Hukuk Alanındaki İnkılaplar

Türk Devrimi’nin en önemli sahalarından birisi olan Hukuk Devrimi’ni incelerken bu devrimin temeli olan anayasal gelişmelere değinilecek, ardından benimseme (iktibas) hareketlerinin medeni hukuk ve ceza hukuku başta olmak üzere nasıl yürütüldüğü açıklanacak ve yeni kanunlarda kullanılan dilin niteliğine değinilecek, son kısımda Hukuk Devrimi ile kadın haklarının gelişimine de değinilerek genel çerçeve çizilecektir.
1921 Anayasası ve 1924 Anayasası
Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a 19 Mayıs 1919’da ayak basışı ile başlamasından itibaren birbirini izleyen mitingler, bildirgeler, toplantılar, yerel ve ulusal nitelikli kongrelerin ardından 23 Nisan 1920’de Ankara’da M. Kemal Paşa’nın çağrısı üzerine toplanan Büyük Millet Meclisi ile M. Kemal Paşa’nın başkanlığını yaptığı Heyet-i Temsiliye’nin hukuksal varlığı ortadan kalkıyordu. Meclis’in bir yandan iç isyanlarla mücadele ettiği bir yandan da Kurtuluş Savaşı’nı verdiği bu dönemde 1876 tarihli Kanun-ı Esasi’nin dönemin en azından başlıca ihtiyaçlarına cevap verebilecek, Ankara tarafından oluşturulmuş bir anayasal metnin oluşturulmasına ihtiyaç duyulmuştur. 1876 Anayasası’nı tümüyle yürürlükten kaldırılmayıp 1876 Anayasası’nın 1921 Anayasası ile değiştirilmeyen hükümlerinin 1921 Anayasası ile birlikte yürürlükte kaldığı “iki Anayasalı” bir dönem başlamıştır.[1]
Asli kurucu iktidar tarafından hazırlanıp yürürlüğe konulan 85 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yani 1921 Anayasası, 23 maddeden müteşekkil olan kısa bir anayasadır. 1921 Anayasası ile yasama ve yürütme gücü TBMM’de toplanarak kuvvetler birliği esası dikkate alınmış, meclis hükûmeti sistemi meydana getirilmiştir. Klasik bir meclis hükûmeti sistemine uygun olarak ve İstanbul’da bulunan halife-padişah nedeniyle devlet başkanlığı Anayasa’da düzenlenmemiş, olağan koşullarda devlet başkanı tarafından kullanılan birtakım yetkiler TBMM Başkanı’na tanınmıştır. Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerin düzenlenmediği, diğer konuların da kısaca ve genel hükümlerle düzenlendiği görülmektedir. Hükümet krizini fırsata çeviren M. Kemal Paşa’nın İsmet Paşa ile son biçimini verdiği Anayasa değişikliği teklifinin TBMM’ye sunulmasıyla 29 Ekim 1923 tarihli 1339 tarih ve 364 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tadiline Dair Kanun ile cumhuriyet ilan edilmiştir. Böylelikle hükümet şekli değiştirildiği gibi, bir cumhurbaşkanlığı makamı da ihdas edilmiş ve Gazi Mustafa Kemal Paşa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu cumhurbaşkanı seçilmiştir. Birkaç aylık bu dönemde, Anayasa’nın da olanak tanımasıyla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlığının, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, devlet başkanlığının ve başkomutanlığın tek kişide, Mustafa Kemal Paşa’da birleştiği bir uygulama ortaya çıkmıştır.[2]
Önce saltanatın ardından da halifeliğin kaldırıldığı mevcut koşullarda eski anayasal düzende devam edilmesi mümkün değildi. Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen aylarda halen mevcut olan “iki Anayasalı” durumun sürdürülebilir olmaması, 1921 Anayasası’nın oldukça kısa ve yetersiz bir metin olması, Türk Devrimi’nin radikal ve hızlı ruhuna yetişebilecek ve hatta “devrimlerin omurgası” olacak bir Anayasa’ya ihtiyaç duyulması[3] gibi başlıca nedenlerle yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulmuş ve Kanun-ı Esasi Encümeni tarafından hazırlanıp TBMM’ye sunulan Anayasa taslağı çeşitli değişikliklere uğrayarak 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (1924 Anayasası) yürürlüğe girmiştir. 1921 Anayasası gibi 1924 Anayasası’nın da özünü egemenliğin millete ait olduğu düsturu oluşturmuştur, böylelikle egemenliğin tanrısallıktan dünyasallaştırılmasında önemli bir adım daha atılmıştır. Toplamda 105 maddeden ve altı bölümden oluşan Anayasa’da Ahkâmı Esasiye (Esas Hükümler), Vazifei Teşriiye (Yasam Görevi), Vazifei İcraiye (Yürütme Görevi), Kuvvei Kazaiye (Yargı Erki), Türklerin Hukuku Ammesi (Türklerin Kamu Hakları), Mevaddi Müteferrika (Türlü Maddeler) şeklinde bölümler yer almıştır.
1924 Anayasası’ndaki en önemli atılımlardan birisi de 1921 Anayasası’ndan farklı olarak kanunların doğrudan fıkha uygun olma zorunluluğunun olmamasıdır. Böylelikle, Anayasa’dan 1928’de “Devletin Dini İslamdır” ibaresinin kaldırılması, 1937’de laiklik ilkesinin Anayasa’ya dahil edilmesi gibi değişiklikler laiklik ilkesinin adım adım yasallaşmasına ve laik hukukun altyapısının kurulmasına neden olmuştur. 20. yüzyılın erken dönemindeki örnekleriyle kıyaslandığında klasik liberal haklara yer verilen, hak ve özgürlükler bakımından olumlu nitelikleri taşıyan 1924 Anayasası’nda tıpkı çağdaşı ülkelerde de mevcut olmadığı ve II. Dünya Savaşı sonrasında kurulacağı gibi, herhangi bir Anayasa Mahkemesi öngörülmemiştir. Sonuç olarak, 1924 Anayasası ile Hukuk Devrimi’nin temeli atılmış ve yeni Anayasa’nın kabulünden kısa süre sonra Hukuk Devrimi tüm hızıyla başlamıştır.
Medeni Kanun
Hukuk Devrimi’nin en önemli sacayaklarından birisini medeni hukuk sahası oluşturmuştur. Öyle ki, kimi zaman Türk Hukuk Devrimi’nin kazanımlarından bahsedilirken en çok medeni hukuktaki dönüşümlerden bahsedildiği görülmektedir. Özel hukukun bir parçası olan medeni hukuk, kişilerin birbirleriyle olan özel ilişkilerini düzenleyen ve bu kapsamda çeşitli hak ve yükümlülükler öngören hukuk dalıdır. Günümüzde medeni hukuk bünyesinde kişiler hukuku, aile hukuku, borçlar hukuku, eşya hukuku ve miras hukuku incelenmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılında medeni hukuk ilişkilerine ilişkin birincil kaynak, Ahmed Cevdet Paşa’nın öncülüğünde hazırlanan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye (Mecelle), İslam dünyasındaki ilk medeni kanun olarak kabul edilmektedir. Ancak, şahıs, aile ve miras hukuku gibi medeni hukukun temel normlarına dair hükümler içermeyen ve borçlar hukuku ağırlıklı bir metne sahip olan Mecelle’nin günümüzdeki anlayışla bir medeni kanun sayılamayacağına dair bir görüş de bulunmaktadır.[4] Nitekim, Mecelle Hanefi mezhebine dayalı bir içeriği haiz olmasının yanında Mecelle’de yer almayan konularda fıkıh uygulanmaktaydı. Eksiklikleri nedeniyle düzenleme ihtiyacı hissedilen Mecelle için I. Dünya Savaşı’na denk gelen yıllarda, Mecelle’yi Tadil Komisyonu kurularak Mecelle’yi günün koşullarına uygun hale getirmek üzere girişimler yapılmış ve bu girişimlerle koşut olarak Hukuk-ı Aile Kararnamesi hazırlanıp 1917’de yürürlüğe girmiştir.
Hukuk-ı Aile Kararnamesi, bir İslam ülkesinde ilk kez aile hukukuna ilişkin düzenlemelerin kanunlaşması anlamına geliyordu. Kararname ile kocasının ikinci bir kadınla evlenmesine rızası olmayan kadına boşanma talebinde bulunma hakkının tanınması, Mecelle’deki usulden farklı olarak Hanefi mezhebi dışındaki görüşlerden de esinlenilerek hazırlanmış olması, gayrimüslimlere de uygulanarak yargı birliğinin sağlanmasına yönelik olumlu bir adım olması gibi başlıca sebeplerle hukuk tarihimizde mühim bir konumda olan Kararname, 1919’da İstanbul Hükûmeti tarafından yürürlükten kaldırılmış, düzenlediği konularda 1917 öncesi duruma dönülmüş ve medeni hukukta yenileşme çabasına ket vurulmuştur.

Ankara’da TBMM’nin kurulmasının ardından TBMM nüfuzu altındaki topraklarda da Mecelle yürürlüğünü sürdürmüştür. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın birkaç defa işaretini verdiği üzere, ilk olarak cumhuriyet henüz ilan edilmeden birkaç ay önce, ardından da 1924 başlarında medeni hukuk alanında restorasyon yapılması için komisyonlar kurulmuşsa da, komisyonların ürettikleri kanun metinleri Mecelle’den ve şeri hukuktan büsbütün kopamayarak beklentilerin uzağında kalmıştır.[5] 1924’ün başlarında, medeni kanun tasarısı hazırlaması üzere kurulan yeni komisyonların çağdaş hukukla fıkhı harmanlamaya meyleden çalışmaları Atatürk’ün genç Cumhuriyet’e ideal gördüğü hukuk anlayışıyla bağdaşmamaktaydı. Dönemin Adliye Vekili (Adalet Bakanı) Seyyid Bey, Halifeliğin kaldırılmasına yönelik kanun tasarısının oylandığı 3 Mart 1924’te yaptığı konuşmada Mecelle’de düzeltmeler yapılarak kullanılmaya devam edilmesini savunuyor, herhangi bir ülkenin medeni kanununun iktibas edilmesini doğru bulmuyordu:[6]
“Ben size bir ayda büyük bir kanun, devletin Kanun-u Medenisi’ni bile getirebilirim, ne yaparım? Alman veya İsviçre Kanun-u Medenisi’ni tercüme ettirerek Heyet-i Âliyenize takdim edebilirim. Lâkin ona Türkiye Kanunu denmez. Muhterem Saraçoğlu Şükrü Bey’in tabiri veçhile “Türk’ün ruhundan doğan kanun” denmez, Alman veya İsviçre Kanunu denir. Almanya ve İsviçre başka, Türkiye başkadır. Türkiye’de Türkiye kanunu lâzımdır. Bu da uzun uzadıya tetkike muhtaçtır. Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım, metin ve sağlam esaslar üzerinde yürüyelim. Tekrar geriye dönmeyelim.”
Bu konuşmadan 3 gün sonra, 6 Mart 1924’te kurulan II. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’nde Seyyid Bey bu defa yer almamış, devrimci Mustafa Necati Bey Adliye Vekili olarak bulunmuştur. Komisyonların çalışmalarının halen sonlanmaması ve istenen içerikte yasa taslağı hazırlanmaması nedeniyle 19 Mayıs 1924’te komisyonlar dağıtılmıştır.[7] Bu gelişmelerin üzerine hukuka yönelik görüşleriyle daha radikal ve yine devrimci bir isim olan Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, IV. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’nde Adliye Vekilliğine getirilmiştir. Yeni Adliye Vekili (günümüzdeki karşılığıyla Adalet Bakanı) olan Mahmut Esat (Bozkurt) Bey’in ortak kararları sonucunda yöntem değişikliğine gidilerek “yabancı hukukun benimsenmesinde” karar kılınmıştır. Hukuk öğretisinde yabancı hukukun benimsenmesine karşılık olarak “resepsiyon” veya “iktibas” kelimeleri de kullanılmaktadır. Yabancı hukukun benimsenmesinde, belirli bir ülkenin şartlarına uygun olarak gelişmiş bir hukuki kurum, kavram ya da olgu veya bunların tümü bir başka ülkeye aktarılmaktadır. Benimseme kavramının en karakteristik özelliklerinden birisi; benimsenen hukuk olgusunun benimseyen ülke tarafından, istenerek ve bilinçli olarak alınıp aktarılmasıdır. Bu bağlamda Türkiye’de Hukuk Devrimi ile uygulanan yöntemin de benimseme olduğunu vurgulamak gerekir.[8] Mahmut Esat Bey’in komisyonlara dağıtılmalarına dair verilen kararı bildirirken kullandığı ifadeler dikkat çekicidir:
“Türk ihtilâlinin kararı, Batı medeniyetini kayıtsız şartsız kendisine mal etmek, benimsemektir. Bu karar, o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki, önüne çıkacaklar, demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar. Bu prensip bakımından, kanunlarımızı olduğu gibi batıdan almak zorundayız. Böylelikle Türk ulusunun iradesine uygun harekette bulunmuş olacağız.”
Ancak benimseme hareketlerinden önce, benimsemeler sonrası yürürlüğe konulacak hukuku uygulayacak hukukçuların yetiştirilmesi gerekiyordu. Bunun için de Ankara’da bir hukuk mektebi açılmıştı: Ankara Adliye Hukuk Mektebi. Cumhurbaşkanı Gazi M. Kemal Paşa, 5 Kasım 1925 tarihli açılışta yaptığı tarihi konuşmada hukuk devriminin işaretini veriyor, Ankara Hukuk’u “Cumhuriyet’in müeyyidesi” olarak niteliyor ve yeni yetişecek hukukçu kuşaktan beklentilerini sıralıyordu. Yeni Türk devletinde idarede ve kanunlarda yol gösteren artık dinsel kaynaklı herhangi bir şey değil, “dünyevi olan” olacaktı:
“Velhasıl efendiler, millet saydığım tahavvülat (dönüşümler) ve inkılâbatın (inkılapların) tabii ve zarurî icabı olarak idare-i umumiyesinin (genel idaresinin) ve bütün kanunlarının ancak dünyevi ihtiyacattan mülhem ve ihtiyacın tebeddül (değişim) ve tekâmülüyle (gelişmesiyle) mütemadiyen tebeddül ve tekâmül etmesi esas olan dünyevi bir zihniyet-i idareyi mabihülhayat addeylemişti.”
Atatürk’ün eski dönem hukukunu ve o hukuka bağnazca bağlı hukukçuları eleştirdiği, yeni hukukun neden oluşturulması gerektiği ve yeni dönem hukukçuların hangi nedenlerle yetiştirilmesinin gerektiğine değindiği bu konuşması Türk Hukuk Devrimi’nin bir bakıma manifestosu olmuştur.[9] Bu süreçte Hukuk Devrimi’ndeki yöntem değişikliğinde Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk’ü etkilediği ve sonrasında irade birliği içerisinde bu süreci radikal adımlarla yürüttükleri şu alıntıdan da anlaşılmaktadır:[10]
“Konuyu Bozkurt, Atatürk’e arz etti ve ana kanunlarımızın batının ün kazanmış kanunlarının iktibası şeklinde olması lüzumunu belirtti. Atatürk şunu sordu: Bu kanunları uygulayacak hukukçularımız var mı? Bozkurt hiç düşünmeden şu cevabı verdi: Yetiştireceğim.”

Lozan Barış Antlaşması’nda 5 sene için Adliye Vekaleti’nde gözlemci gibi görev alacakları kararlaştırılan danışmanlar da bulunduğundan, yeni bir medeni kanun hazırlıklarına sürat verilmiştir. Artık tümüyle yöntemin değiştiği bu hazırlıkta, Yüksek Yargı mensuplarının da aralarında olduğu hâkimler, hukukçu milletvekilleri, hukuk profesörleri ve iki avukattan müteşekkil olan 26 kişilik komisyon kurulmuş ve komisyon başkanı Menteşe Mebusu Şükrü (Kaya) Bey olmuştur. Hükümetin aldığı karar dolayısıyla İsviçre Medeni Kanunu’nun çevirisi Fransızca asıl metni üzerinden yapılmış, TBMM Genel Kurulu’nda 17 Şubat 1926’da görüşülmüştür.
Mehaz olarak İsviçre’nin seçilmesinde en önemli etmenlerden birisi devrin Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un ve Vekalet’teki bürokratların önemli bir kısmının İsviçre’de eğitim görmüş olmasıdır. Ayrıca görece daha yeni bir kanun metni olması ve hakime hareket serbestisi tanıması da önemli bir sebeptir. Türk Kanun-ı Medenisinin getirdiği en büyük yenilikler poligami yani çok eşliliğin kaldırılıp monogami yani tek eşliliğin esas hâline getirilmesi, nikah usulünün medeni ve resmî biçimde olması, evlenmede vekalet ve temsil kurumların kaldırılması, küçük yaşta evliliklerin önüne geçilebilmesi için evlilikte alt yaş sınırı konulması, mirasta kadın erkek eşitliğinin sağlanması, kadına da boşanma ve velayet hakkı tanınmasıdır.
743 sayılı Türk Medeni Kanunu TBMM’de 17 Şubat 1926’da kül hâlinde oylandı ve kabul edildi. 4 Ekim’de yürürlüğe girdi. 29 Mayıs 1926 tarihinde yeni hukuk sistemine geçiş sürecinde bir geçiş kanunu niteliğini haiz olan Kanun-u Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun yani Tatbikat Kanunu kabul edilmiş ve Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu’yla aynı tarihte yürürlüğe girmiştir.
743 sayılı Türk Medeni Kanunu; şahsın hukuku, aile hukuku, miras hukuku ve eşya hukuku olmak üzere dört kitaptan oluşuyordu. 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu da, Türk Medeni Kanunu ile aynı tarihte yürürlüğe girecek olması ve Borçlar Kanunu’nun 544. maddesinde geçen ifade gereğince TBK, TMK’nın tamamlayanıdır.
Borçlar Kanunu
Osmanlı Devleti’nin son döneminde ve onu izleyen dönemde Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mecelle yürürlükte kalmayı sürdürmüş ve borçlar hukukuna dair düzenlemeler Mecelle’de yer aldığından Mecelle yerine yeni bir kanuna duyulan ihtiyaç, borçlar hukuku sahasında da mevcuttu. Yeni medeni kanunun TBMM’de kabul edilmesinden sonra, TMK’yı hazırlayan 26 kişilik aynı komisyona İsviçre Borçlar Kanunu’nu Türkçeye çevirme görevi verilmiştir. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik yaşamda kendisine uyacak ve TMK ile uyumlu olabilecek dinamik bir borçlar kanununa ihtiyacı vardı. Bu nedenle tıpkı medeni kanun tercihinde olduğu gibi borçlar kanununda da İsviçre tercih edilmiştir. Borçlar Kanunu çevirisi de, kanunun Fransızca asıl metninden yapılmıştır.
Kanun 22 Nisan 1926’da TBMM Genel Kurulu’nda kül hâlinde oylandı, tasarı kabul edildi. Neticeten 818 sayılı Borçlar Kanunu, 8 Mayıs’ta Resmi Gazete’de yayımlandı, Türk Medeni Kanunu ile birlikte 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girdi.
Ceza Kanunu
1858’den itibaren yürürlükte olan Ceza Kanunname-i Hümayunu; 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunu’ndan çevrilip, neredeyse aynı şekliyle yürürlüğe girmiştir. Ancak buradaki sınırı da şeri hükümler çizmiş, gerekli görülen kısımlarda metne dahil edilmiş ve böylelikle Tanzimat Dönemi’nin ilk kanunlaştırması yapılmıştır. 1911’de ve 1914’te olmak üzere Cumhuriyet’in ilanı öncesinde Kanun’da iki defa değişiklik yapılmıştır. Kanun, TBMM Hükümeti döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yürürlüğü süresince dört defa değiştirilmiştir.
1858 tarihli olan ve Tanzimat Dönemi’nin ürünü ve yansıması kanun, dönemin şartları gereği saltanatı ve hilafeti koruma içgüdüsüyle hazırlanmıştı ve kanunun ruhu bu anlayışa dayanmaktaydı. Oysa, 1926 itibarıyla bir padişah da halife de mevcut değildi. Laik ülke yapısına adım adım ilerleyen bir Türkiye bulunmaktaydı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan bu Kanun’da belirli bir suç ve ceza teorisinin bulunmayışı ve çağdaş hukuk anlayışıyla uyuşmayan cezaların düzenlenmesi nedeniyle de yeni bir kanuna ihtiyaç duyulmuştur.[12] Bu ihtiyaç üzerine TBMM bünyesinde 1923’ten itibaren Tadil-i Kavanin Komisyonları adı altında çalışan 6 komisyon kurulmuştur. Bir süre sonra faaliyetlerini durdursalar dahi Mustafa Necati Bey’in Adliye Vekili olduğu dönemde tekrar kurulmuş, çalışmalarını İstanbul’da sürdürmüşlerdir. Vekaletin kısa sürede bir tasarıya ulaşma isteği ve yeni Adliye Vekili Mahmut Esat Bey’in inisiyatifiyle Eskişehir’de yeni bir komisyon oluşturulmuştur. Bu komisyon, 1909’da Adliye Vekaleti tarafından 1899 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’ndan yapılan çevirinden yararlanmıştır. Zamanının liberal yapıdaki ceza kanunlarından birisini oluşturduğu için ve çağdaş bulunduğu için 1899 tarihli İtalyan Ceza Kanunu mehaz alınmıştır. Komisyon, yaptığı çalışma sonucunda 592 iki maddelik bir tasarı hazırlamıştır.
Tasarı, 1 Mart 1926’da TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmüş, tıpkı Türk Medeni Kanunu gibi kül hâlinde oylanarak kabul edilmiştir. 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, 13 Mart 1926 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Ticaret Kanunu ve Deniz Ticaret Kanunu
Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Osmanlı’nın son dönemiyle aynı şekilde, 1807 tarihli Fransız Ticaret Kanunu’ndan benimsenmiş olan 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret uygulanmıştır. Türk hukuk tarihinde yabancı bir ülkeden iktibas edilen ilk yabancı kanun budur. Zaman içerisinde kanunun mehazı olan Fransız Ticaret Kanunu’nda yapılan değişikliklere göre yenilikler yapılmadığından bu kanunun zamanla eskidiği görüşü ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın son döneminde birkaç defa kanun değişikliği yapılması için komisyon oluşturulmuşsa da netice alınamamıştır.
1923’te kurulan yeni bir komisyon Alman ve İtalyan hukuku etkisinde bir Ticaret Kanunu tasarısı hazırlamış, tasarı 29 Mayıs 1926’da Meclis’te kül hâlinde oylanarak kabul edilmiştir. 865 sayılı Türk Ticaret Kanunu, 4 Ekim 1926’da Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu’yla aynı tarihte yürürlüğe girmiş olup böylelikle Ticaret Kanunu’nun ilk kitabı yürürlüğe konuluyordu. Sigorta, faiz, ipotek başta olmak üzere yeni ve önemli kavramlar kanunda yer almıştır.
Ticaret Kanunu’nun ikinci kitabı olan Deniz Ticaret Kanunu, Alman hukukundan yararlanılarak hazırlandı. 13 Mayıs 1929’da Meclis’te oylanıp kabul edilerek yaklaşık üç yıl arayla Ticaret Kanunu tamamlanmış oldu.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu
1879’da yürürlüğe giren Usul-i Muhakeme-i Hukukiyye Kanunu, 1807 tarihli Fransız Usul Kanunu dikkate alınarak hazırlanmıştı. Usul kanununda mehaz olarak İsviçre’nin Neuchâtel Kantonu’nun 1925 tarihli usul kanunu seçilmiş, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu tasarısı, 18 Haziran 1927’de Meclis’te oylanıp kabul edilmiş ve 4 Ekim 1927’de yürürlüğe girmiştir.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
1879’da 1808 tarihli Fransız Ceza Usulü Kanunu’ndan ufak değişikliklerle benimsenen Usul-i Muhakemat-ı Cezaiyye Kanunu, 1926’ya dek uygulanmıştır. Her ne kadar Türk Ceza Kanunu İtalya’dan iktibas edildiği için bu kanunun da aynı şekilde İtalya’dan iktibas edilmesi gerektiği eğilimi mevcut olmuşsa da, komisyonun İtalyan kanununun ceza muhakemesindeki mevcut ihtiyaçları karşılayamayacağına yönelik kanaati dolayısıyla bundan vazgeçilmiştir. Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’ndan benimsenen yeni ceza muhakemesi kanunu, 4 Nisan 1929’da Meclis’te kül hâlinde oylanıp ve kabul edilmiş ve 20 Nisan’da Resmi Gazete’de yayımlanmasını takiben 20 Ağustos 1929’da yürürlüğe girmiştir.
İcra ve İflas Kanunu
Osmanlı’nın son döneminden 1929’a dek Fransız etkisindeki icra kanunu uygulanmıştır. 1929’da İsviçre Federal İcra ve İflas Kanunu’nun Fransızca metninden çevirisi yapılıp tasarı hazırlanmış, İcra ve İflas Kanunu tasarısı 18 Nisan’da Meclis’te oylanıp kabul edilmiş ve 4 Eylül 1929’da yürürlüğe girmiştir. 1932’ye gelindiğinde, mehaz İsviçre’nin yenilenen hükümleriyle değişiklikler yapılarak 2004 sayılı Kanun 4 Eylül 1932’de yürürlüğe girmiştir.
Kadın Hakları
Türk Hukuk Devrimi’nin en büyük ve önemli kazanımlarının bir bölümü de kadın haklarında olmuştur. Medeni Kanun başlığı altında sayıldığı gibi, poligami yani çok eşliliğin kaldırılıp monogami yani tek eşliliğin esas hâline getirilmesi, nikah merasiminin medeni ve resmî şekle bağlanması, evlenmede vekalet ve temsil kurumların kaldırılması, küçük yaşta evliliklerin önüne geçilebilmesi için evlilikte alt yaş sınırı konulması, mirasta kadın erkek eşitliğinin sağlanması, kadına da boşanma ve velayet hakkı tanınması gibi gelişmeler tümüyle kadınların toplumsal yaşamda erkeklerle aynı konumda yer almalarını sağlamaya matuftu. Henzüz Türk Medeni Kanunu kabul edilmeden önce çıkartılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu da kadın hakları yönünden çok mühim bir atılımdı. Ancak kadınların siyasal hakları önce Belediye Kanunu ile, ardından 1924 Anayasası’nda yapılan değişiklikle tanınacaktı.
1580 sayılı Belediye Kanunu’nun henüz görüşülme aşamasında olduğu tarihlerde Afet (İnan) Hanım’ın ve Atatürk’ün öncülüğünde kadınların yerel seçimlerde seçme ve seçilme haklarını elde etmeleri gündeme alınmış, Çankaya Köşkü’nde devrin hukukçularıyla görüşmeler yapılmıştır. Bu gündem içinde Atatürk, manevi kızı İnan’dan kadın haklarına dair araştırma yapıp Ankara Türkocağı’nda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Başbakan İsmet (İnönü) Paşa, TBMM Başkanı Kazım (Özalp) Bey ve diğer dinleyiciler önünde Afet Hanım’ın kadınların siyasi hakları konusunda yaptığı konuşma yapmış, aynı tarihte 1580 sayılı Belediye Kanunu TBMM’de kabul edilmiş ve 18 yaşını dolduran kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde etmişti. Afet İnan’ın tarihi konuşmasının tam metnine erişmek için tıklayınız.
Belediye Kanunu’ndan üç yıl sonra, 26 Ekim 1933’te Köy Kanunu’nda yapılan değişiklikle “köy muhtarı ve ihtiyar meclisi azaları doğrudan doğruya köy derneği tarafından ve köylü erkek ve kadınlar arasından” seçilmeye başlandı ve kadınların seçme ve seçilme hakkının sağlanmasında bir adım daha atılmış oldu. Sıra, Anayasa hükümlerine göre kadınlara genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı tanınmasındaydı. 3 Aralık 1934’te CHF Başkanlık Divanı, kadınların milletvekili seçilebilmesi için Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nda ve İntihab-ı Mebusan Kanunu’nda yapılacak düzenlemeyi görüşmüş ve bu düzenlemenin Parti’nin meclis grubuna sunulması kararı alınmıştır. Ertesi gün CHP Grubu’nda görüşülüp onaylanınca, Malatya Milletvekili İsmet (İnönü) Bey ve diğer 191 milletvekilinin verdiği önergeyle Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nun 10. ve 11. maddeleriyle İntihab-ı Mebusan Kanunu’nun bazı maddelerinde değişiklik yapılması TBMM’ye sunulmuştur.
Anayasa değişikliğine ilişkin oylamada Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nun 10. ve 11. maddeleri 258 milletvekilinin oyu ile değiştirilerek 22 yaşını dolduran kadın erkek her Türk’ün milletvekili seçme hakkına, 30 yaşını dolduran kadın erkek her Türk’ün de milletvekili olma hakkına sahip olduğu hüküm altına alınmıştır. Böylelikle Kemalist Türkiye; Fransa, İtalya, Hırvatistan, Bulgaristan, Belçika, Yunanistan, İsviçre gibi Avrupa ülkelerinden çok daha önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımış oluyordu.1935’te yapılan genel seçimlerde 1935 yılında yapılan seçimlerle TBMM’ye 18 kadın milletvekili girmiş olup, 18 yıl önce seçme ve seçilme hakkını kazanan İngiliz kadınlarının girdikleri ilk seçimlerde yalnız 1 kadının Meclis’e girebildiği gözetildiğinde elde edilen başarının değeri daha net biçimde anlaşılmaktadır.[13]
Hukuk Devrimi ve Kanunların Dili
Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu metinlerinde tercüme ve imla hataları bulunmaktaydı. Bu nedenle her iki kanunun da ekinde yanlış-doğru cetveli yer almıştır. Hataların bir bölümünün sebebinin yeni kanunların hızlı ve radikal biçimde hazırlanılıp oylanıp yürürlüğe konulması olduğu söylenebilir. Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden yaklaşık üç yıl sonra yürürlüğe giren 1424 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 343. maddesi ile Türk Medeni Kanunu’nda, Türk Borçlar Kanunu’nda ve Türk Ticaret Kanunu’nda geçen bazı kelimelerin değiştirildiğini, bunlara yeni karşılıklar verilmiştir. Yine de, o tarihte henüz Dil Devrimi girişimlerine başlanmadığından, bu değişikliklere rağmen, eski ve anlaşılması zor bazı kelimeler uzun yıllar kanun metinlerinde uzun yıllar kalmıştır.
Dilde en önemli atılım ise 1945 yılında 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun isminin Anayasa olarak değiştirilmesi, metninin de sadeleştirilmesi olmuştur. Reisicumhur yerine Cumhurbaşkanı, Şura-yı Devlet yerine Danıştay, mebus yerine vekil, teşri yerine yasama gibi karşılıklar getirilerek Anayasa metni oldukça sadeleştirilmişse de, Demokrat Parti iktidarı döneminde, 1952’de tekrar eski dile ve Anayasa yerine Teşkilat-ı Esasiye adına geri dönülmüştür.[14]
Değerlendirme
1921 Anayasası’nın ardından yeni Türk devletinin ihtiyaçlarını karşılaması için kabul edilen 1924 Anayasası; ulus-devletin kurulduğu, radikal devrimlerle taçlandırıldığı bir sürecin ve bu sürecin en önemli parçalarından olan Hukuk Devrimi’nin omurgası olmuştur.[15] Ardından bu omurganın uzantıları olarak Ankara Adliye Hukuk Mektebi açılmış, Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu ile başlayan benimseme hareketi kısa süre içerisinde tamamlanıp çağdaş bir hukuk sistemi inşa edilmiştir. Benimseme hareketinin son adımı 1932 tarihli İcra ve İflas Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle tamamlanmıştır. Zamanla mahkemelerin yorumuyla, öğretideki gelişmelerle, uygulamayla ve kanunlardaki değişikliklerle Türk hukuku daha kendisine özgü bir niteliğe bürünmüş ve gelişmiştir.
Hukuk Devrimi’nde pusula laiklik olmuş, böylelikle Tanzimat Dönemi’nde hukukta meydana gelen ikilik tümüyle ortadan kalkmıştır. Hukuk Devrimi’nin en önemli etkisi, kadın haklarına yönelik olmuş ve kadınlar toplumsal yaşamda erkeklerle eşit hak ve özgürlükleri elde etmiştir. Türk Hukuk Devrimi ile Türk hukuku, yıllardır içinde yer aldığı İslam hukuk sisteminden koparak Kara Avrupası Hukuk Sistemi’ne dahil olmuştur. Georges Sauser Hall, İslam devletlerinin en güçlüsünün altı ayda şeri hukuku ortadan kaldırdığını, dünya tarihinde böylesine ani ve cesur bir deneyim olmadığını ifade eder.

İleri Okuma Yapmak İsteyenlere:
Afet İnan, İntihap, Devlet Matbaası
Alper Işık, Türkiye’de Ulus-Devlet ve Gayrimüslim Azınlık, On İki Levha Yayınları
Bülent Tanör, Kurtuluş Kuruluş, Cumhuriyet Kitapları
Cahit Can, Türk Hukukunun Kökenleri ve Türk Hukuk Devrimi, Kaynak Yayınları
Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu ve Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Turhan Kitabevi
Gülnihal Bozkurt, Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları
Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, Türk Tarih Kurumu
Dipnotlar
[1]: Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 29. Basım, 2017, s. 268.
[2]: Tolga Şirin, “Meclis Başkanlığı Hakkında Notlar: Modelleri, Anayasal Tarihi ve Tarafsızlığı”, TBMM Yüzüncü Yıl Armağanı, İstanbul: Tekin Yayınevi ss. 953-997, s. 974.
[3]: “Türk Hukuk Devrimi’nin Omurgası: 1924 Anayasasının Önemi Üzerine“, https://turkinkilabi.com/turk hukuk-devriminin-omurgasi-1924-anayasasinin-onemi-uzerine/
[4]: Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu ve Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Ankara: Turhan Yayınevi, 18. Basım, 2016, s. 353.
[5]: Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, “Türk Hukuk Hayatındaki Düalizm ve Şer’i Hukuktan Laik Hukuka Geçiş”, Yargıtay Yüzüncü Yıldönümü Armağanı, İstanbul: İstanbul Cezaevi Matbaası, 1986, s. 720.
[6]: Adliye Vekili Seyyid Bey’in Meclis’te 3 Mart 1924’te Halifeliğin kaldırılmasına ilişkin yaptığı konuşma için bkz. “Seyyid Bey’in Halifeliğin Kaldırılmasıyla İlgili Konuşması: Hilafetin Mahiyet-i Şeriyyesi”, https://turkinkilabi.com/seyyid-beyin-halifeligin-kaldirilmasiyla-ilgili-konusmasi-hilafetin-mahiyet-i-seriyyesi/
[7]: Taha Akyol, Atatürk’ün Anayasası 1924, İstanbul: Doğan Kitap, 2024, s. 38-39
[8]: Ergun Özsunay, “Yabancı Hukukun Benimsenmesi Yoluyla Bir Çağdaşlaşma Modeli: Kemalist Hukuk Devrimi Üzerine Gözlemler ve Değerlendirmeler”, Atatürk’ün Hukuk Devrimi, İstanbul: Mukayeseli Hukuk Araştırma ve Uygulama Merkezi, 1983, s. 13.
[9]: Doğukan Temizel, “Cumhuriyet Hukukunun Manifestosu: Atatürk’ün Ankara Adliye Hukuk Mektebi Açış Konuşması”, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt: 97, 2023, Sayı: 5, ss. 153-167, s. 166.
[10]: Faruk Erem, 50. Yıl ve Mahmut Esat Bozkurt, Ankara: Sevinç Matbaası, 1973, s. 5-7.
[11]: Ahmet Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişmeleri, İstanbul: İnkılap Kitabevi, 23. Basım, 1996, s. 140.
[12]: Mumcu, s. 138.
[13]: https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/848/Atatürk_ve_Hukuk_Devrimi (Erişim Tarihi: 29/07/2025)
[14]: Doğukan Temizel, “1924 Anayasası’nın Dilinde 1945 ve 1952 Değişikliklerinin Etkisi”, Prof. Dr. Serap Helvacı’nın Anısına Armağan, Cilt III, İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, 2025, ss. 3431-3457.
[15]: Kerem Ali Vahap, “Türk Devrimi’nin Teminatı Olarak Cumhuriyet Hukuku”, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt: 97, 2023, Sayı: 5, ss. 168-187, s. 171.


