cemiyet’in resmi bürosu Bab-ı Ali Caddesi’ndeki Resne Fotoğrafhanesi’nde Baha Said Bey’in bürosudur.

Bu cemiyetin başlıca amacı Anadolu’ya silah, mühimmat, ve subay kaçırmaktı.

Dünya, Türkleri savaştan mağlup çıkartmak için ambargo uygulamaya başlamıştı. Anadolu’ya silah, gıda malzemesi, yedek parça sokmanın imkanı yoktu. Hele ki subayların Anadolu’ya geçmesine asla müsaade edilmiyordu. Yollar sıkı takip ediliyor, şüphelendikleri kim varsa İngilizler tarafından sorgusuz sualsiz kurşuna diziliyordu. Hatırlarsanız Atatürk bile Samsun’a giderken İngilizlerden vize almak zorunda kalmıştı. Kendi vatanında seyahat etmek için, bir yabancıdan izin almak gerektiği günlerdi.

( Atatürk’ün Samsun’a gitmek için kullandığı vize. Orijinali Erenköy’de ki Kazım Karabekir Müzesindedir.)

İşte tam bu yüzden, cemiyet gizli sevkiyatlar işini üstlendi.
Teşkilatın üyeleri, İngiliz, Osmanlı depolarını gece baskınları ile soyuyorlar, kayıkçıların yardımı ile malzemeleri gemilere yükleyerek Anadolu’ya geçişini sağlıyorlardı. Kocaeli’nde bulunan Menzil Teşkilatı  bu malzemenin İnebolu’ya ulaşmasını sağlıyordu. İngilizler bütün din adamlarını Sait Molla gibi kendilerine taraftar gördükleri için, kendilerine karşı bir harekete girişeceklerini düşünmemişlerdi.
Oysa bu ülkenin gerçek din adamları vardı ve onlar bağımsızlık uğruna savaşmayı çoktan göze almışlardı. Merdivenköy’deki Bektaşi Tekkesi, Sultan Tepesi’ndeki Özbekler Tekkesi Anadolu ile İstanbul arasında bir menzil görevi görmüş ve parola ile gelen herkes burada misafir edilerek Anadolu’ya geçişleri buradakiler tarafından sağlanmıştı.
Mustafa Kemal Paşa’ya cemiyet tarafından (NUH), Ali Fuat Paşa’ya da ( MUSA ) kod adı verilmişti.

CEMİYET HAREKETE GEÇİYOR

Ankara’dan gelen bir istek üzerine İstanbul yüklü miktarda silah kaçırmak için planlarını yapmaya başlamıştı. Şimdi Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler adlı eserinden bir bölüm ile teşkilatın nasıl çalıştığına dair bir örnek vermek istiyorum..
‘’Yüzbaşı Aziz Hüdai Türkiye Nakliyat  Ambarına gelerek Hüsnü Himmetoğlu ile görüşmeye başladı. İkisi de vatansever insanlardı. Karakol cemiyetinin de en önemli adamlarındandılar. Oturur oturmaz konuya girdiler.
Hüdai bey bu kez büyük bir iş olduğunu söyledi, miktar 300 tondu. 300 ton malzeme Anadolu’ya sevk edilecekti. Durum çok zordu. Bu kadar malzeme İngiliz denetimine takılmadan Anadolu’ya nasıl geçerdi ?
Hüsnü Himmetoğlu, Fransız Denizcilik Şirketi müdürü Mösyö Şarl Kalçi ile görüşmeye gitmişti. Daha önceleri birlikte ufak işler yapmışlardı. Bu sefer işin büyük olduğunu ve bir gemiye ihtiyaç olduğunu söyledi. Konu üzerinde anlaştıktan sonra, malzemenin kaçırılmasına sıra gelmişti.
Depoda ki İngiliz nöbetçileri olaysız şekilde atlatmak gerekiyordu.  İki İngiliz Nöbetçi , büyük ambarın yanındaki binada, depo komutanının odasında hazırlanmış olan zengince sofrada yiyip içiyordu… Orucunu yeni açmıştı. Allah2ın bağışlayacağını ümit ederek nöbetçiler ile oda içki içiyor, Mısırda ki esir kampında öğrenebildiği çat pat İngilizcesi ile sohbet ediyordu.
Nöbetçiler, bu beklenilmez cömertliğin ve ilk kez tattıkları rakının etkisi ile mest olmuşlardı.
Bu sırada Hüsnü beyin kalabalık adamları ambarı sessizce ve şaşırtıcı bir hızla boşaltıp irili ufaklı sandıkları deponun rıhtımına yığıyor, bir başka ekip de yandaki hurda ambarından alınan içi boş sandıkları boşaldığı anlaşılmayacak biçimde depoya yerleştiriyorlardı. Üçüncü ekip ise soluk bile almadan sandıkları rıhtıma yanaştırılmış mavnaya taşıyordu.
Hepsi çıplak ayak ve kan ter içindeydi. Her ekibin başında tabancasının emniyeti açık sivil giyimli bir subay bulunmaktaydı…
Mermi, fişek ve el bombası sandıkları çuvallara sarılı silahlar ayaklı topçu dürbünleri fişek doldurma aygıtları silah yağları vb..
Dördüncü ekip tarafından hiç konuşmadan mavnadan alınıp iskelelerin yardımı ile güverteye taşınmaya başlandı.
İşi bu gece bitirmek zorundaydılar. Aynı oyun iki kez oynanamazdı.
Gün ağarırken beş mavna dolusu malzeme Odesa’ya taşınmıştı. Hüsnü bey ve Aziz Hüdai komutana boşaltılan malzemenin cinsini, sayısını ve teslim alındığını gösterir bir belge imzalayıp verdiler. Savaş sona erince, Ankara tek fişeğin bile hesabını sorardı.
Komutan yeni nöbetçiler gelmeden çoktan sızmış olan iki İngiliz’i uyandırdı. Çay ve taze simit ikram etti. Nöbetçiler teşekkür ederek ayrıldılar. Bu güzel geceyi hiç unutmayacaklardı. Heyecandan kaskatı kesilmiş komutan da unutmayacaktı..
( Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, s. 119-120)

İşte Karakol Cemiyeti’nin bin bir zorluğu göze alarak yaptığı faaliyetlerden sadece bir tanesini okuduk. Tarih’in karanlığına gömülmüş binlerce isimsiz kahraman ve binlerce macera onlar ile birlikte yok olup gitti. Cemiyet 16 Mart 1920 de İstanbul’un İngilizler tarafından işgali ile dağıldı. Cemiyetin fedaileri ve üyeleri Malta’ya sürgün edildi. Kalanlar Bekirağa bölüğünde işkence odalarında acımasızca konuşturulmaya çalışıldı.
ZABİTAN GRUBU

Bu grup Karakol Cemiyetinin dağılmasından sonra Üsküdar Şube reisi Kurmay Yarbay Mustafa Muğlalı tarafından 27 Ekim 1920 tarihinde kuruldu. Zabitan grubu, Karakol Cemiyeti’nin devamı olduğunu ilan ederek aynı mührü kullanmaya devam etti. Bu cemiyetin amacı mühimmat işlerinden çok istihbarat faaliyetleri yürütmekti. Bu amaçla iki daire halinde örgütlenmiş, Dahili şube iç istihbarat faaliyetleri ile ilgileniyor, harici Şube ise yabancı elçiliklerde ki ajanları aracılığıyla dış istihbarat işlerini yürütüyordu. Daha sonraları İngiliz casusu Mustafa Sagir ve İngiliz muhipleri üyesi Yüzbaşı Ahmet’in bu cemiyet tarafından Anadolu’ya gönderilmesi cemiyetin gözden düşmesine sebep oldu. Daha sonra deşifre olan Mustafa Muğlalı bey Eylül 1921 de Anadolu’ya geçerek cemiyetin faaliyetlerine son verdi.

( Mustafa Muğlalı )

DİĞER GRUPLAR

Hamza Grubu
23 Eylül 1920 de kuruldu. Bu grup 3 şubede örgütlendi. Her şubenin ayrı bir parolası mevcuttu. Propaganda faaliyetleri yürüten birinci şubenin kod adı Yıldız, Subay sevkiyatı ile uğraşan ikinci şubenin parolası Ay, mühimmat sevki ile uğraşan üçüncü şubenin kod adı Güneşti.

Grup istihbarat faaliyetleri dışında çok başarılı mühimmat operasyonları da yaptı. Daha sonraları grup şifrelerinin İngilizlerin eline geçmesi ile 15 Aralık 1920 de grup lağvedildi.

Muharip Grubu
23 Şubat 1921 den itibaren bu isim ile devam edildiği anlaşılmaktadır. Muharip grubu Yüzbaşı Neşet ve Yüzbaşı Seyfettin’in Anadolu’ya geçişleri ile grubun yönetimini Ekrem ( Baydar) bey devraldı. Grubun bir silah kaçırmak işi için başvurdukları Topçu Dairesi Başkanı Erzurumlu Yarbay  Salih ;
‘’Depolardan ne isterseniz alın. İsterlerse beni deponun kapısına assınlar !’’ diyordu.
İzmit’e kaçak silah götürürken İngilizler tarafından yakalanmaları üzerine grup faaliyetlerine son verdi.

Felah Grubu
31 Ağustos 1921
de  Felah ismini alan grup daha çok istihbarat faaliyeti yürüttü. Hilal-i Ahmer Cemiyeti başkanı büyük vatansever Hamit bey ile  Yüzbaşı Kemal’i  Fransız karargahına sokarak haber sızdırmalarını sağladılar.
Grubun bir diğer amacı Hakimiyet- i Milliye gazetesini İstanbul da dağıtmak ve okunmasını sağlamaktı.
4 Ekim 1923 de faaliyetine son verdi.

Mim Mim Grubu ( M.M.)
1920 Ocağında kurulan grup istihbarat faaliyetleri yürüttü. Müdafaa-i Milliye grubunun baş harflerini alarak Mim Mim adı ile çalıştılar.
General Harrington ‘un raporlarını ele geçirerek Ankara’ya yollamaları en büyük başarılarından biriydi.
5 Ekim 1923 de grubun faaliyetlerine son verildi.

İmalat-ı Harbiye Grubu
19 Mart 1920 de Ağır Topçu kaymakamı Eyüp bey tarafından kuruldu. Amacı mühimmat üretmek ve Anadolu’ya sevkini sağlamaktı.
Aralık 1920 de Felah Grubu ile birleşti.

Namık Grubu
30 Ocak 1921 de özel teşebbüs ile kuruldu. Kurucuları Topçu Yüzbaşı Halil İbrahim ve Mülazım-ı evvel Ahmet Naci’dir. 1921 de 8.880 adet 7,5 lik sahra topu mermisi sevkini gerçekleştirmişlerdir.
Bilinen başka faaliyetleri yoktur.

Bu çok uzun yazıyı okuma zahmetine katlandığınız için teşekkür ederim. Ama hiçbir yerini kırpmak istemedim. Buna cesaret edemedim. Hepsinin emekleri o kadar büyük ki, ismini, destanını yazamadığım bütün bu kahramanlardan tarih ve sizlerin huzurunda özür diliyorum.
Verdikleri emeklerin bizler için olduğunu unutmamamız umuduyla.
Onlara yakışır nesiller olalım.
Ruhları şad olsun.

Yazı ilk olarak MedyaSiyaset.com’da yayımlanmıştır. Ekin Topçuoğlu’nun MedyaSiyaset’teki yazılarını okumak için tıklayınız

 

Türk Hukuk Zaferi ‘Lotus‘

 

Tarihler 2 Ağustos 1926’yı gösteriyordu.

Türk kömür gemisi Bozkurt, Midilli adasının 6 mil açığında, Lotus isimli Fransız gemisi ile çarpışmıştı.

Kazada 8 Türk denizcisi hayatını kaybetti.

Lotus mürettebatı kurtarabildikleri tüm Türkleri alarak bir gün sonra İstanbul’a varabildi.
İstanbul mahkemeleri, kendi karasularında gerçekleşen bu kazaya kayıtsız kalamazdı. Hukuki sürecin başlaması için ya mağdurların ailelerinin şikayetçi olması ya da Adalet bakanının soruşturma yetkisi vermesi gerekiyordu.

Dönemin Adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt,  hemen duruma el koyarak davanın açılması emrini verdi.

Mahkeme tedbirsizlik ve  kasten adam öldürme suçundan Bozkurt gemisi kaptanı Hasan Bey ve Lotus’un nöbetçi kaptanı Mösyö Demons’u  tutukladı.

Tüm dünya şaşkın bir durumda  gelişmeleri  takip ediyordu.

Kurtuluş savaşından yeni çıkmış, yoksul  Türkiye bir Fransız vatandaşı tutuklamıştı.

Tutuklama kararı Fransa tarafından şiddetle reddedildi. Fransa hükümetinin verdiği bir nota ile Mösyö Demons’un hemen salıverilmesini talep etmişti.

Türkiye belki yoksuldu, henüz savaştan yeni çıkmış ve tüm enerjisini kaybetmişti..

Ama Atatürk’ün Türkiye’sinin  gurur ve dirayeti her şeyden  üstündü..

Dava Fransa’nın itirazlarına rağmen İstanbul Ağır Ceza mahkemesine götürüldü.

Türkiye, Fransa’ya davayı Lahey Adalet Divanına taşıması halinde itirazda bulunmayacağını beyan edince dava, Fransa’nın da onayı ile Lahey Adalet Divanına taşındı.

Fransa dava sonuçlanana kadar kaptan Demons’un salıverilmesini talep etse de Türkiye buna lüzum görmemiş ve bilirkişi raporunun hazırlandığı 12 Eylül 1926 tarihine kadar kaptan Demons tutuklu kalmıştı. 6 bin liralık bir kefalet ödemek zorunda kalmış, ardından serbest bırakılmıştı.

Davayı savunmak için dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt görev istemişti.
Bozkurt anılarında bu olayı şöyle anlatıyordu:

‘’Paşam, Lahey Adalet Divanı’na gidelim. Kimin haklı olduğu orada meydana çıksın. Ben hakkımızdan eminim, müsaade ederseniz davamızı ben müdafaa edeyim. KAYBEDERSEM BİR DAHA MEMLEKETE DÖNMEM FAKAT KAZANACAĞIZ!.. Hem Adalet Divanı’nın önüne gitmeden Fransızların dediğini yapacak olursak Fransız Devleti’nin tehditleri karşısında boyun eğmiş olacağız, bu da onlara diğer meselelerde aynı tehditleri ileri sürme cesaretini verecektir. Halbuki Lahey Divanı’na gidersek davayı kaybetsek dahi şeref ve haysiyetimiz zedelenmez zira milletlerarası bir mahkemenin hükmüne uymak şerefsizlik değil bilakis büyük bir şereftir.

Bu sözler üzerine Atatürk bana, ‘Güle güle git, KAZANACAKSIN, KAZANAMASAN BİLE MEMLEKET SENİ BAĞRINA BASACAKTIR!’ dedi.’’

VE KARAR

Uluslararası mahkeme 7 Eylül 1927 tarihinde verdiği kararda, Lozan Barış Antlaşması’nın 28. Maddesi gereğince Türkiye’de kapitülasyonların kaldırıldığını, Türk adli makamlarının yaptığı yargılamamanın Tahkimname’de belirtilen Lozan Antlaşması’nın İkamet ve Adlî Salâhiyet Sözleşmesi’nin 15. maddesine aykırı olmadığını tespit etmiştir. Yargılamaya son verilmesi amacıyla yapılan oylama neticesinde oylar eşit olarak bölünmüş, davanın Türkiye lehine sonuçlanması Başkan MaxHuber’in nitelikli oyu sayesinde gerçekleşmiştir.

Mahmut Esat Bozkurt’un bu davada gösterdiği yüksek dirayet ve savunma da bu kararın alınmasında büyük etki yaratmıştır.

Mahkeme kararına göre Fransız kaptanın Türk makamlarınca yargılanması haklı bulundu, Fransız kaptanın Türkiye’den tazminat isteme talebi reddedildi.

Bu davanın en önemli yanı uluslararası arenada Türkiye’nin konumunu yükseğe taşımasıdır.

Savaştan yeni çıkmış, kapitülasyonları kaldırmış, bir direnme savaşı veren genç Türkiye Cumhuriyeti  bu dava ile eski silik, çaresiz diplomatlardan olmadıklarını ,haksızlıklar karşısında boyun eğmeyeceğini tüm dünyaya kanıtlamıştır.

Davanın Türkiye tarafından Lahey Adalet Divanına götürülmesi de, Türkiye’nin uluslararası hukuka olan inancını ispatlar nitelikte idi.

Bu başarısı için Mahmut Esat Bey’e Atatürk tarafından ‘’Bozkurt’’ soyadı verildi.

Atatürk Türkiye’si  yoksulluğa aldırış etmeden tüm dünyayı karşısına almaktan korkmazdı.

Hele ki haklı isek.

O günleri özlememek elde değil…

Yazı ilk olarak MedyaSiyaset.com’da yayımlanmıştır. Ekin Topçuoğlu’nun MedyaSiyaset’teki yazılarını okumak için tıklayınız

 

Atatürk ve Kadın Üzerine

Tarih:17 Eylül 2017

Atatürk ve Kadın

Türk kadını hem toplumun hem de bu devletin temelidir. Türk toplumunda ailenin önemi ve yeri büyüktür, ailenin de temeli ise kadındır. Türk kadını Türk milleti için önem arz etmektedir. Atatürk kalkınmamız ve çağdaşlaşmamız için Türk kadınına büyük önem ve değer verirdi. Türk kadını İstiklal Savaşı sırasında gerek cephede, gerekse cephe gerisinde tüm gücü ile çalıştı, elinden geleni yaptı. Cephede erkekle omuz omuza düşmana karşı savaşırken cephe gerisinde de çeşitli faaliyetlerle savaşa destek verdi. Kadın kahramanlarımız aynı zamanda birçok meslek dalında da kendini kanıtladı. Atatürk Türk kadınının gücünü, özverisini fark etmeseydi yenilikler yapmamış olsaydı şuanda hiçbir Türk kadını okuyamayacak, çalışamayacak, sırf kadın sıfatını taşıdığı için rahatça sokakta yürüyemeyecek belki cinsi yüzünden aşağılanacak;  sürekli ikinci plana atıldığı için ülkemizin gelişimine katkı sağlayamayacak, cariyelik, kölelik yapacak ve insanlar tarafından aşağılanmaya maruz kalacaktı. Atatürk, kadınlarımızın dünya için birçok şeyi başarabileceğinin farkına varıp Türk kadınını Türk milletine daha önce kimsenin yapmadığı yenilikler yaparak kazandırmıştır.
Kadınlarımız için ilk kez 1921 yılında Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlayan 8 Mart, 1975 yılında daha yaygın kutlanıp sokağa taşınmıştır. Bugün kadınlarımızın önemini tekrar tekrar hatırlamak,  kutlamak için güzel bir gündür.

Türk kadınları Osmanlı İmparatorluğu yönetimi içerisinde geri kalmışlıktan kurtulamadı; maalesef ki ikinci sınıf insan muamelesi gördü. 1 Kasım 1922 Saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı Devleti hukuken sona erdi, bu laikliğin ilk adımlarıydı. Atatürk’ün kadın hakları konusunda getirdiği büyük ve köklü değişimler ancak akılcılık ve laikliğin benimsenmesiyle olabilirdi. Saltanatın kaldırılması laik düzene geçişin ilk basamağı oldu. 3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılmasıyla da laikliğe geçiş süreci daha da hızlandırıldı. Böylece Türk kadınını ülkemize kazandırmak için adımlar atılmaya başlanmış oldu. 17 Şubat 1926 Türk Medeni Kanunu’nun kabulü ile ailede kadın-erkek eşitliği sağlandı. Evlilikte resmi nikah zorunluluğu getirilerek evlilik devlet kontrolü altına alınmıştır. Tek eşle evlilik esası getirildi, bu yenilikle Türk ailesi modern bir yapıya sahip olmuştur. Mahkemelerde tanıklık yapma, miras ve boşanma konularında kadın-erkek eşit hale getirildi. Kadınlar da istedikleri zaman erkekler gibi boşanma özgürlüğüne sahip olup Türkiye’de hukuk birliği sağlanmıştır. Kadınlara, istedikleri mesleğe girebilme hakkı verildi, böylece kadın ve erkekler arasında ekonomik ve sosyal alanlarda eşitlik sağlanmış oldu. Artık kadınlar da rahatça çalışabiliyor, ev ekonomisine ve Türkiye’nin gelişmesine katkı sağlayabiliyordu.
Atatürk ülkenin çağdaşlaşma ve kalkınma hamlelerinde kadınların mutlaka yer almasını istiyor, kadınların dışlandığı, katılmadığı hiçbir yatırım ve atılımın başarıya ulaşamayacağını iyi görüyordu.  3 Nisan 1930 yılında Türk kadınlarına belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanıyan yeni Belediye Kanunu’nun kabulünü gerçekleştirdi. Teşkilat-ı Esasiye’nin 10. ve 11. Maddelerinde yapılan düzenlemeyle 22 yaşını bitiren her Türk kadınına seçme ve 30 yaşını bitiren her kadına seçilme hakkı verildi. Seçme ve seçilme hakkı Türk halkına eşitlik getirdi artık kadınlar ve erkekler hep birlikte oy kullanabildi. Herkes iradesi ile istediği kişiye oyunu vermekte hür oldu. 26 Ekim 1933 yılında kadınlarımıza köy muhtar heyeti ve muhtar seçimlerine katılma hakkı  ve 5 Aralık 1934’te anayasa değişikliği yapılarak milletvekili seçme ve seçilme hakkı verildi.
Türk kadınları tercihleri veya dış görünüşleri yüzünden asla yargılanmamalıdır. Kadınlarımız başörtüsü taksın isterse takmasın eşittir ve kadındır. Atatürk kadınlarımızı seçimlerinden dolayı onları asla yargılamaz saygı ve eşitlik gösterirdi. Annesi Zübeyde Hanım da başörtüsü takardı. Atatürk kadınlarımız ile ilgili bir sözünde: “Eğer kadınlarımız dinin emrettiği bir kıyafetle, faziletin icap ettiği davranış tarzıyla içimizde bulunur, milletin ilim, sanat ve sosyal etkinliklerine katılırsa bu durumu emin olunuz, milletin en mutaassıpları dahi takdir eder. Yine Atatürk 1 Mart 1923’te Konya Kızılay
Hanımlar Kolu’nun davetinde yaptığı bir konuşmasında: “Dinimizin tavsiye ettiği tesettür, hem hayata hem de fazilete uygundur” demiştir. Bu sözlerinden de yola çıkarak Atatürk’ün başörtüsünün dini ve sosyal yönünü ortaya koyarak başörtüsüne karşı olmadığını rahatça anlamamız mümkündür.
Atatürk Türk kadınını şöyle tanımlar: “Ey kahraman Türk kadını, sen omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın. Dünyada hiçbir milletin kadını ben Anadolu kadınından daha çok çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim diyemez.  Kimse inkar edemez ki bu harpta ve ondan evvelki harplarda milletin hayat kabiliyetini tutan hep kadınlarımızdır.”
Atatürk’ün bizlere verdiği haklara sahip çıkıp, bu büyük ruhlu yüce kadınlarımızı hepimiz şükran ve minnetle sonsuza dek aziz ve kutsal bilmeliyiz.
Esma Acarer

“Elhamdülillah İzmir’e Kavuştuk!”

 

‘’Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekat Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı,  bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur. ‘’                                                                                                                                                                                                                                      (Mustafa Kemal Atatürk )

30 Ağustos 1922 günü , üç yıllık Yunan hakimiyeti sona ermiş, muzaffer  Türk orduları başkomutanı , düşmanı vatanın bağrında boğmuştu.

Durmak, yorulmak söz konusu olamazdı. İzmir garip ve mahzun kendini kurtaracak ordusunu bekliyordu.

Mustafa Kemal  Paşa  1 Eylül 1922 tarihinde ordulara yolladığı emirde parolayı vermiş ‘’Ordular , ilk hedefiniz Akdeniz’dir , ileri ! ‘’  diyerek bir takip ve imha hamlesi başlatmıştı.

Düşman Güney tarafından İzmir’e 40.000 kişilik 3 Tümen halinde , Kuzeyde ise 50.000 kişilik 4 Tümen  olarak çekiliyordu.

Eğer ileri hatlarda birleşebilirler ise bir savunma hattı oluşturma ve gelen Türk taarruzuna direnme ihtimalleri vardı.

Bu sebeple ordumuz ve özellikle süvari birliklerimiz çok hızlı hareket etmek ve düşmana toparlanma fırsatı vermeden tamamını imha etmek zorundaydı.

1. Ve 2. Ordularımız ile Kocaeli grubu düşmanı sıkıştırmaya ve İzmir yönüne sürmeye başlamışlardı.

Yunanlılar sadece Türk ordusu ile dövüşmüyorlar, artık silahlanmış Türk milleti ile de çekildikleri her yerde mücadele etmek zorunda kalıyorlardı.

TRİKUPİS ESİR ALINIYOR
Yunan savaş komuta merkezi İzmir de bulunuyor, General Hacıanesti İzmir limanında bulunan bir yattan savaşı idare ediyordu.

Başkomutanı cephede olmayan bir ordunun muzaffer olması düşünülemezdi. Buna karşılık Türk orduları başkomutanı Mustafa Kemal Paşa savaşı ateş hattından yönetmişti.

Türk ordusu başkomutandan aldığı emir üzerine ilerleyerek 1 Eylül 1922’de Uşak’ı geri aldı.

Tarihler 2 Eylül 1922’yi gösterdiğinde Yunan Orduları Başkomutanı General Trikupis  karargahı ile esir alınmış ve Uşak’ta bulunan

Başkomutanlık karargahına getirilmişti. Burada yapılan merasimle kılıçlarını Mustafa Kemal Paşa’ya teslim etmişlerdi.

Türk orduları 10 gün gibi kısa bir süre içerisinde  yaklaşık 400 km kadar bir yol almak zorundaydı. Ayağında çarık olmayan, yorgun ve yoksul bu ordu hiç şikayet etmeden kendisine verilen görevi sonuna kadar yerine getirdi. Eskişehir Cephesinde ki  3. Yunan Kolordusu Bursa istikametine kaçmaya başlamış bu kolorduyu takip eden  kuvvetlerimiz önce Bilecik’i ,hemen ardından 6 Eylül 1922’de İnegöl ve Yenişehir’i Yunan işgalinden kurtarmıştı.

7-8 Eylül günü Manisa ve Menemen de Yunan işgalinden kurtuluyordu.

Elhamdülillah İzmir !
Süvari Kolordusu 9 Eylül Cumartesi sabahı  iki kol halinde İzmir’e  giriyordu.

Şehir hala Yunan askeri ve işbirlikçi yerli Rum ve Ermeniler ile doluydu.

Evlerin çoğunda Yunan bayrakları asılı, kargaşa her yere hakim durumdaydı.

3 yıl süren zulüm ve gözyaşı sona ermiş, son İslam ordusu mübarek şehir İzmir’e girmişti. Direnen küçük Yunan birlikleri kılıçtan geçirildi.

Minarelerden sala sesleri yükseliyordu. Yerli Rumların açtığı bir ateş ile 4 askerimiz şehit düştü. Nasıl bir kaderdi bu, İzmir’e varıp kurtuluşu görmek, sonra da toprağa düşmek…

Kurtuluş savaşının ilk şehidi yine burada İzmir’de bir yiğit Hasan Tahsin idi. Son şehitler de burada verilecekti.

‘’İzmirliler bugün için sakladıkları bayrakları çıkarmışlardı. Her yer bayraktı. Genç kızlar pencerelerden süvarilerin başına çiçek, konfeti, gülsuyu serpiyor, gelin telleri atıyorlardı. Kaldırımları dolduran halk, ağlıyor, alkışlıyor, çılgınca bağırıyor, bazıları komutanların, süvarilerin çizmelerini, üzengilerini öpmeye çalışıyordu.
Sokağın yalıboyuna açılan ağzında uzun boylu bir gölge belirdi. Fahrettin (ALTAY) Paşa’nın gözleri doldu. Annesiydi bu. Atından atlayıp koştu. Kucaklaştılar:
‘’Fahrim!’’
‘’Anam!’’
(
Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, s.662)

Yüzbaşı Şerafettin Süvari Alayı ile birlikte İzmir Hükümet konağına doğru taarruza geçti. Eğer hükümet konağına bayrak çekilirse işgal manen sona ermiş olacaktı. Hükümet konağında hala Yunan bayrağı dalgalanıyordu. Yüzbaşı Şerafettin Kordona ilerlerken yerli Rumlar bombalar ile taarruza geçtiler. Çok şükür ki yaralanan sadece Yüzbaşının atı olmuştu. Omuzuna isabet eden şarapnele aldırış etmeden başka bir ata geçen Yüzbaşı Şerafettin Konak meydanına geldiğinde yüzünden kanlar sızıyordu. Orada hazır bulunan bir genç elinde ki Türk bayrağını Yüzbaşıya teslim etti. Yüzbaşı Şerafettin bayrağı öptü ,alnına koydu. Başından sızan kanlar bayrağa geçmişti. Hükümet konağının kapısı zincirler ile kilitlenmişti. Kilitler kırıldı, Yüzbaşı Şerafettin, Teğmen Ali Rıza Ekici ve Teğmen Hamdi konağın balkonuna ulaştıklarında bütün İzmir tek nefes olmuş bu mübarek anı izliyordu. Zalimliğin sembolü Yunan bayrağı bir hışımla yerinden sökülüp yere atıldı. Şanlı sancağımız göndere çekiliyordu.

Saat 10.30 da İzmir artık Ay yıldızın gölgesi altındaydı. Sırası ile 14. Süvari alayı Sarıkışla’ya , Asteğmen Besim bey de Kadifekale’ye  şanlı sancağı çekti.   Falih Rıfkı o gün yaşadığı duyguları şu kelimelerle özetliyordu: ‘’Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o  günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim’’

Haber kısa sürede tüm yurda yayılmış, her tarafı bir sevinç dalgası sarmıştı. Ankara da seğmenler, Aydın da efeler, Karadeniz’de uşaklar oyuna durmuşlardı.
İstanbul fethinden sonra en büyük sevinci yaşıyordu. Falih Rıfkı 10 Eylül 1922 günü basılan Akşam gazetesi için şöyle diyordu:
‘’Akşam’ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: ‘’ Elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk !’’ Kapıları açmanın imkanı mı var ? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne  gözüne sürüyordu.’’

 

İzmir o gece bayram yerine dönmüş, halk çılgın gibi sokaklara akın etmişti. Süvari kolordusunun bando takımı gece 03.00 da İzmir’e varabilmişti. Bando İzmir’i görünce aşka gelip İzmir marşı çalmaya başladı. Evlerine dönen halk bu sesleri duyunca tekrar sokaklara döküldü. Eğlence sabaha kadar sürdü.
Bir gün sonra 10 Eylül 1922 Pazar sabahı paşalar İzmir’e girdiler. Yollar çiçekler ile donatılmıştı. Halk gözyaşları içinde kurtarıcısını selamlıyordu. Esir yunan askerleri  ‘’Zito ( Yaşasın) Mustafa Kemal’’ diye bağırıyordu.
Kurbanlar kesiliyor, otomobil kalabalığı güçlükle yararak ilerliyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın gözü rıhtımda demirli İngiliz gemilerine ilişti. İlk işi bu gemileri bir ültimatom vererek İzmir limanından çıkartmak olacaktı. Konak meydanına varılmış paşalar dualar eşliğinde hükümet konağının balkonuna çıkmışlardı. Bu yıllardır hayal edilen bir andı. Dökülen kanlar, verilen canlar boşa gitmemiş ve izmir yine ay yıldızın gölgesine girmişti.

11 Eylül 1922 günü Türk orduları Bursa’ya girecekti.
16 Eylül 1922’de Çeşme’den Yunanlılar İzmir’i terk edecek
18 Eylül 1922’de Anadolu’daki son Yunan askerleri Erdek’ten çekilecek
Ekim 1922’de Lloyd George başbakanlıktan istifa edecek
Yunan kralı Konstantin tahttan indirilecek, Yunanistan’da darbe olacak Yunan generalleri kurşuna dizilecekti.
Sağlam irade ve iman ile yola çıkan Mustafa Kemal Paşa ise milletinin kalbinde taht kuracak ve  modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti  ile askeri başarılarına siyasi ve ekonomik bin bir zafer ekleyecekti.

Yazı ilk olarak MedyaSiyaset.com’da yayımlanmıştır. Ekin Topçuoğlu’nun MedyaSiyaset’teki yazılarını okumak için tıklayınız