Günümüzde Kemalizm

Sözcükler canlıdır. Ait oldukları bağlamın tüm değişkenlerini (kültürel ögeleri, değer yargılarını vb. unsurları) bünyelerinde taşırlar ve bu şekilde geleceğe intikal ederler. Sosyal bilimlere ait olan sözcükler ise canlı olmakla kalmayıp toplumun hafızasını canlı tutmak gibi ekstra işlevlere sahiplerdir. Örneğin “devrim” sözcüğünü zikrettiğinizde; her toplumda birden fazla tarihsel olay ve olgu şeklinde karşılık bulacak ve bu sözcük her anıldığında tüm bu olay ve olguların hafızalarda pekişmesine hizmet edecektir.[1]

Kemalizm ise, bu gözden bakıldığında kuvvetle muhtemel Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı sözcüğüdür. Nitekim kendini Atatürkçü yahut Kemalist olarak tanımlayan insanların bile üstünde çoğu zaman uzlaşı sağlayamadığı bir kavramdır. Kavram üzerine konuşan ve yazan kimselere bakıldığında, siyasi görüşleri ne olursa olsun Kemalizmin ne zaman ortaya çıktığına veya kim tarafından ne maksatla üretildiğine dair çok farklı görüşlerle karşılaşılır; bunlar arasında, onun uydurma bir kavram olduğu şeklinde uçuk görüşler bile yer almaktadır.[2] Öte yandan birbiri ile zıt temellere sahip çeşitli ideolojilerin veya siyasi duruşların tandansında farklı Kemalizm yorumlarına denk gelmek de zaman zaman mümkün olabilmektedir. Başka bir deyişle, bir kimsenin ideolojik olarak kendisini hem solcu-Kemalist olarak hem sağcı-Kemalist yahut sol veya sağ belirtmeksizin direkt Kemalist olarak tanımlaması mümkündür.

Öncelikle ve önemle belirtmek gerekir ki, Kemalizmin uydurma bir sözcük olmadığı hususu tartışmaya kapalıdır; Kemalizm organik bir kavramdır. Bilinen ilk kullanımlarından biri, 1920 yılına ait bir fotoğrafın altına düşülen “Execution of a Kemalist Türk at İsmidt“ (İzmir’de Kemalist bir Türkün infazı) şeklinde bir nottur.[3] Bunun haricinde de net bir tarih olarak İngiliz Yüksek Komiseri Horace Rumbold’un “Kemalistler Ermenistan’ı istila ettiler (…); eylemlerinde başarılı olmaya olan güvenleri, her zamankinden daha büyüktür.” şeklindeki 10 Kasım 1920 tarihine ait notu örnek verilebilir.[4] Görülmektedir ki, muhtemelen 23 Nisan 1920 – Kasım 1920 tarih aralığında bu kavram Heyet-i Temsiliye’yi ve Ankara Hükümeti’ni simgelemek üzere ortaya çıkmış ve “Mustafa Kemal’in destekçileri” anlamında kullanılmıştır.[5] 1930 yılını müteakiben de Türk Devrimi kapsamındaki gelişmelerin fikirsel arka planını temel alan bir ideolojiye dönüştürülmüştür; ancak Atatürk’ün fikirlerine dayandığı için, ilk başta edinmiş olduğu “Kemal’in yanındakiler” anlamını da hiç kaybetmemiştir. Kemalizmin farklı ideolojiler nezdinde yorumlanabilmesi ise, ileride değinileceği üzere “esnek bir ideoloji” olarak doğasının gereğidir. Nitekim kavramın özünde yer alan asgari unsurlar korunduğu sürece, Kemalizmin farklı ideolojiler nezdinde uyarlanabildiği görülmektedir.

Turkinkilabi.com olarak manifestomuzda belirttiğimiz üzere, [6] “bağımsız ve bilimsel” sözcüklerinden oluşan sloganımız doğrultusunda güncel siyasete olabildiğince az değinerek internet sitemizdeki içeriklerimizin okundukları döneme tıkılı kalmamasını sağlayacak bir bağlam üstü nitelik sağlamaya, sosyal bilimlerin kurallarına bağlı kalmaya çalıştık. Güncel ve aktif olarak kullandığımız sosyal medya hesaplarımızda ise her türlü toplumsal ve siyasal olaya dair tutumumuzu cesurca ortaya koyduk. Ancak bu sefer sitede ele aldığımız başlık “günümüzde Kemalizm” olunca ve günümüz için de söylenecek o kadar şey mevcutken, söylenmesi gereken bazı şeyleri zamanında söylememek tarihe ihanet etmek olacaktır. Uğur Mumcu’nun da dediği gibi: “İnsanlar sadece konuştukları şeylerden değil, sustukları şeylerden de sorumludurlar.”

Günümüzün Değerlendirilmesi

Türkiye Cumhuriyeti, ikinci yüzyılına takriben on yıldır süren bir anayasal çöküşün veya başka bir tabirle “Anayasa’dan çıkışın”[7] eşiğinde girmiştir. Daha açık bir ifadeyle, güncel siyasi konjonktürde iktidar, yıllardır zımni ve istikrarsız surette yaptığı antidemokratik müdahaleleri iyiden iyiye sertleştirmiş; hem anayasal düzene ve hukuk güvenliğine hem de cumhuriyetin kurucu değerlerine aynı anda ve apaçık şekilde savaş ilan etmiştir. Bu durum sadece şahısların rolleriyle sınırlı kalmayıp her geçen gün kurumsallaşmıştır.

Cumhurbaşkanının, bir dönüm noktası olarak “Anayasa Mahkemesinin kararına saygı duymuyorum.” [8] sözünü sarf etmesinin ardından, Türk yargısındaki genel ivmenin, yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin kararlarına direnip uygulamadığı ve hatta Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi kararını uymamak şöyle dursun; Mahkeme üyeleri hakkında suç duyurusunda dahi bulunduğu bir uygulamaya evrildiği görülmüştür.[9] Bu durum tam anlamıyla, siyasal iktidarın üç temel parçasından ve organından biri olan yargı içinde bir kaosu ifade etmektedir.

Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlaline sebebiyet verecek yaptırımlar, özellikle haksız gözaltılar ve normal şartlarda hukuken yatarı bile olmayan suçlardan dolayı yapılan siyasi maksatlı tutuklamalar, darbe süreçleri hariç cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir despotizmin oluşumunu gözler önüne sermiştir. Bu durum, sözü edilen anayasal çöküşün pratikteki en gözle görülür tezahürüdür. Özellikle de 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesinde yer alan ve normal şartlarda nefret/şiddet söylemlerine karşı cezai bir yaptırım öngörmek adına tanılanan suç, pratikte muhalif olan her türlü toplumsal ve siyasi söyleme karşı Damocles’in Kılıcı gibi kullanılmaktadır.

Konumuzun odağı olan Kemalizm ise, günümüzde manidar olarak anayasal ve hukuksal çöküş süreci ile birlikte her geçen gün daha ağır saldırıların odağı olmaktadır. Anayasal düzenin çöküşü ile her geçen gün agresifliğini arttırmaya devam eden ve cesaretlenen, bir kısmı kamu erki ve bir kısmı da iktidar tekelindeki medya olarak karşımıza çıkan siyasal İslamcı hegemonya, günün sonunda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demeyi bile bir tür isyan yahut hizipleşme girişimi olarak yorumlayacak kadar ileri gitmiştir.

Bir yandan ise “ikinci çözüm süreci” adı altında, terör sempatizanları şöyle dursun, terörün önde gelen isimlerine birtakım tavizler ve “umut hakkı” bahşedilmesi gündemdedir. Peki Kemalizm tüm bu gündemlerin neresindedir? Tam merkezinde. Zira eşyanın tabiatı gereği, eğer otoriter siyasal iktidar ile sadece azınlık hakları ve terör suçluları yönünden bir pazarlık içine girilecekse, burada siyasal iktidar tarafınca ödün verilecek olan şey mevcut hukuksuzluklar değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkeleri ve kurucu ideolojisi olacaktır. Durum da bunu göstermektedir.

Atatürk’ün, 4. Kurultay için el yazısı ile aldığı notlarda, kavramı ilk kez “Kemalizm Prensipleri” şeklinde bizzat kullandığı göze çarpar.

Kemalizmin Günümüz İçin Anlamı ve Benimsenebilirliği

Eğer Türk İnkılâbı’nın tatbiki sürecinde ve Mustafa Kemal’in fikirleri ekseninde inşa edilen bir ideoloji bugünün konjonktüründe benimsenecekse, bu fikirlerin hala geçerli olup olmadığı ve uygulanmalarının halen mümkün olup olmadığı sorunsallarına eğilmek önem arz edecektir.

Öncelikle ve önemle belirtmek icap eder: Kemalizm esnek-yumuşak bir ideolojidir.[10] Dünya düzenine dair tahayyüller barındırmadığı gibi, Kemalizm bağlamında doğa durumuna yahut kültürel antropolojiye dair çıkarımlar yapılmaz ve bu tür olgular anlamlandırılmaya çalışılmaz. Atatürk elbette bu konularda pek çok kez ve kimi zaman ayrıntılı olarak fikir beyan etmiştir;[11] ancak bu konulara dair fikirlerini topluma dikte etmemiştir. Bir siyasi ideoloji olan Kemalizm, yakın çağ konjonktüründe belli bir siyasal rejimi öngörmekte ve demokratik/sivil toplum inşa ederek bunun gibi konularda düşünmeyi ise, oluşturacağı toplumdaki insanların kendi dünya görüşlerine bırakmaktadır. Tam da bu nedenle, Türk anayasal tarihine ilk defa 1961 Anayasası ile giren sosyal hukuk devleti kavramından çok partili demokratik yapıya kadar pek çok yenilik ve kazanım, Kemalizmin sağladığı serbesti kadar devrimci özünün bir gereğidir de.

Dolayısıyla, asgari müştereklerde bir araya gelindiği sürece Kemalizmin farklı yorumlarının yapılabildiğini ve hatta halen de yapıldığını görmek mümkündür. Anılan asgari müştereklerden biri ulusal kalkınmacılık da olabilir, laiklik hassasiyeti de olabilir.[12] Gerçekten de, çok etraflıca çalışmalar sonucunda hem teorik üretim hem de direkt siyasal pratik anlamda çok derinlemesine Kemalizm yorumları geliştirilmiştir.[13] O halde, “günümüzde Kemalizmin” mümkün olması, asgari unsur olarak nitelendirdiğimiz kavram, ilke ve değerlerin günümüzde de hala yaşayıp yaşamadığı ile alakalı bir meseledir.

Demokrasiyi ihtiva eden, ama aynı zamanda aşan anlamıyla cumhuriyet, günümüzde hala önemini koruyan bir kavramdır. Demokrasi çağından hala çıkmadığımız gerçeğinin yanı sıra, özellikle gelişmemiş/gelişmekte olan ülkelerin ekonomik ve toplumsal durumu, kamuculuğun öneminin de azalmadığını göstermektedir. Ancak münhasıran Türkiye’de özgün bir gerçeklik olarak cumhuriyet, Atatürk figürü ile de özdeşleşmiş olup; bağnaz, eşitliksiz, primitif nitelik taşıyan her türlü fikrin, siyasi rejimin ve topluluğun karşıtı ve ikamesi olarak kullanılan bir kavram, benimsenen ve korunan toparlayıcı bir değer olmuştur. Nitekim cumhuriyetin bir fikir olarak algılanışı en başından beri böyledir:

“Efendiler, saltanat devrinden, cumhuriyet devrine geçebilmek için, cümlenin malûmu olduğu veçhile, bir intikal devresi yaşadık. Bu devirde, iki fikir ve içtihat, birbiriyle mütemadiyen mücadele etti. O fikirlerden biri, saltanat devrinin idamesi idi. Bu fikrin taraftarları sarih idi. Diğer fikir, saltanat idaresine hitam vererek (son vererek) idare-i cumhuriye tesis eylemekti. Bu bizim fikrimizdi.” [14]

Günümüzde cehaletin ve çağ dışı kalmış siyasal rejimlerin ne denli yüceltildiği ve pratikte demokrasinin de ne kadar büyük bir tahribata uğradığı düşünülünce, cumhuriyetin toparlayıcı bir değer, bir sığınak noktası olarak hala ne kadar kritik öneme sahip olduğu gerçeğini görmezden gelmek mümkün değildir.

Tam bağımsızlık, küreselleşme olgusuna rağmen hala uluslararası düzlemde savunulan ve uğruna savaş verilen bir ilkedir. Dünyadaki hemen hemen her ülke siyasal bağımsızlık iddiasındadır; uluslararası hukukun doğuşunun temeli budur. Ancak işin arka planında, hegemonyalar dünyasında yaşadığımız düşünüldüğünde, şekli açıdan siyasal bağımsızlığa sahip olmak, siyasal anlamda bağımsız olunabildiğini göstermemektedir. Ekonomik ve kültürel tahakkümlerin olduğu bir dünyada tam bağımsızlıktan söz etmek zordur. Küreselleşme, en çok tam bağımsızlığa zarar vermiştir; ekonomi, kültür, demografik ayrımlar ve bu gibi unsurları kapsayacak şekilde “tam” anlamıyla bağımsız olmak pek mümkün değildir. Ancak bu durum hala tam bağımsızlığın en azından bir düstur ve ideal olarak savunulmasını önlemeyeceği gibi, tam bağımsız bir duruş ile ülkeyi birçok siyasi ve toplumsal rezaletten kurtarmak yakın geçmişte mümkün olduğu gibi hala da mümkündür. Bu bakımdan tam bağımsızlığın da günümüzde gayet savunulabilir bir prensip olduğu görülmektedir.

Rasyonalizm ve laiklik, Kemalizmin felsefi tözünü oluşturan iki unsurdur. Dini ön planda tutan bir zihniyete ikame olarak, akıl ve bilim aynı zamanda demokrasinin ve modern devletin de bir gereği olarak öncelenmektedir. Laiklik tarihin seyri doğrultusunda bir dönüşüme uğramış olmasına rağmen, Bülent Tanör’ün deyimiyle “Hakimiyet Allah’ındır” düsturu ile egemenlik milletindir ilkesi arasında laik/antilaik karşıtlığı ve demokratik/antidemokratik zıtlığı hala var olmaya devam etmektedir.[15]

Son kertede, gelecekten günümüze ışık tutabilmek ve bugünleri hatırlayabilmek adına birtakım önermelerde bulunmak icap etmektedir:

  • Günümüzde anayasal çöküş ve kurucu değerlerden kopuş, oldukça manidar olarak paralel şekilde ilerleyen iki süreçtir. Günümüz siyasetinde; anayasal düzene, hukuk devletine ve cumhuriyetin kurucu değerlerine birlikte yönelen bir saldırı söz konusudur.
  • Aynı anda hem anayasal düzeni, insan haklarını hem de cumhuriyetin kurucu değerlerini birlikte savunmak mümkün olduğu gibi, bugün hiç olmadığı kadar gereklidir de. Günümüz siyasetinde, bunları tekel olarak kendine mal etmeye çalışan siyasi hareketler bulunmaktadır. Bu vesileyle de anayasal düzeni ve insan haklarını savunan bir insanın cumhuriyetin bazı kurucu değerlerine mesafeli olması gerektiği şeklinde çarpık bir algı inşa edilmiştir.
  • Hukuk da Türk Devrimi’nin değerlerinden biridir. Bununla da kalmayıp devrimin teminatı olma ve onu kalıcılaştırma, kökleştirme işlevini de görmektedir.[16] Nitekim Türk Devrimi’nin ve onun ideolojisi olan Kemalizmin sıra dışı yönlerinden biri de, onun legalist (hukuksal meşruiyetçi) yönüdür. Devrim, başından sonuna kadar şahıslardan ziyade kurumlar nezdinde gerçekleştirilmiş ve hukuki bir çerçeve içinde şekillenmiştir. Hukuksal meşruiyet ve hukuksal karar alma mekanizması en olağanüstü koşullarda, hatta savaş ortamında bile temin edilmeye çalışılmıştır. Burada Atatürk’ün hukuka ve meşruiyete ayrı ayrı gösterdiği hassasiyetin payı da büyüktür. Falih Rıfkı Atay, Atatürk ile ilgili “Hiçbir gün Meclissiz kalmayı hatıra getirmemiştir.” diyerek bu olguyu vurgulamaktadır.
  • Atatürk, günümüzde hala birleştirici bir figürdür. Atatürk’ü doğrudan doğruya karşısına alan hiçbir siyasi hareket, cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde başarılı olamamıştır ve toplumun çoğunluğu hala onu sevmektedir. Ancak tarih sahnesinde, aslen Kemalist olmayan siyasi hareketler, cumhuriyetçi refleksleri sönümlendirmenin yolunu, bu sefer Atatürk’ü sembollere, hobilerine, sevdiği yemeklere ve kendisi hakkındaki temel bilgilere (anne adı, baba adı, okuduğu mektep vs.) indirgemekte ve onu bir kült haline dönüştürmekte bulmuştur. Zira kült olan unsurlar olduğu gibi benimsenmekte ve sorgulanmaya, araştırılmaya gerek duyulmamaktadır. 1980 Darbesi’nden sonra, Kemalizm tabiri neredeyse tedavülden kalkmış; bilhassa kamusal alanda “Atatürkçülük” kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Böylece ideolojinin bir siyasi harekete dönüşmesi önlenmek istenmiş ve bir ideoloji olmaktan kaynaklanan keskin yönleri ise budanmıştır. Tüm bu olgular, muhakkak günümüzde kurucu değerlere yapılan saldırıların daha rahat bir zeminde hasıl olmasını sağlamıştır.

Ezcümle, günümüzde Kemalizm, esnek bir ideoloji olarak mutlak değerlerini yitirmeden, günümüzün yeni değer yargılarını da süzgecinden geçirerek gelişmeye ve benimsenmeye matuftur. Altı ilkeden biri olan devrimcilik, tam olarak bu amaçla kurgulanmış olup mezkur ideolojinin çağın gelişmelerine ayak uydurmasını, bugünün iyisinin yarınki koşullarda yetersiz kalabileceği gerçeği doğrultusunda bir dinamizmi vadetmektedir. Nasıl ki cumhuriyet rejimi bir tek parti düzeni ile başlayıp ve hatta iki başarısız denemeden sonra bunu fiilen yerleşik hale getirip de sonraki süreçte çok partili hayata geçilmek suretiyle siyasal iktidar barışçıl biçimde el değiştirebildi ise, günümüz için de devrimcilik ilkesinin bir gereği olarak Kemalizmin değişen toplumsal ve siyasal koşullara uyum sağlaması ve sürekli yenilenmesi mümkündür. Çoğunlukçu demokrasi yaklaşımının revaçta olduğu dönemde ortaya çıkan bir ideoloji, pek tabii artık demokrasinin asıl karşılığı olarak kabul edilen çoğulcu demokrasi yaklaşımının gereklerine de duyarlılık gösterebilir. Ancak asla unutulmamalıdır ki Kemalizmin henüz ilk tanılandığı dönemde ihtiva ettiği ilke ve değerler bile bugün bu topraklarda çok kritik bir öneme sahiptir.


İleri Okuma Yapmak İsteyenlere:

Kerem Ali Vahap, Müdafaa-i Hukuk’tan İnşa-i Hukuka: Türk Devriminin Hukuksal Yönleri, İstanbul: On İki Levha Yayınları, 2024.

Post-Post-Kemalizm Türkiye Çalışmalarında Yeni Arayışlar, Berk Esen ve İlker Aytürk (Ed.), İstanbul: İletişim Yayınları, 2022.

Bülent Tanör, Kurtuluş Kuruluş, İstanbul: Cumhuriyet Kitapları, 2010.

Dipnotlar:

[1]: Felsefeci ve sosyalbilimci Michael Foucault, bazı sözcük ve sözcük gruplarının bu tür fonksiyonlarını ve siyasal iktidarlar için rolünü vurgulamak adına “söylem” teorisini/tabirini ortaya atmıştır. (Ece Yolcu, A review on Foucault and discourse dynamics, Kayseri Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4 (1), Haziran 2022, s. 25-26.)

[2]https://www.gazetevatan.com/yazarlar/h-celal-guzel/ataturk-kemalist-degildi-340601 (Erişim: 29.12.2025)

[3]https://jenikirbyhistory.getarchive.net/amp/media/execution-of-a-kemalist-turk-in-izmit-1920-949116 (Erişim: 10.01.2025)

[4]: Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri II, Çev. Cemal Köprülü, Ankara: Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, 2001, s. 94.

[5]: Daha fazlası için bkz.: https://turkinkilabi.com/kemalizm/kemalizm-nedir/ (Erişim: 28.01.2025)

[6]: Manifestomuz için bkz.: https://turkinkilabi.com/baslangic/hakkimizda/ (Erişim: 28.01.2025)

[7]: Tolga Şirin’e ait bir tabirdir. Bkz.: Tolga Şirin, Anayasa’dan Çıkış, İstanbul: İmge Kitabevi, 2023.

[8]https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/cumhurbaskani-erdogan-aymnin-kararina-saygi-duymuyorum/528587 (Erişim: 06.02.2025)

[9] https://www.anayasa.gov.tr/tr/haberler/bireysel-basvuru-basin-duyurulari/anayasa-mahkemesinin-ihlal-kararinin-uygulanmamasi-nedeniyle-bireysel-basvuru-hakkinin-ihlal-edilmesi/ (Erişim: 06.02.2025)

Yargıtay’ın AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmasının sakıncaları hk. bkz:

Burak Taş, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 2023/12611 Esas, 2023/Değişik İş Karar Sayılı ve 8.11.2023 Tarihli Kararının Anayasa Mahkemesi Üyeleri Hakkında Suç Duyurusunda Bulunulması Noktasında İncelenmesi, TAÜHFD, 6 (1), 2024, 150-171.)

[10]“Kavrama hangi boyutuyla yaklaşıldığı fark etmeksizin, ideolojilerin belirli parametreler üzerinden sert ve yumuşak ideolojiler olarak değerlendirildiği görülmektedir. Sert (katı) ideoloji nitelemesi, dünyayı, insanları, doğayı tarihi ve düşünceye temel olan tüm öğeleri olabildiğince kapsar değerlendirmeler ve kabuller içeren, yaptığı bu değerlendirmeler ve ihtiva ettiği değerler büyük ölçüde belirli ve net olan, kalıplaşmış (köşeli), sistematikleştirilmiş ve hatta bir müfredat oluştururcasına doktrin haline getirilmiş ideolojiler için kullanılmaktadır. Yumuşak ideolojiler ise nispeten dar kapsamlı olan ve dünyayı, yaşamı komple algılamaktansa insan düşüncesine temel olan ögelerin biriyle veya birkaçıyla (çoğunlukla siyasetle) sınırlı olarak ilgilenen, kalıplaştırılmamış (Şerif Mardin’in deyimiyle şekilsiz), doktrin haline getirilmemiş ve ihtiva ettiği temel değerler bağlamında farklı yorumlara açık olan ideolojiler için kullanılmaktadır.”

(Kerem Ali Vahap, Müdafaa-i Hukuk’tan İnşa-i Hukuka: Türk Devrimi’nin Hukuksal Yönleri, İstanbul: On İki Levha Yayınları, 2024, s. 85-86.)

[11]: Örneğin Afet İnan’ın “Atatürk’ten Yazdıklarım” adlı ve Enver Ziya Karal’ın “Atatürk’ten Düşünceler” adlı derlemelerinde, içindekiler kısmında çok geniş skalada konu başlıklarının (dinler, tarihi figürler, insan doğası, felsefe, tarihsel olaylar vb.) yer aldığı ve Atatürk’ün birçok konuda epey etraflı beyanlarda bulunduğu görülmektedir. Keza Atatürk’ün gençliğinden beri tuttuğu notlar, kendisinin sosyal bilimlerin alanına giren her konuya dair yoğun bir fikri üretim içinde olduğuna delalet etmektedir.

[12]: Berk Esen: “Mesela Celal Bayar ve İsmet Paşa‘yı düşünün. İktisadi konularda birbirileriyle hiç anlaşamıyorlar, zaten bu nedenden ötürü yavaş yavaş bu ayrım büyüyecek. Ama 1920’ler ve 1930’larda çok rahat birlikte hatta aynı hükümetlerde çalışabiliyorlar, niye? Çünkü ikisi de ulusal kalkınmacılığı savunuyor. Yani iktisadi hızlı bir kalkınmayı savunuyor, bunun biraz devlet eliyle olacağını görüyor. Bağımsızlık yanlısı yani milliyetçi ve bağımsızlıkçı. Laiklik politikasıyla bir sorunu yok.”

[13]: Mümtaz Soysal, Doğan Avcıoğlu, Recep Peker gibi teorisyenler olduğu gibi, Celal Bayar ve Kenan Evren gibi siyasal uygulamaya dayalı Kemalizm yorumları geliştirenler de olmuştur.

[14]: Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, haz. Bedi Yazıcı, İstanbul: Süryay Sürekli Yayınları, 1995, s. 812.

[15]: Bülent Tanör, Kurtuluş-Kuruluş, İstanbul: Cumhuriyet Kitapları, 2017, s. 264.

[16]: Kerem Ali Vahap, Türk Devrimi’nin Teminatı Olarak Cumhuriyet Hukuku, İstanbul Barosu Dergisi, 97 (5), 2023, s. 183.

Son Düzenleme: 27.02.2025

Bu sayfa, TurkInkilabi.com’un özgün içeriğidir.