Cumhuriyet Hakkında

Devletimizin kuruluş belgesi veya başka bir deyişle “kimliği” olan Anayasamızdan bir alıntı ile başlayalım. Okuyucuları mümkün olduğunca siyaset bilimindeki mevcut fikir ayrılıklarından uzakta tutmaya çalışacağım.

MADDE 1.– Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Türkiye Devleti’nin bir “Cumhuriyet” olduğunu zaten bundan öncesinde de biliyordunuz. Peki bunun anlamı nedir?

Konuya ilişkin bazı kavramlarla başlayalım

“Cumhuriyet” kelimesinin Arapça kökeni cumhur, “kalabalık, halk” anlamına gelmektedir. Basitçe ifade edeceksek cumhuriyet, demokrasiyi düstur edinmiş bir devlet biçimidir. Tanımından da anlaşıldığı gibi “demokrasi” ile etimolojik ve tarihsel açıdan ayrı düşünülemez. Zaten insanlar, bu sözcükleri tanımlayamasalar bile aralarında kendiliğinden ilişki kurmaktadırlar.

Demokrasi ise herhangi bir devlet faaliyetinin halk iradesiyle ne kadar ilintili olduğunu ve insan haklarına devletçe duyulan saygı düzeyini ortaya koyan bir ilke, biçiminde ifade edilebilir. Yani demokrasi bir çeşit duruştur, aynı zamanda değişkendir. Devletçe çok benimsendiği vakit devletin “demokrat” olduğundan söz edilir.

Dolaylı olarak demokrasi arttıkça, insana mensup olduğu toplum düzeni hakkında söz sahibi olma, kendi haklarını fiziksel şiddete gereksinim duymaksızın hukuki yöntemlerle insancıl usullerle koruma, ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinden yararlanma hakkı tanınmaktadır. Bu noktada monarşinin insan topluluğu olan  “tebaa “ile cumhuriyetin esas aldığı “yurttaş” arasındaki farka dikkat çekmekte yarar var.

Cumhuriyet ve ulus

Türkiye cumhuriyeti, varlık sebebini ve varlığının temelini, yeryüzü parçası (yurt) ve insan topluluğunun geleceği-bekâsı için savaşan insan topluluğunun (ulusun) varlığına dayandırır. Demokrasi de insan topluluğunun tebaa değil yurttaş olmasını esas aldığına göre, “ulus” olmuş insan topluluğu; esasen cumhuriyet biçimindeki bir devletle uyuşmaktadır. Bu açıdan cumhuriyet, doğal olarak ulus bilincine ve sevgisine gerçek anlamını kazandırır. Ulusun devletin egemenlik yetkisine sahip olduğu ve herhangi bir başka irade söz konusu olmaksızın devleti yönettiği kabul edilir.

Niçin monarşi değil?

Bu kısma biraz ofansif bir ifade ile başlayacağım, çünkü şu devirde mutlak monarşiyi savunmak pek akıl işi değildir. Cumhuriyet yerine monarşiyi benimseyen ve özümseyen insanlar, öncelikle “yurttaş” değil; “tebaa” olmayı kendileri ve diğer insanlar için uygun bulmaktadır. Kendilerinin ve devletin kaderinin bir insanın iki dudağı arasında olacağını kabul ederler. Yan başlığı oluşturan soruyu yanıtlamak gerekirse, daha sağlıklı bir toplum için monarşi değil de cumhuriyetin esas alınması mantıklı olandır. Demokratik toplum bilinci ile özdeşleşen haklara baktığımızda, bu hakların demokratik olmayan bir devletin insanında bulunamayacağı -bulunsa bile güvencelenmiş olmayacağı- gerçeğini görürüz. Ertesi gün daha cani, daha baskıcı bir monarkın gelip bu hakları insanların elinden almayacağının garantisi nedir?

Kavram karmaşasından da bahsetmek gerekirse (Kralı/kraliçesi olan demokratik ülkeler)

Yazıyı okurken İngiltere, Danimarka, Hollanda gibi kraliyet ülkeleri aklınıza gelmiş ve kafanız karışmış olabilir. Bu ülkelerin yönetim biçiminin, cumhuriyetin karşıt olarak doğduğu monarşi olduğunu biliyorsanız, kafanız daha da karışmış demektir. Ancak buradaki karmaşanın aslında basit bir izahatı vardır. Bu ülkelerin yönetim biçimine, “meşruti monarşi” denir. Yani bu ülkelerin devlet başkanları kültürel bir öge olarak, demokrasi ve halk ile barışıktır. Ayrıca bunlar etkin birer siyasal makam olmadıkları gibi bu devletler birer demokratik devlettir.

Cumhuriyet ve meşruti monarşi farkı

Kralın siyasal iktidarı ile halkın ilişkisinin tarihsel durumuna göre ülkeler monarklık makamını azletmiş/azletmemişlerdir. Buna binaen monarşi kavramı devletlere göre ya silinmiştir (cumhuriyet); ya da bu kavram kültürel bir öge olarak varlığını korumuş, devlet yönetimindeki payı azaltılmıştır. (meşruti monarşi)

Yani cumhuriyet kavramı, monark karşıtlığı ile demokratik duruşu tarihi olgusunda birlikte barındırır.

Türkiye’deki tarihsel süreç, 20. yüzyılda padişahların ve hükümetin demokrasi ve bağımsızlık karşıtı hareketleri nedeniyle makamın azledilmesi (saltanatın kaldırılması) şeklindedir. Bundan öncesinde Osmanlı’nın da teorik açıdan demokratik denebilecek bir meşruti monarşi deneyimi olmuştu.

Günümüzde demokratik olmayan, ancak cumhuriyet ismini alan devletler olduğunu da unutmamak gerek. Yine de cumhuriyet kavramının demokrasi kavramı ile oldukça ilişkili olduğu gerçeğini yadsıyamayız.