Ferruh Bozbeyli Röportajı

Başlarken: Sorularımın her birini içtenlikle cevaplayan, oldukça sıcak şekilde bizleri ağırlayan Ferruh Bozbeyli’ye ve Bozbeyli Ailesi’ne tekrar teşekkür ederim. Röportajın her aşamasında desteğini aldığım Deniz Karakullukçu’ya da teşekkürlerimi sunarım.

-Bir hukukçu olarak, Atatürk döneminde gerçekleştirilen hukuk devriminin tamamlanabildiğini düşünüyor musunuz?

Evvela şunu söyleyeyim, ben Atatürk döneminde yaşadım ama 12 yaşına kadar. Yani bu sorduğunuz soruyu, o dönemi, yaşım itibariyle bilecek durumda değildim. Ama şimdi bugünden o güne bakarak sorunuza cevap vermek istiyorum. Tabii bazı eksikler var ama büyük ölçüde toplumun temel nizamlarıyla ilgili kanunlar çıkmıştır. Topluma yön verecek, toplumun geleceğini planlayacak güzel kanunlar da çıkmıştır.

-Peki, Medeni Kanun’un tamamıyla İsviçre kopyası olduğu, Türk kültürüyle hiç uyuşmadığı görüşüne katılıyor musunuz bir hukukçu olarak?

Ben bu türlü eleştirilere katılmıyorum. Ama çok az miktarda Türk kültürüne uymayan yerler mümkün, ama bunları tashih etmek de mümkün. Mesela, bir misal vermek isterim, Medeni Kanun Türkçe’ye tercüme edildiği zaman İsviçrelilerin verdiği isimle bizim verdiğimiz isim farklı olduğu için biz mesela “vakıf” diyoruz. Onlar “tesis” diyor. Ve o gün “tesis” diye tercüme edildiğinden, Türk insanının da tesis diye bir kelimeyi vakıf karşılığı olarak bilmediğinden, uzun seneler Türkiye’de vakıflar kurulamamıştır. Ama sonradan 1969 yılında bir milletvekili bir kanun teklif etti. Medeni Kanun’daki “Bütün ‘tesis’ kelimeleri ‘vakıf’ olarak değiştirilsin” deyince, kabul edildi bu kanun, ve Türk insanı da yitiğini bulmuş gibi yani kaybettiğini bulmuş gibi büyük bir heyecanla kısa süre içinde bin kusür vakıf kurmuştur. Çünkü Türk insanı cömerttir, hayırseverdir, fukarayı bilir, tanır onun elinden tutmasını bilir. Bunda geçmişte de örnekler vardır ve hemen o vakıflar kuruldu. Bugün çok büyük sayıda vakıf Türkiye’de mevcuttur.

-Bugünden baktığınızda Celal Bayar, Adnan Menderes ve Demokrat Parti’nin hatalarının olduğunu düşünüyor musunuz? Varsa ne/neler olduğunu söyleyebilir misiniz?

Şöyle, 1950’ye kadar CHP, iktidar tecrübesi geçirdi, 27 sene iktidarda kaldı. Yani iktidarda olmak ne demek, iktidarda olmak bir partiye hangi sorumlulukları yükler, bunu en iyi şekilde nasıl yapmak lazım biliyordu. 1950’den sonra muhalefete düştü fakat muhalefetin ne olduğunu bilmiyordu, hiçbir tecrübesi yoktu. Demokrat Parti de tam tersine 1946’dan 1950’ye kadar muhalefet partisi deneyiminden geçti ama 1950’den sonra iktidar deneyimini yaşadı. İşte bu deneyimsizlik yahut da az deneyimli olmak bazı hataların yapılmasına yol açtı. Bu, kasıtlı yapılmış şeyler değil, yeterli tecrübenin olmadığından yahut da demokrasi daha ziyade aklın değerlerinin hüküm sürdüğü bir rejimdir ve ona alışmamız için de zaman geçti. Biz duygusal değerlere daha çok alışkın bir toplumuz. Sempatiye, antipatiye alışmış bir toplumuz. Onun için de 2 tarafın da yanlışları olmuştur. Bu yanlışlar ne yapalım ki, bir partinin Yassıada’ya gönderilmesi, bir başbakanın, maliye bakanının, dışişleri bakanının asılmasına yol açacak kadar da dramatik bir sonuca ulaşmıştır.

Yalnız, bizim toplumumuzda da, çözüm üretmek yerine ihtilaf üretmeye daha meyilli bir hava vardır. Halk arasında da böyledir. Misal olsun diye söylüyorum, 1983’te başbakan seçilecekti. Türkiye’de kimin başbakan olacağını hiç kimse bilmiyordu. Ama “Turgut Özal olmasın” diyorlardı. Ancak biz bir başbakan seçeceğiz yani yapacağımız iş kim olmayacak onu seçmek değil, kim olacak onu seçmek. Ve sonunda öyle bir hava oldu ki Özal başbakan adayı oldu, isteyenler vardı tabii ki, bir de Özal’ı isteyenler-istemeyenler olayına döndü işi. Halbuki, Özal’ı beğenmeyebilir ama kendisinin beğendiği bir isim yok mudur yani onu düşünsün bulalım. Bugün de aynı oldu. Bu bizim toplumumuz da “hayır” demeye daha mütemayiz.

Yani kusurlar sayılabilir ama şimdi bu kusurları saymanın da bir faydası yok.

-Hukukçu gözüyle baktığınızda 1961 Anayasası’nın öngördüğü anayasal düzen ne boyuttaydı ve yargı güvencesi ne düzeydeydi?

Ben 1961 Anayasası’na oya sunulduğunda “hayır” dedim. Genel manada 61 Anayasası’nı beğenmediğim için “hayır” dedim. Kısaca ifade etmem gerekirse,1961 Anayasası ilk olarak bir meclis kuruyordu. Elbette kuracaktı, bütün anayasalar bir meclis kurar. İkincisi, o meclis yanlış yapabilir fikrindeydi. Yanlışı düzeltmek için bir anayasa mahkemesine ihtiyaç vardı. Onu da kurmuştu, bu da doğru bir hareketti. Bir Danıştay kurdu, çünkü hükümetin anayasaya aykırı bir şeyler yapabileceğini varsayıyordu, onun için Danıştay’ı kurdu. Bir TRT idaresi kurdu.

-Özerk bir TRT.

Özerk olsun, hiçbir partinin etkisi altında olmasın diye. Böylelikle partiler TRT’yi kendi etkisi altına alabilir zannını ortaya koyuyor. Böylelikle bir anayasa yapılıyor, anayasanın hizmet verdiği meclisinden, TRT’sinden, partilere hepsinin hukuka aykırı işler yapabileceğini peşinen kabul ediyor, ki tedbir alıyor. Yalnız, Anayasa Mahkemesi anayasaya aykırı bir iş yaparsa? “Yok canım, anayasa mahkemesi üyeleri iyi insanlardır”. Veyahut TRT bütün partilere bağımsız, özgür olmalı ama peki o yanlış yaparsa? “Onlar da yapmaz, onlar iyi insanlardır”. Tabii “onlar yanlış yapmaz, iyi insanlardır” derken şaka yapmak istiyorum aslında. Fakat sanki öyle bir hava vardı. “Onlar öyle bir şey yapmazlar, tedbir almaya gerek yok, meclis yapar, hükümet de yapar” gibiydi Böyle bir anayasanın, çözüm üretmekten ziyade ihtilaf üretmeye daha müsait olduğu fikrindeydim ve “hayır” dedim.

-Peki 1971 ve 1973 değişiklikleri, sizce 1961 Anayasası için olumlu oldu mu?

71 ve 73’teki değişiklikler, sanki yangından mal kaçırır gibi, aceleyle yapalım diyenlerin ölçüleridir. Tam istenildiği gibi yapılamadı.

-Şöyle bir yorum yapanlar da var: 1971 ve 1973 Değişiklikleri, 1961 Anayasası’nı 1982 Anayasası’na hazırladı, ona benzetti.

82 Anayasası’nın, 61 Anayasası’ndan büyük ölçüde farkı şu; 61 Anayasası vatandaşı, vatandaşın hak ve hürriyetlerini esas alarak devleti 2.planda bırakmıştır. 82 Anayasası ise, devleti 1.plana alarak vatandaşı 2.plana almıştır.

-Buna örnek olarak da Başlangıç’ta geçen “kutsal Türk Devleti” tanımını söyleyebilir miyiz?[1]

Tabii, tabii. Bu şekildedir. Yalnız şu var, hemen o iyi bu kötüdür manasını çıkarmak bir şeyi çözmez.

-1961 Anayasası’nın kabulü sonrası demokratik düzene geri dönüldü ve AP kuruldu. Adalet Partisi çok kısa sürede neden başarılı oldu?

Bu soruyla ilk kez karşılaştığım için “Üzerinde çok düşündüğüm bir şeydir” diyemem. Yani şu anda sorunuza aklıma gelen şekilde cevap vereceğim. Adalet Partisi’ni beğenmekten ziyade Cumhuriyet Halk Partisi’nden korkmak olarak söyleyebilirim. Çünkü bir parti kuruluyor, kurulan partiye seçime girme hakkı veriliyor ama 8 ay kuruluşunu tamamlamazsan, 15 ilde(ilçeleriyle birlikte) teşkilatlanmalarını yapamazsan seçime giremezsin deniyor. Yani öyle bir şey yapalım ki Halk Partisi kazansın şeklinde. Halk bunların hepsini gördüğü için, az önce de sözünü ettiğim gibi halkımızın “hayır” demeye temayülü daha fazla olduğu için öfkesini kullanarak kendisine yöneltilmiş olayların karşılığını vermek için AP’yi çok sevmekten ziyade, “Öbür parti gitsin” ölçüsünü kullandıklarını zannediyorum. Fakat tekrar ediyorum, bu şu anda aklıma gelendir. Daha uzun süre tartışılabilse belki daha başka şeyler de söyleyebilirim.

-1961 sonrası siz de Adalet Partisi’nde yer aldınız. 1965-1970 arasında da TBMM’de başkanlık yaptınız. Ancak 1970’te Demokratik Parti’yi kurdunuz. Demirel ve Adalet Partisi’yle ayrıldığınız noktalar neydi?

Ayrıldığımız nokta, kısa ifade etmek icap ederse, siyaset etme anlayışımızdaki farktır. Bu fark, şu şekilde ifade edilebilir: Bazı insanlar var ki, onlar gölgede bulunmaktan hoşlanırlar. Güneş terletir, zorlar. Gölgede olunca, sizin yerinize başkası yapacaksa bu işi, siz de gölgede kalacaksanız, yardım ediyorsunuz ona. Siz bir şey yapmıyorsunuz, gölgede kalıyorsunuz. Oysa biz bunu yanlış buluyorduk. Güneşe çıkacaksak hep beraber çıkacağız. Onların da kendilerine göre anlayışları vardı. Yani siyaset anlayışımız çok farklı olmaya başladı. Tabii bazıları bu farka razı oldular. Bazıları razı olmadı.

-Demokratik Parti’nin yayınlarında, Süleyman Demirel’e 27 Mayıs ve 12 Mart’a karşı net bir duruş sergilemediğine dair eleştirileri görüyoruz. Gerçekten de Demirel 27 Mayıs ve 12 Mart’a karşı net bir duruş sergileyemedi mi?

Bunu zaman zaman bana soruyorlar. Sorarken de bana vesika da gösteriyorlar. Ben bu kanaatte değilim. Demirel de demokrattı, eski demokratlara yapılan hareketleri beğenmeyen bir insandı. Yalnız bir sorumluluğun başında olmak başkadır, uzaktan fikir belirtmek başkadır. Sağ olsaydı da keşke kendisi cevabını verseydi çünkü ölmüş bir adam için ağzımdan kötü bir laf çıksın istemem. Biraz çekingen davranmıştır. Ama işin başında ve yaptığı işin hesabını o verecek. Şuradaki adam için kolay söylemek.

Ben olayların içindeydim. Mesela Meclis’te Anayasa değişikliği yapılıyor, eski demokratların affı için, Ordu Kumandanı, Genelkurmay Başkanı, bütün Kuvvet Komutanları toplanmış “Biz buna karşıyız” diyorlar. Cumhurbaşkanı beni davet ediyor, “Haberin var mı? Toplantı oldu” diyor. Yani siz de başbakan olun da bütün bunların karşısına çıkın. Ben Sayın Demirel’in, kendisini rahmetle anarım, onları(affı) istemediği manasında değildi.

Yalnız şöyle bir şey vardı, benim fikrimden ziyade dolaşan bir söylentiydi. Demokrat Partilileri affederse Demirel veya çoğunluk, DP’den Yassıada’ya giden bütün vekiller AP’den mebus olanlarla rakip olacaktı. Bu rekabet dolayısıyla Adalet Partisi bünyesinde hem bir taraftan affedelim hem de ağır alma gibi hareketler oluyordu. Bunu da insani buluyorum. İnsan rakibine “Başarılar” der ama kendi yerine de kazansın diye demez.

-Partinin kurulmasından hemen önce “41’ler Meselesi”olarak anılan olaya Demirel “en büyük hatamdı” demişti. Siz Demirel’in siyasi hayatında en büyük hatasının ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Efendim, müsaade ederseniz şimdi yaşamayan Demirel hakkında bir şey söylemeyelim çünkü söylediklerimi beğenmezse cevap verme durumunda değil. Yanlış yapmış olurum.

-Tabii, nasıl uygun görürseniz.

Aslında siyaset mutlak dürüstlük, mutlak iyilik manasında değildir. Her insan gibi, siyasrti yürütenlerin de yanlışları vardır, iyi tarafları vardır. Hatasızlık Cenabı Hak’a mahsustur. Hepimiz hata yapıyoruz zaman içinde. Duygusal davranıyoruz, bizi kandırıyorlar, yanlış bilgiler getiriyorlar falan. Şöyle söyleyeyim, Süleyman Demirel memlekete hizmet etmiş bir insandır, hizmetleri vardır. Biz onla anlaşamadık diye onun hakkını yiyemem.

-1977’de yayımlanan ”Demokratik Sağ” adlı bir kitabınız var. Bu eserinizi Ecevit’in “Demokratik Sol” kavramına karşılık mı yazdınız yoksa siz mi ürettiniz?

Yani ben ürettim ama cevap gibi de yorumlanabilir. Öyle düşünenler olursa da bir şey demem. Bildiğim şuydu, Türkiye’de sol-sağ kavramları yoktu. İlkin “solculuk” çıktı Türkiye’de. Ve “sağcılık” denen şey de sorunuzdaki gibi, “Solun karşısında biz de buradayız” ölçüsüyle ele alınmış oldu. Ama sağ çok geç teşekkül etti. Hatta halen daha teşekkül etmiş değil. Böyle olunca sol hem kendini hem de sağı tarif ediyordu. Böylelikle kendisini iyi bizi biraz insaf dışı tarif ediyordu. Ben sırf bunun için “Sağ budur” dedim, “Anlattığım şeylerde eksik bulanlar tamamlasınlar” diye oraya da yazdım zaten. Yani böyle yorumluyorlarsa bir itirazım yok ama böyle bir maksat gütmedim.

Demokratik sağın esasları nelerdir?

Sağ ilkenin bir ekonomik görüşü, toplumsal görüşü bir de siyasi görüşü olması lazımdı. Ekonomik görüşü serbest pazar ekonomisini esas alıyordu. Toplumsal görüşü milliyetçiliği esas alıyordu, siyasi görüşü de demokrasiyi esas alıyordu. Yani bu 3 temel üzerine kurulmuştu. Yalnız bunların içeriği var. Milliyetçi dendiği zaman bir ırk düşünmüyorduk. Türkiye’de yaşayan insanları bir millet topluluğu olarak görüyorduk. Milleti de; geçmişinden haberdar, geleceği planlayan, yaşarken birbirinin varlığını tanıyan insan topluluğu olarak düşünüyorduk. Ekonomide de böyle anlıyorduk. Siyaset düşüncemizde sola karşı olan bir siyasi görüştü.

İngiliz hükümetinin daveti ile Londra'ya gelen Türk milletvekilleri, BBC Türkçe'ye de mülakat vermişlerdi. En sağdan itibaren, oturanlar: Heyet başkanı İhsan Hamit Tigrel, Nurettin Ok, Fikret Turhangil, Ferruh Bozbeyli, Muhittin Kılıç. Ayaktakiler BBC Türkçe'den Feyyaz Fergar (solda) ve Sabih Aykoler. 20 Kasım 1964 © BBC
Masada oturanlardan, sol baştan 2.kişi Ferruh Bozbeyli, 1964.[2]
-1950’de Demokrat Parti’nin çok ses getiren “Yeter! Söz Milletindir” afişi seçime damga vurmuştu. Sizinle yapılan söyleşiden oluşan “Yalnız Demokrat” kitabında Demokratik Parti’nin ambleminden söz ediyorsunuz. O logonun hikayesinden söz eder misiniz?

Şimdi şöyle bir şey var, o el benim elim bir kere.

-Öyle mi?

Evet, elimi koydum. Çizildi. O el benim elimdir. Bizim içimizdeki arkadaşlardan bir kısmı, bizi yeni bir parti gibi değil de, eski DP’nin yeniden canlanması gibi düşünüyordu. Bir kısmı da hayır, “Biz yeni bir partiyiz, kendi ölçülerimizi koymalıyız.” diyordu. Bu aramızda ufak tefek anlaşmazlıklara yol açtı. Bu anlaşmazlıklardaki ihtilaf büyümesin diye de karşılıklı tavizler veriliyordu. Yani onun için “Yeter! Söz Milletindir” sözü, eski demokratları hatırlatan bir şey gibiydi, öyle anlaşıldı.

-Bildiğimiz kadarıyla, Demokratik Parti’nin ismi de Adnan Menderes’in oğlu tarafından belirlenmiş. “Demokrat” bir parti olmaz, “demokratik” bir parti olur, kişi demokrat olur şeklinde bir yorum olmuş.

Doğrudur, ismini Demokrat Parti koyacaktık, o dedi ki “Demokrat insanların sıfatıdır. Demokratik müessesenin sıfatıdır. Demokrat insan olur, demokratik insan olmaz.”. Birçok şeyler vardır ki onlar yanlıştır, ama kabul edilirse doğru gibidir. Mesela “peşin”, İran dilinden Türkçe’ye geçmiş bir kelimedir. “Önden” demektir peşin. Ama “Peşinden gittim” diyoruz biz, “Arkasından gittim” diyoruz. Yanlış söylüyoruz.

-Zaten halk arasında da “Demirkırat” olarak söyleniyor.

Dediğiniz doğudur, rahmetli Yüksel Bey, “Biz Demokratik Parti diye kuralım” dediler ve biz de kabul ettik.

-Menderes’in oğlu destek vermiş peki Celal Bayar ve ailesinden herhangi bir destek oldu mu Demokratik Parti’ye?

Burada sizin bana sormadığınız bir şey söylemek istiyorum. Partileri meşhur olmuş şahıslar mı ayakta tutar, yoksa o partinin tüm varlığı mı ayakta tutar? Bakın, 1961 senesinde Adnan Menderes’in oğlu Yüksel Menderes, hem Menderes’in oğlu, hem Aydın’dan adaylığını koydu kazanamadı. Çünkü Yeni Türkiye Partisi’nden adaylığını koydu. Adalet Partisi ismi Türkiye’de genel olarak tuttu. Herkes de başarılı tarafta olmak istiyordu. 1961’de Yüksel Menderes veya ailesinden biri AP milletvekili değildi, Yüksel Menderes YTP’den adaydı. Sonradan da onlar da Adalet Partisi’ne geçtiler. Bu bakımdan, genellikle Demokrat Parti’nin siyasi heyecanını Adalet Partisi tevarüs etmiştir.

Bayar’ın kızı Nilüfer Hanım bizden milletvekili oldu. Celal Bayar, başlangıçta şu partiden bu partiden olmamaya, görünmemeye gayret ediyordu. Çünkü hem yaşı hem cumhurbaşkanlığı yapmış bir insan olarak kendisini daha aşağı bir yerde göstermek istemiyordu. Fakat sonradan Sayın Demirel’in demokratların affına karşı olduğuna dair rivayetlere inandı galiba ki karşı açıktı. Açık açık ve burada söyleyemeyeceğim sert sözler söyledi.

-Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan’ı tek cümleyle nasıl tanımlarsınız?

Ecevit, duygusal hayatı çok önde bir insandı. Duygusal hayat insana yanlışlar yaptırır.

Demirel, çalışkan bir insandı, hesap kitap yapan bir insandı.

Türkeş, iyi niyetli iyi düşünceli fakat metot bakımınından farklı biriydi.

Erbakan, çalışkan bir insandı, kendisinin olmayan bazı düşünceleri çok fazla kullanmıştır.

-Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 1968 kuşağının öğrenci hareketlerinin simgeleşmiş isimleri. Meclis’te bir oylama yapılmıştı, daha sonra idam edildiler. Şimdi baktığınızda, o süreç için neler düşünüyorsunuz?[3]

Bir yanlış yapılmamıştır. Ama şöyle, esasında ben idam fikrine muhalifim. Çünkü hukukta cezada murat, ceza verilen insanı cemiyete kazandırmak veyahut onun dışında kalan insanların suç işleyen insan cezalanıyor fikriyle güvenini sağlamak için konmuştur. İdam da ibret bakımından doğrudur. Fakat insanı kaybediyorsun, ıslah edemiyorsun. Fakat onu kabul eden fikir için de doğru idi çünkü bir mahkemeden geçmiş, mahkeme kararını vermiş, mecliste tasdik edilmesi isteniyor.

-Peki “Gezmiş, Aslan ve İnan’ın idamı; Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamının intikamıdır.” yorumuna katılıyor musunuz?

Hayır, yanlış. O bir kısım insanların kendilerini tatmin için verdikleri şeydir.

-Günümüzdeki hukuk fakültelerinin durumu, eğitimi hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Ben hukuk fakültesinden mezun olduğum zaman, hocalarımdan birinin elini öpmeye gittim. Ceza Hukuku Profesörü rahmetli aziz hocam, Tahir Taner. Onun dışında hiç kimsenin elini öpmeye gitmedim(Gözleri yaşarıyor.) Bugünkü çocuklar hangi hocalarının elini öpmeye gidecek acaba, bilmiyorum. Çünkü hoca çok aziz bir şeydir. Öğretmenlik çok değerli demek başka, filan öğretmen çok iyi demek başka.

İlkokul birinci sınıfta Fatma Hanım diye bir öğretmenim vardı, o zaman Soyadı Kanunu yoktu. Bu olay 1933’te oldu. Ne zaman benimle konuşsa çömelirdi, benim boyumda olurdu. Bir gün ayakta durup aşağıya doğru söylemedi. Gözlerinin içine bakardım, mavi gözleri vardı. Bir mavi bahçe gibi görürdüm gözlerini. Herkes saygı gösterirdi zaten. Bazı tuhaf öğretmenler de oluyor tabii ki.

-Cumhuriyet’in ilk kuşağında yetişmiş bir hukukçu olarak, hukukçu olmak isteyenlere öneriniz nedir?

“Hukukçu” olsunlar. Bizim bir Roma Hukuku hocamız vardı: Andreas Bertalan Schwarz. Bu, Hitler Almanyası’nın tedirgin ettiği, kaçırdığı, yabancı, Alman olmayan hocalardan biriydi. Bir gün dedi ki, “Nemo plus juris transferre potest quam ipse habet.” halen ezberimde. Hiçbir kimse, kendisinin olmayan bir şeyi nakledemez. Mesela bu benimse sana verebilirim. Hoca bunu ilk söylediğimde çalıştığım için okulda bulunmamıştım, ama ikinci defa dedi ki “Daha evvel size bir şey söylemiştim, tekrar ediyorum: Nemo plus juris transferre potest quam ipse habet.” sonra dedi ki “Söylediğim şey, sadece bir hukuk prensibi değildir. Aynı zamanda bütün ilimler için önemli bir prensiptir. Bir kimse kendisinde olmayan bir şeyi devredemez derken, bir kimse terbiyesizse, terbiye yoksa o insanda, terbiye de devredemez. Ahlak yoksa ahlak da devredemez. Onun için bir hukukçu bu prensibi unutmamalıdır.”.


İşaretler

1: 1982 Anayasası’nın ilk halinde Başlangıç’ta “kutsal Türk Devleti” tanımı varken, 1995’te “Yüce Türk Devleti” olarak değiştirilmiştir.

2: Fotoğraf BBC‘den alınmıştır.

3: Ferruh Bozbeyl idamlarda “evet” oyu vermişti.


Ferruh Bozbeyli Kimdir?

1927’de doğdu, 1957’de İÜHF’den mezun oldu. Adalet Partisi’nden 1961’de ilk kez milletvekili seçildi. 1965-1970 arasında Meclis Başkanlığı yaptı. Ardından Demokratik Parti’nin kurucu genel başkanı oldu. 1978 sonrası aktif siyaseti bıraktı.


Röportajın Künyesi

Soruları hazırlayan, soran: Doğukan Temizel

Röportajda kullanılan fotoğraf, video gibi görsel kaynakları sağlayan, röportajın aracısı: Deniz Karakullukçu

Tarih: 28 Haziran


Etiketler: Demokratlar, Meclis Başkanları, Demokratik Parti, 3 Fidan, söyleşi, merkez sağ, Adalet Partisi, 27 Mayıs, 12 Mart