1924 Anayasası ve Yeni Anayasa Tartışmaları Üzerine Röportaj63 min read

Sunuş: Cumhuriyet’in ilanının ve 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (1924 Anayasası’nın) kabulünün ertesinde olduğumuz bu tarihlerde, yeni Anayasa tartışmaları sıkça yapılmakta. Böylesi bir gündemde ve 1924 Anayasası’nın 1921 Anayasası ile beraber yer yer örnek gösterildiği yer yer eleştirildiği koşullarda hamasetten uzak ve olabildiğince bilimsel içerikle Doç. Dr. Dinçer Demirkent’le -yer yer kitaplaşmış doktora tezi Bir Devlet İki Cumhuriyet üzerinden- röportaj yaptık. Kendisine muazzam nezaketi ve tüm sorulara verdiği kapsamlı yanıtlar için teşekkür ediyoruz.

Yüzüncü Yılında 1924 Anayasası temasıyla yeni röportajlar ve çalışmalarla da karşınızda olmayı umuyoruz.

Soru 1.) Kitabınızda “I. TBMM’nin ve onun yaptığı 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun dayandığı karar ile II. TBMM’nin ve onun yaptığı 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun dayandığı karar, yukarıda tanımlanan birbirine karşıt iki halkçılık, iki egemenlik ve iki siyasal birlik anlayışından türemektedir.” şeklinde bir tespit yapıyorsunuz. Birbirine karşıt olarak tanımladığınız halkçılık, egemenlik ve siyasal birlik anlayışları bakımından 1921 ve 1924 Anayasalarını kıyaslar mısınız?

Kıyaslarım tabii. Bu çok geniş cevaplanabilecek bir soru. Ben olabildiği kadar ana noktalarına isterseniz değineyim. Sizin sorunuz olursa açın.

Bir kere burada siyasal karardan bahsetmemin elbette ki teorik bir zemini var. Neden Anayasalara siyasal karar dedim meselesinin teorik zemini var. Bu teorik zemini kitapta olabildiğince tartışmaya çalıştım. Fikirlerimin bir kısmı değişti, on yıl oldu çünkü. Ve o dönemde karşı metin, bir tür demokratik radikalizm içerisinden okunmasının mümkün olabileceğini düşünüyordum. Bugün aslı aynı kanaatte değilim dolayısıyla bu yola başka bir yerden varmak mümkün ama orayı atlayalım, o tartışma çok daha teorik ve başka bir tartışma.

Fakat bunlara bir yasal karar olarak bakmamın temeli o teorik zeminde oluştu açıkçası. O teorik zemin de şu; biliyorsunuz, Schmitt Constitutional Theory (Anayasa Öğretisi) kitabında anayasalar hakkında demokratik, monarşik anayasalar ayrımı yapıyor ve kurucu iktidar bakımından da siyasal birliğin biçimine ve formuna yani somut anayasa dediği anayasalara bakışı üçe ayırıyor. Bir tanesi holistik bakış, anayasa bütünlüğü; bir tanesi göreli bakış, bir tanesi de kendisinin somut anayasa dediği şey. Ve burada da somut anayasa kavramı dediği veya daha doğrusu anayasanın soyut kavramı (inconcrete consiption of constitution), burada Schmitt anayasal yasa ve yasa arasında bir ayrım yapıyor. Anayasal yasa, anayasal normların mesela 1982 Anayasası’nı düşünün, örneğin Anayasa’nın temel hakları düzenleyen normları ya da ormanların korunması hakkındaki normla anayasa hakkındaki kararın altını çizen norm arasında bir ayrım yapıyor. Anayasa’nın kendisi siyasal birliğin biçimine ve tipine dair verilen karardır diyor. Bu ne demek? Bu şu demek, devlet cumhuriyet mi olacak monarşi mi olacak hakkında verilen bir karar. Bir de örneğin bu cumhuriyet olacaksa burada halk egemenliği nasıl kullanılacak, bir konsey cumhuriyeti mi olacak, bir burjuva liberal cumhuriyeti mi olacağına ilişkin karar.

Ben siyasal birlik hakkında verilen iki karar olduğunu, 1921 ve 1924 Anayasalarında bu teorik çerçeveyi radikalleştirmek üzere kurduğum çerçevemi demokratik kurucu iktidar çerçevesinden konuşarak söylemiştim. Dolayısıyla bunu anlamanızı isterim.

Dolayısıyla 1921’e baktığımızda, halkçılık vurgusunun özel bir yeri var çünkü 1921 Anayasası aslında çok öğretici bir şekilde birçok tartışmada ve birçok üst üste binmiş kurucu olaydan kaynaklanıyor. Bu teorik tartışmaları toplarken halkçılık davranışı üzerinden topluyoruz. Bunları toplarken de 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi imzalandıktan hemen sonra başlayan 5 Kasım’da Cenubi Garbi Kafkas Geçici Hükumeti’ne varacak Kars Kafkas Şurası ile başlamak üzere Anadolu’da toplanan, Bülent Tanör’ün çok önemli eseri, Türkiye’de Kongre İktidarları eserinde vurguladığı 30 kongre. Dolayısıyla bu kongreler deneyimi, Tarık Zafer Tunaya’nın “interregnum”, bir iktidar boşluğu dediği Mütareke Dönemi’nde, 30 Ekim 1918 ile 23 Nisan 1920 arasında, I. Meclis’in açıldığı gün arasında geçen Mütareke Dönemi’nde toplanan, hatta bir kısmı Pozantı Kongresi gibi 23 Nisan’ın sonrasında da varlığını sürdürecek olan kongreler iktidarı dönemindeki olaylar. Sivas Kongresi’ndeki kurucu olayların son aşaması Temsil Heyeti’nin kurulması, heyetin uygulayacağı ve Sivas Kongresi’nde alınan kararlar ve ardından zaten I. Meclis’in açılmasına götürecek kararlar

Bu olaylar bütününden önce başlayalım, kongre iktidarları döneminin birikiminden. Bir devletin çözülmesi dönemi aslında o devletin çöktüğü, üzerinde egemenlik hakkını kullandığı topraklarda artık o egemenlik hakkını ve yetkisini kullanmaması anlamına geliyor. Dolayısıyla Tunaya’nın interregnum tanımı çok yerinde fakat elbet bu topraklar üzerinde egemenlik çözüldüğü anda yeni bir egemenlik biçimi-formu oluşuyor başta. Devrimsel dönemlerde genel olarak kendiliğinden ya da önceden oralarda bulunan en örgütlü gücün örgütlediği şuralar, konseyler -artık adına her ne dersek diyelim- biçiminde olur. Bu kongrelerde bütün Müslümanların, altını çizerek vurgulayalım, bütün Müslümanların doğal üye kabul edildiği ve Cemiyetler Kanunu çerçevesinde başlangıçta kurulmuş dernekler biçiminde örgütleniyorlar. Bunların faaliyetleri neler? Bunlar öncelikle bir tür sayım faaliyeti yapıyorlar. Çünkü biliyorsunuz, Mondros Mütarekesi’nin kayıtladığı birtakım hükümler var, meşhur 21. ve 24. madde. Dünyayı biliyorsunuz, 1917’de Soyvetler Birliği’nde devrim olmuş, Bolşevikler iktidarda ve Lenin Rosa Lüksemburg’a karşı tartışmayı da kazanmış ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi temel bir ilke haline gelmiş sonradan henüz Sovyetler değil fakat sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği olacak Rus sosyalist rejimi bakımından da. Diğer taraftan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson’ın ilkeleri var.

Dolayısıyla artık çok uluslu imparatorlukların çözülme sürecinde milliyetler etkisinin esas alınacağı ilkesinin, dolayısıyla da dernekler Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğuna ilişkin sayımlar yapıyor, ilki bu. İkincisi, bu tür dernekler mevcut iktidar boşluğunda yönetmeye başlıyorlar. Özellikle Balıkesir Kongresi, Alaşehir Kongresi, Edirne Kongresi neredeyse cumhuriyet ilanına varacak şekilde yoğun bir örgütlülüğe sahip. Balıkesir’de neredeyse doğrudan demokrasiye varan, İzmir-batı kongrelerinde mitinglerde alınan kararların olduğu örnekler-olaylar var.

Lafı çok uzatmayayım, elbette bu kongrelerin varacağı yer 1920 Meclisi. I. Meclis’te bir tür yerelin güçlü olduğu, yerelden demokrasinin kurulduğu ve demokrasinin önemli olduğu -bunlar açık açık kurucu meclis tutanaklarında da görülecek- bir yere gidiyor. 1924 Anayasası’na giden olayların birikimleridir. Ve bu olaylarla birlikte ortaya çıkan bir de halkçılık fikrine ilişkin yayınlanan programlar var. Halkçılık fikri, biliyorsunuz, Narodniklerden ilhamla bizim de o dönem kullandığımız bir şey. “Halka doğru” demek narodnizm de. Rusya’da özellikle Rus anarşistlerinin, Rus narodniklerinin ortaya çıkardığı bir tür köycülük, köye gitme, halkın iyi olduğuna ilişkin fikirler görülüyor, bir yandan edebiyatla bir yandan politikayla ilişkilenerek.

Bizde de halkçılık birkaç şey üzerinden 1920’lerde görülüyor. Birinci halkçılık, I. Meclis halkçılığı ya da I. kurucu halkçılık dediğimiz halkçılığın da aslında yerele ve demokrasiye vurgu yapan, halkın kendi kendini yönetebilecek güce sahip olduğuna vurgu yapan, halkçın çeşitli kesimlerinin -bunlara meslekler diyorlar- yani üreten kesimlerin yönetmesi gerektiğine ilişkin programlar… Bunlardan bir tanesi Halk Zümresi’nin programı, bir tanesi 1900’lerin başında Türk Karl Marks’ı olarak bilinen Kör Ali İhsan Bey’in mesleki temsil programı. Bir tanesi İttihadçıların ve Enver Paşa’nın daha açık bir tabirle programı olan Mesai Programı.

Fakat bunların neredeyse hepsi benzer temalı, Mesai biraz daha farklı. Mesai Programı, Mete Tunçay tarafından yayımlanmıştı. Benzer temaların işlendiğini görüyoruz. Demokrasi yerelde olacak yani halk kendi kendini yönetecek, meslekler ağırlıklı olacak. Fakat korporatizme varacak şekilde değil. Kast edilen üretenlerin mevcut Osmanlı’yı, o dönemin diliyle, kötü yönetim dedikleri yönetime sebep olan bürokrasinin tasfiye edileceği ve doğrudan doğruya üretenlerin yöneteceği sistemi adlandırmak için kullanılan bir halkçılık. Bir yanıyla da aslında somut halka doğru giden, yani bu biraz şaşırtıcı gelebilir çünkü altını çizerek Müslümanların doğal üye olduğu kongrelerdir çünkü bunu da anlamak çok zor olmasa gerek. Bir tür iç savaş olarak da gerçekleşen bir dönem. Ermenistan’a karşı savaşılıyor, Yunanlılar işgale başladığında Yunanlılara karşı savaşılıyor fakat o bölgede Türkiyeli Rumlar da var. Dolayısıyla bir yandan da Müslümanlara, o Müslümanlar da ağırlıklı olarak Türkler ve Kürtler, yönelik bir halkçılıktan daha çok bahsetmek gerekir fakat bu halkçılık öyle bir noktaya da varacak ki, ülke belleği içerisinde olan bütün etnik kesinleri 1921 Anayasası Komisyonu Sözcüsü Vehbi Bey’in söylediği “Biz şu anda Ermenistanla savaş halinde dahi değiliz dolayısıyla bizimle ülkü birliği içerisinde olan bu Meclis’in amaçlarını savunan Ermeniler de elbette Meclis’e girecek.” Bu tartışmaya biraz sonra mesleki temsilde geleceğim.

Fakat bu, 1920’lerin başındaki Halkçılık Programı’nın temel ilkeleri bunlar. Halka doğru ve halktan doğru gelecek bir şey. O 1921 kuruluşuna nasıl yansıyor? Biraz oraya gelelim, oraya gelmek için de 1921’e ilişkin siyasal kararın ne olduğuna da bakalım. 1921 Anayasası’nın kendisi de Mustafa Kemal imzasıyla Meclis’e 13 Eylül 1920’de getirilen, adı Halkçılık Programı[1] olan bir metin. Bu program 18 Eylül’de Meclis’e geliyor ve tartışılmaya başlanıyor. Tabii önce program üzerinde anlaşmazlıklar var çünkü bir hükumet programı bu. Hükümet programı veremez çünkü bir meclis hükumeti var zaten, Meclis’ten ayrı bir hükümet mi var sorusu o zaman geliyor. O yüzden bunun bir program olup olmadığı tartışılıyor. Bu bir kanun mudur deniyor, bu bir kanun formunda da değil, bu nedir deniyor. Fakat ilginç bir itiraz Halk Zümresi üyesi Mesut Bey’den geliyor. O da diyor ki, “Bu Halk Zümresi Programı’nın kötü yorumlanmış bir halidir.”.  Dolayısıyla ne yapmaya çalışıyorsunuz diyor çünkü bunun altında da yine tarihsel ve olgusal bir şey var aslında 1920 yılı bir yandan Rus Komünist Partisi’ne Bolşevik Parti’ye bağlı bir komünist ekolün engellenmesine de dönük. Dolayısıyla Halk Zümresi Programı’na çok yakın bir programın ortaya çıkmasının sebeplerinden bir tanesi bu.

Fakat biz yine içeriğe gelelim. Bu program taslağı, az önce söylediğim temaları içeren, sol yönü çok ağırlıklı bir program ve doğrudan doğruya halkın yönetmesine ilişkin öğeler taşıyor. Mesleki temsil esasını getiriyor Meclis’te. Program tartışılmaya başlandığında Kasım’da bir Anayasa Komisyonu’na gidiyor, Komisyon yeni bir metin getiriyor, aynı metni birkaç değişiklikle Meclis’in önüne getiriyor. Meclis’in önüne geldiğinde de tartışmaların yoğunlaştığı esas, Meclis’e kimin gireceği sorunu. Bakın, halkçılıkla doğrudan doğruya ilişkili. Biz bir siyasal karardan bahsederken aslında bundan bahsediyoruz. Ve bunu siyasal bir karar olarak okumanın bir özelliği şu ki, biz 1924 Anayasası’nın Cumhuriyet’in ilk Anayasası olduğunu söyleriz, ki bu olgusal olarak da yansır. Çünkü 1921 Anayasası’nda yapılan tadilatla Cumhuriyet ilan edildi 1923 Ekim’inde. Fakat bu ilan da aslında bir tür açıklığa kavuşturma halidir.

Buna bir siyasal karar olarak baktığınızda, 1921 Anayasası’nın Halkçılık Programı’nın ilk 4 maddesi “Meslek ve Maksat” olan bölüm, bir Büyük Millet Meclisi bildirisi olarak yayınlanır. Geri kalan kısım da tartışmaların ardından kabul edilen metin olarak Anayasa biçiminde onaylanacak 1921’de. Onaylanan Anayasa’nın birinci maddesi hakimiyet kayıtsız şartsız milletin, bu bütün anayasalarımızda devam etti. Fakat birinci maddenin ikinci cümlesi, halkın idareyi bizzat ve bilfiil idaresi esasına dayanır şeklinde. Dolayısıyla halkın mukadderatını tayin hakkı yani kendi kaderini tayin hakkı ve doğrudan doğruya kullanıyor. Bu doğrudan demokrasiye işaret eden bir şey. Bu tabii boş söylenmiş bir söz değil çünkü açıktan açığa, örneğin Jean-Jacques Rousseau’dan örnekler verilerek Meclis’te tartışılıyor.

Bu maddeyi karşılamak için, yanlış hatırlamıyorsam Mesut Bey’in iki önergesi var. Bunlardan bir tanesi halk inisiyatifi, bir tanesi halk vetosu. Yani doğrudan demokrasi yöntemleri 1920’li yılların başında biliniyor ve kullanılmak isteniyor. 1921’in, bizim diğer Anayasal kuruluşumuz olan 1924’teki kuruluştan farklılaşan ana unsuru bu. Bu kuruluşun yine istisnai bir özelliği, Meclis’e kimin gireceği tartışması. Bu tartışma aslında 1918-1920 arasındaki tartışmalara yine dönerek söyleyeceğimiz gibi, bana kalırsa mesleki temsilin reddedilmesinin sebebi, asıl olarak meslek sahibi olanların gayrimüslimler olduğu, gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğundan dolayı yaratılan, belki de gerçekliği olan bir korku. Dolayısıyla gayrimüslimlerin Meclis’te çoğunlukta olabileceğine ilişkin korku, mesleki temsilin engellenmesinin sebebi olarak ortaya çıkıyor. Mesleki temsil o anlamıyla engelleniyor. Yani üretenlerin yöneteceği, bir tür korporatizm anlamında söylemiyorum bunu. 1920’lerin halkçılığı korporatizme çıkabilecek bir halkçılık değil. Fakat, Anayasa’nın özerkliği düzenleyen, ki Mustafa Kemal’in Halkçılık Programı taslağında muhtariyet-i tamme dediği, Tunalı Hilmi Bey tam özerklik-bağımsızlık anlamına gelir diyerek bu kavramın çıkartılmasını isteyecektir ama sonuç olarak Anayasa’nın neredeyse yarısını oluşturan hükümler. Ki bu hükümlerin ne amaçla yazıldığını da ortaya koyan, benden kanıt isteyenler de oldu; bu kanıt çok açıktır.

Dersim Milletvekili şöyle bir önerge veriyor, müstaceliyet (aciliyet) şeklinde.

Doğukan Temizel: Feridun Fikri Bey mi?

Feridun Fikri Bey değil, Hasan Hayri Bey. Hasan Hayri Bey II. Meclis’te yer almayacaklardan birisi. Bir aciliyet önergesi veriyor, önergede şunu diyor Dersim’de 25 bin kişilik bir kuvvet hazır beklemektedir, beklediği şey de Anayasa’nın idareye ilişkin esaslarının kabul edilmesidir diyor ve ondan sonra bu maddeler acil olarak görüşülüyor. Bu maddelerin aslında ülkede egemenliğin nasıl kullanılacağına ilişkin, dolayısıyla siyasal karara ilişkin olduğu çok açık.

Ne diyor? Temelde nahiye özerkliğine dayanan, bu çok önemli, nahiye komün demektir. Nahiye özerkliğine, nahiyelerin kendi kendilerini yönetmesine dayanan nahiyelerin vilayetleri ve vilayetlerin de Büyük Millet Meclisi’ni belirlediği bir sistem öngörüyor. Fakat bu sistemin yine Tunalı Hilmi Bey’in itirazı yine çok yerinde bir itiraz, Büyük Millet Meclisi’nin seçimlerini üç dereceli bir seçim haline getireceği itirazı yapıyor ve siyasi temsilin daha demokratik olması için bundan vazgeçilmesi gerektiğini söylüyor ve siyasi temsil bakımından da temelde nahiyelerin özerk olduğu, nahiyelerin kendi kendilerini seçtiği, nahiyelerin vilayetleri değil vilayetlerin de kendi üyelerini seçtiği ve vilayetlere geniş anlamda yani bayındırlık hizmetinden eğitim hizmetine kadar özerklik verildiği dolayısıyla egemenliğin kullanımının vilayetlerle, vilayet halkınca da kısmen kullanılabileceği bir siyasal kararın verildiğini çok kısaca görüyoruz. Bu, dediğim gibi kongreler döneminin olayları ve olguları aynı dönemde üretilen halkçılık fikirleri birbirine paralel olarak bu siyasal kararı beslemiş. Çok daha ayrıntılı tartışmalar var ama onlara girmiyorum.

1924 Anayasası bunun karşıtında bir konum alıyor. Siyasal temsil bakımından artık bizim saf siyasi temsil dediğimiz anlayışa çok daha yakın bir anlayış var. Artık egemenlik kayıtsız şartsız milletin fakat millet mukadderatını doğrudan doğruya bizzat ve bilfiil kendisi kullanması esasına dayanmıyor, bu hüküm kaldırılmış. Birincisi bu.

İkincisi, 1921 Anayasası’nda da emredici vekalet ilkesi yok fakat 1921 Anayasası’nda Büyük Millet Meclisi’nin altında vilayetler, vilayetlerin altında nahiyeler doğrudan doğruya özerk bir şekilde yönetimi zaten var. Fakat 1924 Anayasası ile beraber artık bugünkü haline yani il idaresi, merkez teşkilatı ve taşra teşkilatının yönetimine bağlanacak şekilde geliştiriliyor.

Dolayısıyla iki siyasal kuruluş ve iki siyasal karar var. Bunun neden böyle olduğuna ilişkin tartışmalar muhtelif. Bana kalırsa temel mesele, biliyorsunuz bir devlet kuruluyor, bir devlet makinesi nasıl çalışacak meselesi var. Bir devlet makinesinden bahsederken temelde neyden bahsediyor kamu hukukçuları? Bir devleti oluşturan üç unsurdan bahsediyorlar: Ülke, nüfus ve egemenlik. Uluslararası hukuk bakımından düşünürsek bir de tanınma unsuru geliyor. 1921’deki halkın statüsüyle, yani halkın kim olduğuna ilişkin tanımla 1924’te halkın kim olduğuna ilişkin tanımda fark var. O yüzden siyasal birlik hakkında verilen karar diyoruz buna.

1921’de egemenliğin nasıl uygulanacağı, egemenliğin hem kimde olduğu, nasıl uygulanacağı 1924’te egemenlik yetkisinin nasıl uygulanacağı arasında verilen kararda az önce anlattığım gibi fark var. Fakat ülke bakımından da fark var. Bunun kritik olduğunu düşünüyorum. Bakın 1921 Anayasası Meclis komisyonuna sunulurken komisyon sözcüsü şuna atıf yapıyor, biz bu kötü yönetimden kurtulmak için bizim Türk ve Kürt köylülerinin bu kötü yönetimden kurtulması için, dolayısıyla Anadolu’daki Müslüman halkın ve ülkenin kurtuluşu için. Ülke neresi? Ülke, Sivas Kongresi’nden beri Misak-ı Milli. Misak-ı Milli neresi? Bugünkünden biraz daha geniş. Bu geniş yerde de aslında Kürt nüfusun yoğunlukta olduğunu biliyoruz. Biraz spekülatif bir şey söylediğimin farkındayım ama spekülatif bir şey olarak alın; 1924’e geldiğimizde 1926’da kesinleşecek olan Musul ve Kerkük’ün ülke içerisinde olmayacağına ilişkin durum. Dolayısıyla nüfusa ilişkin karara da, ülkeye ilişkin olgunun belirliliğinden de biraz, en azından spekülatif olarak söylemek mümkün. Bunu kanıtlayabilecek bir verimiz yok. Dolayısıyla ülke, nüfus ve egemenliğin kullanışı bakımından iki Anayasa arasında iki farklı kararın olduğunu söyleyebilirim.

Buna dair spekülatif bir neden ekledim çünkü daha 1923’e baktığımızda, muhtariyet yetkisinin Mustafa Kemal’in kendi el yazısıyla yazdığı Anayasa taslağında olduğunu görüyoruz. 1924 Anayasası’nın kabulü Nisan 1924. Çok az bir zaman fakat çok hızlı geçen, çok olayın yaşandığı ve kitapta uzun 1923 olarak adlandırdığım bir dönemin sonucu, bilmiyorum yeterli oldu mu?

Doğukan Temizel: Yeterli elbette. Aslında sorularımız arasında olmayan bir şeyi sormak isterim, 1961 Anayasası sonrası 1982 Anayasası için 1961’e tepki olarak yapıldığı yorumu yapılır. Acaba 1924 Anayasası da aslında iktidar aşağı yukarı aynı kişilerin elinde olmasına rağmen 1921’e tepki olarak düzenlenmiştir denilebilir mi?

1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, biliyorsunuz, bir yandan da benim kabul etmediğim fakat doğrular içeren bir teze göre savaş koşullarında çıkarılmış dolayısıyla savaş koşullarında memleketin nasıl yönetileceğine ilişkin ilkeler içeren ve özerklik hükümleri hiç uygulanmamış çok önemli olmayan, aynı zamanda iki Anayasalı olan bir dönemdi derler. Olgusal olarak doğru çünkü kurucu Meclis’te tartışmalardan biri bu biliyorsunuz, 1921 Anayasası’nda örneğin bir sistematik, hatta sistematik olmayan herhangi bir temel hak normu bulunmaz. Yargı rejimi nasıldır meselesi bulunmaz. Bunlar için neye başvurulur? 1921 Anayasası’nda bulunmayan bütün alanlarda Kanun-ı Esasi geçerlidir.

Fakat belki denk gelmişsinizdir, benim de kullandığım, Kemal Gözler Hoca’nın İbrahim Kaboğlu’nun başvurduğu “Anayasasızlaştırma” diye bu günler için kullanılan bir deyim var. Anayasasızlaştırma teknik olarak Anayasa’yı bir sıradan kanunla değiştirebiliyorsa parlamento veya herhangi bir güç, artık anayasasız bir rejimden bahsedilir. Örneğin Milli Güvenlik Konseyi’nin ağzından çıkan bir söz, yayınladıkları bir bildiri 1961 Anayasası’nı değiştiriyorsa 1982 Anayasası yürürlüğe girene kadar, 1982 Kasım’ına kadar Yargıtay çalışıyor muydu, Danıştay çalışıyor muydu? Neye göre çalışıyordu bunlar? 1961 Anayasası’na göre çalışıyordu. Artık Anayasa yoktu çünkü Anayasasızlaştırılmıştı. Çünkü Milli Güvenlik Konseyi’nin her bildirisi Anayasa’nın üzerindeydi. Dolayısıyla 1961 Anayasası falan ortada yoktu.

1920 meclisinin çıkardığı herhangi bir kanun Kanun-ı Esasi’yi askıya alabilir. O yüzden aslında Kanun-ı Esasi diye bir şey yok, sadece Kanun-ı Esasi’nin düzenlemeleri Meclis onay verdiği sürece geçerli sayılabiliyor. Aynı görüşe göre 1924 Anayasası’nın, yine kısmen doğru olan görüş, hem 1921 Anayasası’nı hem 1876 Kanun-ı Esasisini kaldırdığı yönündedir, doğrudur. Fakat 1921 Anayasası o kadar da önemsenmeyecek bir şey değil, çünkü kuruluşa ilişkin bir karar. Bakın halkın kim olduğunu tartışıyor kurucu meclis. Ülkenin neresi olduğuna, egemenliğin nasıl kullanılacağına karar veriyor. Yani böyle bir kararın ardından 1924 Anayasası’nda özerkliğe ilişkin hükümler hiç tartışılmıyor. Sadece bir tane vekil soruyor ne oldu bu iş diye ve öyle geçiştirilip gidiyor. Vatandaşlığa ilişkin, halkın kim olduğuna ilişkin, nüfusun nasıl tanımlanacağına ilişkin sorunda da tartışmalar hiç 1921’deki gibi tartışmalar değil.

Az önce söyledim, 1921’de Vehbi Bey evet Ermeniler de bu ülkede yaşıyorsa ve bizle amaç birliği içerisindeyse bu Meclis’e gireceklerdir ve bizle eşit haklara sahip olacaklardır diyor. 1924 Anayasası yapılırken övülen bir madde değil mi? Taslakta 90. madde olan Anayasa’nın kendisinde 88. madde vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkese Türk denir, Türk ıtlak olunur. Çünkü Türk değildir onlar, Türk olamazlar. Tartışma bu. Bu yüzden “vatandaşlık bağıyla” ifadesi icat ediliyor kurucu meclis tutanaklarında.

İsmini Hamdullah Suphi olarak hatırlıyorum, şunu söylüyor.

Doğukan Temizel: Evet o, kitapta da atıf yapıyorsunuz.

Şunu söylüyor, Trakya’da yaşayan, Yunan topraklarında yaşayan Türkler için bizim vatanımızın öz evladı olan Hanefi mezhep sünni Türkler diyor. Burada artık başka bir karar olduğu çok açık.

Kerem Ali Vahap: Hocam, Rıdvan Akın’ın bir tane makalesini okudum,[3] Nevahi Kanunu Layihası’ndan bahsediyordu. Kadük kalan bir yasa tasarısı. Onun bir tür komün demokrasisi kurduğundan bahsediyordu. O konuya temas edince aklıma geldi.

Nahiye özerkliği dediğim şey bu. Kanun tasarısı da 1923 seçimlerinin hemen öncesinde yayınlanıyor fakat ne yazık ki uygulanma şansı bulmuyor, kadük kalıyor. Fakat 1921 Anayasası’na içkin bir şey ve 1921 Anayasası’nın ardından çıkarılacağı öngörülen kanunlardan bir tanesi bu. Fakat az önce söylediğim gibi bu uzun 1923 döneminde bu kanunun kadük kalmasının teorik açıklaması da var. Yanlış hatırlamıyorsam bu açıklamaya da kitapta yer vermiştim.

  • Soru 2.) 364 sayılı Cumhuriyet’i kuran Kanun, Cumhuriyet’in ilanı bakımından kurucu mu yoksa açıklayıcı bir nitelik mi taşıyordu? Bu konuda Kazım Karabekir ve Rauf Orbay başta olmak üzere sonradan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuracak olan isimlerin tepkilerinin kaynağı neydi? Aynı zamanda Parti içerisinde daha radikal denilebilecek Mahmut Esat (Bozkurt) ve Dr. Rıza Nur gibi isimlerin görüşleri, önerileri nelerdi?

Şimdi 1923’te II. Meclis toplanmış, ona bir değinmek lazım. Cumhuriyet’i ilan eden, 364 sayılı Kanun’u çıkaran Meclis, II. Meclis. II. Meclis’te kimler var? Sadece Mustafa Kemal’in onayından geçmiş kişiler var. Bir Giresun Mebusu Zeki Bey var, bir iki isim dışında seçilebilen başka yok. Dolayısıyla böyle bir Meclis’ten bahsediyoruz.

Cumhuriyet’in ilanı, yine 364 sayılı Kanun’a baktığımızda sadece Cumhuriyet’i ilan eden bir Kanun değil. 6 maddeden oluşuyor ve bu 6 madde bakımından da kurucu diyebileceğimiz içerikler de taşıyor. Birincisi evet, cumhuriyet şekli benimsenmiş. Türkçe benimsenmiş. İslam dini Anayasa’ya girmiş. Bu bakımdan 1921’i bugün İslamcı kanat savunurken 1921 Anayasası olabildiğince laik bir Anayasa. Padişah-Hilafet falan Nisab-ı Müzakere Kanunu’na atıfla anılıyor, Anayasa’da anılmıyor, madde-i münferideye bırakılmış.

Doğukan Temizel: Sadece fıkıhla ilgili bir hüküm var.

Şeri hükümlerin tenfizi, uygulanması. Anayasa taslağında yok, sonradan giriyor. Dolayısıyla 1923’te devletin dini din-i İslam olacak.

Bir diğer boyut, biliyorsunuz bir hükumet krizi var cumhuriyetin ilanının hemen öncesinde. Bu yüzden Mümtaz Hoca haklı olarak cumhuriyetin ilanını önemsiz görür, çünkü bir hükümet krizinin çözümüne bağlar. Hükumet kurulamıyor, başa Mustafa Kemal’in istemediği insanlar seçiliyor dolayısıyla cumhuriyet sistemine geçmenin aslında bir nevi 1924’ün yarı kuvvetler ayrılığına geçiş 1923’te cumhuriyetin ilanıyla olmuş durumda çünkü o 6 maddeden biri de artık vekillerin seçimine ilişkin bir düzenleme. Dolayısıyla bir hükumet krizinin çözümü de var. Hükumet krizinin çözümü kime karşı? Elbette cumhuriyetin kurucu kadrosunun en önemli isimleri olarak 5 isim sayarsınız; birisi Orbay’dır, birisi Karabekir’dir. Biraz da bunlara karşı. Bu kadroya haber verilmeden 364 sayılı Kanun getiriliyor ve kabul ediliyor. Temel itirazları bu Karabekir ve Orbay’ın.

Mustafa Kemal’in Rauf Orbay, Karabekir, Refet Bele hakkında Nutuk’ta yazdıkları bir yana, yani onların cumhuriyete karşı bir konumda olduğuna dair özellikle Rauf Orbay bakımından “Ben hilafete, padişaha ve halifeye aile olarak bağlıyım” gibi[4] söyledikleri verilir Nutuk’ta. Fakat o dönemde Rauf Orbay’ın kendisini “Ben cumhuriyet istemez miyim, beni niye sürekli sorguya çekiyorlar?” gibi savunması var. Sorguya çekiyorlar, defalarca hem kamuoyu önünde Rauf Orbay itibarsızlaşıyor hem Parti hem de Meclis içerisinde. Zaten hemen hemen bir iki kişi dışında Meclis grubuyla Parti grubu birbirine eş. Dolayısıyla aslında cumhuriyetin ilanı, bir nevi cumhuriyetin kurucu kadrosunun içerisinde artık kimlerin bulunacağına ve kimlerin dışarı konulacağına ilişkin de bir siyasi karar.

Mahmut Esat ve Rıza Nur’un önerilerinin çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Asıl mesele, Karabekir ve Orbay’ın tasfiyesi meselesiydi ve o başarıldı. Karabekir’in de Orbay’ın da samimi bir cumhuriyetçi olduğunu düşünürüm. Çünkü bu kadrolar aslında birlikte hareket eden kadrolar. Rejimin cumhuriyet olduğu açık, kimse aptal değil. I. Meclis’te yer alan hoca kökenli bir milletvekili şöyle diyor, “Biz Allah’ın yetkilerini”, o kadar doğru bir şey ki, teokratik bir düzende egemenlik Allah’a ait, şimdiden bakınca garip geliyor ama “Biz” diyor “Haşa Allah’ın yetkilerini üzerimize almışız.”[5]. Yani egemenlik artık millette, egemenliği artık Meclis kullanıyor, bu cumhuriyet. Gizli görüşmede bir padişah kayyımı atanamaz diye anlatılan hikayede artık herkes anlıyor zaten saltanatın kaldırılmasına daha gerek kalmadan.

Mesele 1923 kanunu ile tavzih olmuş durumda. 1923 bence de, Kanun’un başlığı itibarıyla da, Orbay’ın söylediği gibi de, Mustafa Kemal’in söylediği gibi de aslında 1921 rejiminin ilanı, malumun ilanı. Yani siz hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir, millet egemenliği doğrudan doğruya kullanacaktır dediğinizde artık bir padişah, padişah kayyımı falan düşünmenizin bir anlamı kalmıyor.

  • Soru 3.) 1924 Anayasası demeyi mi yoksa Teşkilat-ı Esasiye Kanunu demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce kavram kullanımları arasında bir fark var mı?

Biraz dilbilimsel bir soru. Dilbilime bakışım da biraz yapısalcı dilbiliminin içerisinde yani sözün ancak başka sözlerle ilişkiler içerisinde anlaşılacağını düşünürüm. Anayasa teriminde başkalarından farklı düşünürüm, iyi bir terim bence. Bu kadar yerleşmesi bakımından da 1945 değişikliğini yapanlar iyi bulmuşlar. İki anlamda iyi; birincisi yasaların kaynağı olması anlamında “anayasa” uygun bulunmuş bir terim. İkincisi de rejimin temellerinin ortaya konulması bakımından uygun bir terim. Teşkilat-ı Esasiye dediğimiz de iyi bir terim. Bizde Kanun-ı Esasi var. Kanun-ı Esasi, Anayasa’ya daha yakın bir terim.

1921 öncesinde Cenubi Garbi Kafkas Hükumet-i Muvakkatesi geçici hükumeti de teşkilat-ı esasiye kanunu diyor anayasalarına, o da kullanılıyor. O da 1921 için uygun bir terim. 1921’den sonra 1924’ün Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da devamlılığı göstermesi bakımından önemli fakat adlarıyla konuşmak lazım. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu demek lazım. 1924 konusunda elbette iki değişiklik var: 1945 değişikliği ve 1952 değişikliği. Fakat kazandığı genel anlam itibarıyla benim ağzımdan 1924 için de anayasa lafı çıkıyor. Artık anayasa dilimize çok yerleşmiş, Kanun-ı Esasi’ye de o yüzden anayasa diyoruz.

Anayasacılık derken Kanun-ı Esasicilik veya Teşkilat-ı Esasiyecilik demiyoruz. Ya da konstitusyonalizm demiyoruz, anayasacılık diyoruz. O bakımdan bunların hepsine kimi zaman Anayasa demekle beraber ilk kanun olarak kabul edildikleri adı kullanmak bilimsel açıdan daha uygun olur diye düşünürüm.

Kerem Ali Vahap: Hocam bu sorunun motivasyonundan bahsetmek isterim. Baroda konuşma yaparken 1924 Anayasası için “Anayasa” dediğimde yaşlı avukat bizim zamanımızda ona 1924 Teşkilat-ı Esasisi değil Anayasa dediğinizde sıfır verirlerdi tarzında bir çıkış yapmışlardı bana. Ama 1945 değişikliği ile Anayasa normlara kazandırılıyor, ben de buna yönelik itirazda bulunmuştum, soruyu onun motivasyonuyla sormak istedik. İsterseniz diğer soruya geçelim.

Buyrun.

İkinci Meclis’te bir oturumdan kare
  • Soru 4.) 1924 Anayasası’nda başka ülkelerin Anayasalarından ne boyutta ve hangi kısımlarda etkilenilmiştir?
  • A) Anayasa Komisyonu Sözcüsü Celal Nuri’nin (İleri) Polonya Anayasası’ndan çokça ilham alındığını söylediği ve 1921 Polonya Anayasası’nın olası bir dikta rejiminin-diktatörün önüne geçmek üzere hazırlandığı gözetildiğinde 1924 Anayasası’nın bu konuda serüvenini nasıl değerlendirirsiniz?

Tahsin Bekir Balta da yazıyor Polonya Anayasası meselesini. O da muhtemelen Celal Nuri’den esinlenerek yazıyor. Ben 1921 Polonya Anayasası’nı açıkçası okumadım, karşılaştırma yapmadım fakat yazılanlardan biliyorum, dediğiniz noktada bir tespit var.

1924 Anayasası’na baktığımızda aslında 1919’da Weimar Anayasası var çok farklı bir sistem öngörüyor. 1875 Fransa III. Cumhuriyet Anayasası var. Muhtemelen III. Cumhuriyet Anayasası’na bakılıyor fakat III. Cumhuriyet parlamenterizminin başarısızlığına da mahkum olunmak istenmiyor. Fakat genel itibarıyla, 1920’lerin havası itibarıyla liberal, çok partili parlamenter bir cumhuriyete izin verecek fakat parlamenterizmi de, biliyorsunuz parlamenter cumhuriyetin ilk örneği Fransız III. Cumhuriyet Anayasası, parlamenter rejimler sorumsuz cumhurbaşkanı ve meclise karşı sorumlu, başında başbakanın bulunduğu bakanlar kurulunun olduğu o sorumsuz devlet başkanı genel olarak İngiliz parlamenterizm örneğinde olduğu gibi monarklar olur. O yüzden parlamenter rejimler parlamenter monarşilerin ürünü Fransız III. Cumhuriyet’ine kadar. Ve 1924’te de bu tartışılıyor.

Belki siz de denk gelmişsinizdir, yanlış hatırlamıyorsam ya Mahmut Esat’ın ya Recep Peker’in bir nutkunda, belki kuvvetler birliği-kuvvetler ayrılığı meselesinde yine geleceğiz, parlamenterizm parlamenter monarşiye gider, biz parlamenter rejim kurmuyoruz derken kastı o. Fakat ne derlerse desinler 1924 Anayasası, biraz sonra çoğunlukçu yapısını konuşuruz fakat öyle olmak zorunda değildi. Biraz siyasi kültürle, siyasal olaylarla ilgili olarak Anayasa’nın uygulanışına baktığımızda aslında 1925’te Anayasa’nın askıda olduğunu görürsünüz Takrir-i Sükun Kanunu ile beraber Anayasa askıya alınıyor, birçok yerde 1930’larda olağanüstü haller var, 1937’de var vesaire. Bu Anayasa’nın uygulanışında çok defa Anayasa’nın askıda olduğu, örfi idarelerin uygulandığı çok fazla dönem var. Ve 1925’ten sonra 25 yıl sürecek bir tek parti rejimi var. Tek parti rejimi içerisinde bir Anayasa’nın kamu hakları ne kadar uygulandı diye sorular da var fakat bu Anayasa’da nasıl ki Weimar Anayasası bir parlamenter demokrasi, parlamenter cumhuriyet, liberal cumhuriyet ortaya çıkartmak için yapıldıysa ve sonu hüsranla bittiyse 1924 Anayasası da çok partili rejimi, liberal rejimi öngördüğü için yapıldı.

Bu Anayasa’yı yapanlar hassasiyetle diktatörlüğe izin vermediler. Bakın, Mustafa Kemal’e verilecek yetkileri engellediler. Ve Mustafa Kemal’in, başta 1923 seçimlerinin yapılmasında dediğim gibi çok büyük etkisi var, ona rağmen II. Meclis hassasiyetle Meclis’in yetkilerinin yürütmeye karşı özellikle devlet başkanına karşı hassasiyetle korunmasına özen gösteren bir Meclis oldu. Dolayısıyla da ben bir tür liberal demokrasi kurmayı amaçlayan, 1920’lerin diğer anayasal tasarımlar olarak farklı olsalar da hedefledikleri anayasal rejim bakımından liberal bir demokrasiyi hedeflediğini düşünürüm.

Mümtaz Soysal, “suçsuz Anayasa” der 1924 için.

Doğukan Temizel: Forum Dergisi’nde bir yazısı vardı bununla alakalı, 1961 Anayasası öncesinde yazmıştı.

Daha sonra Mülkiye Dergisi’nde yayınladık o makaleyi[2].

b) Özellikle 1930 sonrasında Anayasa’da yapılan değişiklikler Faşist İtalya ve Nasyonel Sosyalist Almanya ile kıyaslandığında norm ve zihniyet bakımından nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Recep Peker belirleyici figürlerden birisi norm bakımından da; çünkü parti genel sekreteri. Bir tek partili rejimden bahsediyoruz artık. Tek parti var ve partinin ilkelerinin Anayasaya girmesi meselesi söz konusu. Şimdi tartışmayı şuradan düşünürsek; mesela o dönem devletçilik ilkesine ilişkin tartışmalar şöyle; “Liberalizmi savunmak suç mu? Sosyalizmi savunmak suç mu?” gibi noktalarda. Recep Peker bu sorulara “Evet” diyor. “Bizim anayasamız bundan sonra böyledir. Bu tartışmaları okumak çok öğretici. Normların bir tür tarihsel yorumuna başvuracak olursak bu böyle. Bir tür liberalizm-komünizm düşmanlığını içeren ve dolayısıyla kendi karşıtı üzerinden kurmak bakımından faşist rejimlere yakın bir içeriği var. Bir yanıyla; ilkelerin kendi içerikleri bakımından, partinin ilkeleri devletin de ilkeleri. Fakat bunu bu kadar sınırlandırmamak da lazım. Çünkü baktığınızda özellikle nasyonal sosyalist rejimde (1933’ten başlayarak) partinin var olan devlete hakim olduğunu görüyoruz. Türkiye’yi 1930’ların Almanya’sından ayıranlar haklı olarak başka bir şeyi vurguluyorlar. Diyorlar ki “Türkiye’de devletin kendisi partiye hakimdi.” Evet biçimsel olarak baktığınızda aynı; parti genel sekreteri içişleri bakanı, parti il başkanı il valisi. Ama bizde vali parti il başkanı oluyor. Parti il başkanı gidip de vali olmuyor. Bu açıklama ne kadar doğru? Olgusal olarak doğru. Türkiye’yi nasyonal sosyalist ya da faşist bir rejimden ayıracak çok fazla şey var. Bir kere Türkiye’de halkın ve kitlelerin mobilizasyonu bakımından rejimin hem öyle imkanları hem de niyeti var mıydı, bilemiyorum (bana kalırsa yok.) İkincisi, faşizmi diğer tanımlayan unsurlardan; örneğin öjeni gibi unsurlar var mıydı rejimin içerisinde? 1930’ların dünyasında çok yaygın olan beden eğitimi, beden terbiyesi ve sair uygulamalar vardı ama bunlar kimi kitlesel katliamlara yol açmadı. Sakatların öldürülmesi gibi, belli doğumların engellenmesi gibi. O yönden faşist rejim uygulamalarıyla Türkiye’deki tek parti yönetimini bir tutmak doğru olmaz. Fakat 1930’ların anayasa hukukçularına baktığımızda kimileri, mesela Ziya Özer’in Anayasa hukuku kitabında şöyle yazar: “Führer ve Duçe Atatürk’ün fikirlerini ifrad ve tefride götrdüler, yani aşırıya kaçtılar.” Tabi 1930’ların dünyasını düşünün; aslında bakarsanız Nazilere dünya bugünkü gibi bakmıyor, Mussolini’ye dünya bugünkü gibi bakmıyor. İngiltere ve ABD dışında liberalizm kabul edilmiş bir rejim değil. 1950-70 arası dönem bir tür kalkınma dönemi olarak görülüyorsa Nazilere de Versay’ın ardından Alman milletini yeniden dirilen bir Alman mucizesi olarak bakılıyor. Buna rağmen Türkiye tek parti rejimi Nazi rejimiyle ve faşist rejimle çok sıkı bağlar kurmamıştır. Evet, örneğin Halkevlerin kuruluşu bakımından, Türk Tarih Tezi’nin oluşturulması bakımından kimi ögeler -yaklaştırma niyetiyle yaklaşıyorsanız- yakın algılanabilir. Fakat organik ilişkiler var mı? Recep Peker’in üzerinden bakarak organik ilişkileri kanıtlamaya çok çalıştılar. Örneğin Recep Peker’in İtalya ziyareti; sağlık için mi gitti yoksa oraya gidip İtalya’daki gençlik bakanı ile görüşüp Halkevlerinin teşkilatlandırılmasını planladı gibi sorular var. Fakar Peker’in buraya sağlık muayeneleri için gittiği biliniyor. Bir bakan görüşmesi olmadığı da biliniyor . Bir de Mustafa Kemal’in yaveriydi yanlış hatırlamıyorsam; onun anlatılarına göre Peker’in önerilerini İsmet İnönü’nün imzaladığı, bunun Mustafa Kemal’e gittiği… şeklinde bir iddia var.

Doğukan Temizel: Hasan Rıza Soyak, yanlış hatırlamıyorsam.

Evet, Soyak’ı biliyorsunuz. Bu iddiayı da Hasan Rıza Soyak’ın anıları dışında kanıtlayabileceğimiz herhangi bir şey yok. Dolayısıyla iki rejim arasında ülkedeki tek parti rejimi otoriter bir rejim olarak niteliği açık. Fakat hem totaliter olma imkanı yok hem de böyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Fakat 1930’ların dünyasına baktığımızda, örneğin milliyetçilikte ifrada gitmek gibi, liberalizm karşıtlığında ifrada gitmek gibi birçok öğenin ortaklaştırılabileceğini görüyoruz ama bunların hiçbitri Türkiye’de tek parti rejimini faşist yapmaz. İlkelerin Anayasa’ya girişi bakımından en sertlerden biri recep Peker az önce söylediğim gibi. Bu anayasa değişikliğine ilişkin meclis müzakerelerini okursanız çok yakın unsurlar görebilirsiniz. Özellikle Peker’in cevaplarında. Fakat partinin devlete hakim olmasından ziyade devletin provaya devam etmesi, devletin konsolide edilmesi şeklinde bir süreç olarak bakıyorum ben 1937 değişikliklerine.

Kerem Ali Vahap: Ahmet İnsel’in bir yazısını okumuştum. İsmi Otoritarizmin Sürekliliği[6] idi. Orada da “En sonda kutsal devlet geleneği partinin önüne geçmiş ve daha otoriter bir rejime geçilmesini sağlamıştır.” şeklinde bir ifade vardı.

Buna katılırım, doğrudur. “Kutsal devlet geleneği” ifadesine katılmam ama özüne katılırım.

Doğukan Temizel: İtalya konusunda da Atatürk’ün Mussolini’den çok haz etmediğini de not düşmek gerekiyor. Özellikle dış politikadaki saldırgan tutumu dolayısıyla.

Evet pek haz edilecek bir insan değil hakikaten.

Kerem Ali Vahap: Hasan Rıza Soyak’ın sözünü ettiği belge (Recep Peker’in hazırladığı parti programı taslağı) bulunamamış mıydı, kayıptı sanırım.

Doğukan Temizel: Evet, şöyle; Soyak anlatıyor ama şimdiye kadar ne Çankaya Köşkü’ndbulunabilmiş ne Peker’in aile arşivinde bulunabilmiş çünkü Peker’in evinde bir yangın çıkmış.

Yangın değil. Recep Peker… -açıkçası o da pek sevilecek bir adam değil- erdemli yaşayan birisi. Siyasi olarak düştükten sonra parasız kalıyor. Keçiören’de bir evleri var. Kendisi öldükten sonra o evden taşınmak zorunda kalıyor ailesi. Hatta cenazesi olacak; Menderes arıyor “Cenazeyi biz kaldıralım.” diye. -biliyorsunuz Menderes ile bayağı düşmanlar- Fakat İsmet Paşa “Olur mu öyle şey, biz yapacağız.” diyor. Neyse, kadıncağız Keçiören’deki evin havuzunda kalan belgelerin çoğunu yakıyor ailesinin başına bir şey gelmesin diye. Ailesi ile yapılan görüşmelerde ailenin anlattığı bu. Bir doktora tezi var ben de orada okumuştum.

Doğukan Temizel: Benim yangın olarak bildiğim olay bu şekildeymiş o zaman. Soyak’ın anlatımı, Atatürk’ün bunu incelediği ve notlar aldığı üzerine. Çankaya Köşkü’nde çıkmamış, başka bir arşivde de çıkmamış. Çıkama ihtimali yok demeyelim ama muhtemelen aslını göremeyeceğiz varsa da böyle bir metin.

  • Soru 5.) 1924 Anayasası tevhid-i kuvva (kuvvetler birliği) anlayışıyla ele alınmış bir Anayasa idi. Bu sadece cumhuriyetçi-anti-monarşist yönünden mi kaynaklanıyordu yoksa ayrıca Rousseaucu-kuvvetler birliğini savunan anlayışından mı ileri geliyordu?

Şimdi, az önce biraz değinmeye çalıştım çok kısaca tekrar söyleyeyim. Aslında 1923’ten itibaren fonksiyonun ayrıldığı bir rejime geçildi. 1924’te fonksiyonel ayrılık başından kabul ediliyor fakat egemenliğin mecliste olduğunu vurguluyor. Bu anlamıyla Rousseau’cu bir boyutu var. Şöyle düşünün; bu cumhuriyet kadroları dediğimiz kadrolar Osmanlı asker-sivil bürokrasisinin Avrupa’ya gitmesi, Avrupa’yı tanıması ve “devleti kurtarmak için” -tırnak içinde belirtiyorum özellikle 19. yüzyıl ortalarındaki aydınlar için böyle.- çeşitli fikirler geliştirilmesi ve bunların birçoğunu Avrupa’dan devşirmesi ile bildiğimiz bir kuşak. Bunlar devletli; iki üç dil bilen, bir yandan da modern okullarda okumaya başlayan, artık bilinen ailelerden gelmesi gerekmeyen, halkın içinden çıkmaya başlayan kadrolar. 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren bunlar bir tür militanlığa da (komitacılık, gizli örgüt kurma vs.) başlıyorlar. Ve 1876’da Mithat Paşa sadrazamlığında Anayasa (Kanun-i Esasi) kabul edildiğinde ve ilk defa temsilcilerden oluşan bir meclis toplandığında, hiçbir yetkisi olmayan bir meclis inanılmaz derecede kendi itibarını kullanmaya başlıyor. Meclisin neredeyse yasa yapma, hatta yasa önerme yetkisi bile yok. Yasayı önermek için padişahtan izin alıyor; önerdiği yasanın taslağını Şura-yı Devlet hazırlıyor, ondan sonra meclisin yetkisi kendi alanına giren konularda devreye giriyor. Ona rağmen öyle güçlü bir eleştiri yerine getiriyor ki kapatıyor meclisi Abdülhamit, feshediyor. Bir daha seçim yapılıyor 1878’de, bu sefer de tatil edip otuz yıl toplamıyor. Sonra 1908’de meclis toplandığında, yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Rıza “Milli egemenlik” diyor. Bakın, monarşi var. Yani parlamenter monarşi bile denemeyecek bir meşruti monarşi. 1909 değişikliğine kadar da bildiğiniz anlamda bir parlamento bile yok. Fakat Mebusan (meclis) milli egemenliği kullanacağını söylüyor. 1909’dan sonra 1912’de meclisi feshetmeye çalışıyor İttihat ve Terakki. Aynı meclis, bu sefer muhalifler de aslında aynı kadroya ait. Örneğin Kazım Karabekir ile İsmet Paşa birbirleri ile en yakın arkadaşlar. Tamam, farklı kanatlara geçiyorlar ama böyle düşünün. Az önce de söyledim; 1924’te Mustafa Kemal’in bütün üyelerini belirlediği meclis Mustafa Kemal’e yetki vermek istemiyor ve vermiyor da. Bu yüzden de meclis egemenliği 1924 için hem bir tür gelenekten kaynaklı olarak geliyor. Elbette ki örneğin egemenliğin bölünmezliği ve millete ait olduğu gibi fikirler bakımından Rousseau’cu fikirlerin etkisi var. Fakat Rousseau’cu değil. Ama sonuç olarak işlevsel kuvvetler ayrılığı; yani meclisin yasayı yapacağı ve bakanlar kurulunun ayrı bir organ olarak görev yapacağı belirlenmiş. Yani artık tek tek meclisin seçtiği bakanlar değil; artık bir bakanlar kurulu var. Başbakan tarafından seçiliyor ve cumhurbaşkanı tarafından atanıyor ve yürütme gücü onlarda. Fakat meclis, elbette güçlü. Dediğim gibi bu fikir kuvvetlerin yani egemenliğin hassaten mecliste bölünmez olarak bulunması fikri Osmanlı-Türk anayasa geleneğinden kaynaklı. Yani neticede meclis (I. Meclis) kuruyor bu devleti. II. Meclis bu devletin kurucu anlaşmalarını yapıyor ve Cumhuriyet’i ilan ediyor. Bu meclis egemenliğinden vazgeçer mi? 1961’deki gibi “Anayasada tanılanan organlarca egemenlik kullanılır.” ifadesi (Madde 4) bu meclise ağır gelir.

  • Soru 6.) 1924 Anayasası’na dair Meclis’te görüşmeler hangi tartışmalar üzerinden ilerlemiştir? Kabulü sonrasında 1924 Anayasası’nda özellikle Atatürk döneminde değişiklikler yapılacaktı. Anayasa değişikliklerini içerik ve etkileri bakımından nasıl değerlendirirsiniz?

Bu da çok kapsamlı bir soru. Biraz daha spesifik sorarsanız daha iyi olur; hangi tartışmaları kastediyorsunuz? Sizin önemsediğiniz tartışmalar hangileri?

Doğukan Temizel: Cumhurbaşkanının seçim yenileme / fesih yetkisi mesela.

Kerem Ali Vahap: Buna değindiniz sayılır aslında.

Bunlara değindim evet; en spesifik tartışma o. Anayasa değişiklikleri meselesinde 1937 değişikliklerini, 1945-52 meselesi her ne kadar dil değişikliği olarak görülse de bir tür siyasal kültür değişikliğini ifade etmesi yönünden önemli. Bir bakan yardımcılığı getiriliyor, kaldırılıyor sonra; çok önemli bir değişiklik değil ama esas olarak iki önemli değişiklik var. Birisi 1928, diğeri de 1937. 1928 değişikliği çok önemli. Kavram olarak laikliğin anayasa değişikliği kanununun gerekçesinde geçmesi itibarıyla. Anayasanın kendisinde geçmiyor ama gerekçede laik ifadesi yani “din dışı olan” yahut “klerik olmayan” anlamında , Fransa’da kullanıldığı anlamıyla laikliğin geçmesi önemli. Dolayısıyla 1928, siyasal rejime ilişkin verilen kararlardan birini teşkil ediyor. Az önce dediğim gibi,, “laiklik” dediğimizde cumhuriyetin biçimine ilişkin açıkça bir değişiklikten bahsediyoruz dolayısıyla 1928 değişikliği kurucu bir değişikliktir. 1937 de öyle. Bugünkü anayasamızın 2. maddesine karşılık geliyor. Cumhuriyetin nitelikleri yer alıyor. Yani bir anayasal meselenin bir anayasa kararı olarak iki önemli değişiklik ile açığa kavuşturulduğunu söyleyebiliriz. Tabii bir de kadınlara verilen hakların da bir anayasa kararı olduğuna inanıyorum, halkın kapsamına ilişkin bir karar; halkın kapsamı dediğimizde sadece etnik ve dinsel özellikler değil cinsiyet bakımından da konuşulmalı. Cumhuriyetteki anayasal gelişmeler cinsiyet bakımından çok az tartışıldı. Yaprak Zihnioğlu’nun “Kadınsız İnkılap” diye bir kitabı var. Ben kadınlara ilikin anaya düzeyindeki gelişmeleri her zaman takio etmeye çalıştım. Dolayısıyla halkın kapsamına kadınlar dahil olacak mı olmayacak mı sorusu Türkiye’de hep tartışılmış. 1922’deki seçim kanununda tartışılmış; 1924 Anayasası görüşmelerinde tartışılmış.

Doğukan Temizel: 1924 Anayasası görüşmelerindeki kadınların seçme ve seçilme hakkı tartışmaları çok hazin.

Tabii. Bakın, şey gibi; Jacques Ranciere 20. yüzyılın etkili filozoflarındandır. “Sayılanların aldığı pay üzerinden” politikayı ve rejimi tanımlar. Tunalı Hilmi’nin çok güzel bir ifadesi var: “Kadınlara oy hakkı tanımıyordunuz, şimdi saymıyorsunuz da!” Tunalı Hilmi’nin gerçekten siyasi temsil üzerine mecliste söyledikleri çok önemli. Bu konu üzerine çalışmış ve eserleri de olan birisi. Netice itibarıyla kadınların seçme ve seçilme hakkı meselesi de çok önemli.

  • Soru 7.) Kaynağını Nutuk’tan alan ve Türk Devrimi’ne ilişkin süreçlerin her birinin Atatürk tarafından tahayyül edildiğine ilişkin “Milli Sır Teorisi” olarak anılan bir olgu var. Buna yönelik ne düşünüyorsunuz?

Kerem Ali Vahap: Sanırım Taha Parla’ya aitti.

Evet, Taha Parla yazdı ama milli sır meselesi Parla’nın karşıt görüşlülerince de olumlanan bir şey oldu. Elbette bu anayasa tartışmasından ziyade bir ideoloji tartışması. İdeoloji tartışması yapacaksak bir resmi ideolojinin kurucu dayanakları, onun üretilmesini sağlayan kurumları ve sair hususları tartışmak gerekir.

Nutuk: “19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım.” diye başlar ve Mustafa Kemal, kişisel hikayesiyle devletin kuruluş hikayesini birleştirir. Bu arada kendi yoldaşları ile nasıl karşıt saflara düştüğün gibi o döneme kadarki bütün bir Cumhuriyet hikayesini anlatır. Nerede anlatır? 1927 yılında kendisine bir suikast düzenlendikten sonra parti kongresinde anlatır. Bu çok önemli. Bunu mecliste de okuyabilirdi. Bir partinin, CHP’nin kuruluşu, ideolojisi ve yönelimi ve Türkiye Devleti’nin kuruluşu ile özdeşleşmiş bir eserdir Nutuk. Milli Sır’ın kökeni de Nutuk’taki bu anlatı.

Kerem Ali Vahap: Hatta bu tabir Nutuk’ta geçiyor direkt: “Milli bir sır gibi sakladım.” minvalinde bir ifadeyle.

Evet zaten teorinin isimlendirmesi Nutuk’tan mülhemdir. Bu arada Nutuk Türkiye Tarihi’nin öğrenilmesi için -eleştirel bir gözle okunduğunda- en önemli kitaptır. Fakat Nutuk tarihçiliği iyi bir tarihçilik değil, bunu söyleyeyim. Çünkü sadece Nutuk üzerinden tarih okumak sağlıklı değil. Az önce Tanör’ün “Kongre İktidarları” ndan bahsettim, o ve “Kuruluş-Kurtuluş” önemli bir kapı açar. Tunaya’nın “Türkiye’de Siyasi Partiler” (3 cilt) eserine baktığımız zaman o da önemli bir kapı açar. Ve görüyoruz ki II. Mahmut reformlarından beri süregelen bir hikayenin 1918’den başlayarak yeniden kurgulanması, demokratik ve cumhurî bir rejime giden bir süreçten söz ediyoruz. Bu süreç kadroların ürünü. Bu kadroların ürünü olmasında kişilerin rolü ne kadardır? Kemal Paşa’nın rolünün herhalde en fazla olduğunu söylemeye gerek yok. Fakat tek başına değildi. Dolayısıyla bir “milli sır”dan ziyade… 1921 Anayasa görüşmelerini aktardım size; “Haşa biz Allah’ın egemenlik yetkisini kullanıyoruz.” diyen bir kişi cumhuriyetin ilan edileceğini bilmiyor olabilir mi? Bir sır değildi fakat bunun sır olarak kuran anlatının resmi ideoloji olarak inşaası elbette birçok devlette görülüyor. Hepsinde olduğu gibi Türkiye’de resmi ideolojinin sakladıkları ve söylediklerine eleştirel bir gözle bakmak lazım.

  • Soru 8.) 1924 Anayasasını Türk Devrimi için uygulanabilmesi için bir anayasal temel oluşturmaktan mı ibarettir yoksa devrim tekemmül ettikten sonra öngörülen rejimde de anayasanın korunması düşünülüyor muydu?

Ben bu anayasanın liberal bir rejim için yapıldığını düşünüyorum. Bir tek parti diktatörlüğü için yapıldığını düşünmüyorum. Zaten tek parti de yok sürecin başında. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da kuruluyor. Eğer böyle bir şey arıyorsak; “1925 Anayasasından” bahsedebiliriz, üç maddelik Takrir-i Sükun Kanunu’ndan.

Doğukan Temizel: Aslında o da iki yıl için öngörülecek ama dört yıl uygulanacak.

Kerem Ali Vahap: Çok sansasyonel oldu hocam bu arada.

  • Soru 9.) 1924 Anayasası tek partili sisteme göre mi çok partili sisteme göre mi dizayn edilmiştir? Sizce 1924 Anayasası demokratik bir devletin kurumsal anlamda ihtiyaçlarını karşılamakta mıydı?

Bir yandan bakınca Westminster Sistemi’ne[7] çok benzemiyor mu, İngiliz anayasa geleneğini andırmıyor mu? O yönde gelişme imkanları taşıdığını düşünüyorum.

Kerem Ali Vahap: Ama malumunuz, “Demokrat Parti geldi, 1924 Anayasasının imkanlarını ve getirdiği sistemi kullanarak diktatörlük ilan etti.” tarzında eleştiriler de var.

Bu siyasal kültürle alakalı. Evet 1924 Anayasası eleştiriliyor ve eleştiriler haksız değil. Çoğunlukçu bir sistem var. Meclis egemenliği dediğinizde, Menderes’e “kadını erkek, erkeği kadın yapmak dışında bütün yetkileri var Westminser Sistemi’nin. Ama İngiliz parlamentosu bu yetkileri böyle kullanmıyor ve bu bir siyasal kültür meselesi ve onlarda yüzyıllar boyunca böyle oluşmuş bir siyasal gelenekleri var. Biz ise bunun tersini uyguladık hep. Özellikle Türk sağının en temel özelliği ve kişiliği budur: “Çoğunlukta olduğu sürece milli iradecilik”. Murat Sevinç bunu çok yazar. Hatta Bülent Tanör’ün “İki Anayasa” kitabında Celal Bayar için söylediği “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesi vardır ya bizim anayasalarımızınd hepsinde? Celal Bayar da bunu şöyle tanımlıyor: “Kayıtsız şartsız milli egemenlik” yani kayıtsız şartsız meclis egemenliği. Meclise herhangi bir kayıt koyulamaz. Şimdi böyle bir rejim meclis diktatörlüğü olur. 1950-1960 arası dönemde meclis, çoğunluğun diktatörlüğü haline geldi. Özellikle 1955’ten sonra. Tek parti diktatörlüğü zaten adı üstünde “tek parti” idi. Ancak bu sözünü ettiğim anlayış “milli iradecilik” kaynaklı bir düşünceden türedi ve böyle olmam zorunda da değildi. Eğer görmediyseniz Mümtaz Soysal’ın “Suçsuz Anayasa” yazısına bakın, gerçekten Mümtaz Soysal parlaklığıyla yazılmış kısa bir yazıdır.

Kerem Ali Vahap: Siz ne zaman bu konuya değinseniz aklıma Rousseau’nun “genel irade”si geliyor. Direkt çoğunlukçu rejimlerde ve fikirlerde dayanılan argümanlardan birisi; çoğunlukçu olan, hatta azınlığı yok sayan bir anlayış.

Ama bu çok galat-ı meşhur bir şey. Rousseau böyle şeyler yazmıyor.

Kerem Ali Vahap: Öyle okunuyor ama hocam.

Evet, öyle yorumlayanlar var; öyle yorumlamayanlar da var. Çünkü Rousseau çok karmaşık bir eser kaleme almış. Gerçekten çok açık yazmakla beraber zor anlaşılan ve zor yorumlanan birisi. Fakat Rousseau’ya eserinin bir bütünü olarak baktığımızda sürekli doğrudan demokrasiye giden bir anlayış bulursunuz. Yani onun milli egemenlik kuramı esasen siyasi temsile dayanmaz çünkü emredici vekaleti öngörür. Örneğin Polonya Anayasa tasarısı üzerine yazdığı eserinde geri çağırma yetkisi gibi, halkın yasa önermesi gibi imkanların olduğu demokrasi anlayışı var uygulamada. teorik olarak da öyle. Fakat Türkiye’de, neredeyse her eserde Rousseau üzerine hep iki paragraf yazılmış.

Netice itibarıyla Rousseau’yu suçlamamak lazım bu meselede; çünkü teorik olarak halk egemenliğini savunan bir isim. Meclis dediğimizde bir bu siyasi temsil sorununu tartışmak durumunda kalıyoruz. Rousseau egemenliğin temsil edilemeyeceğini yazıyor. Bizim anayasacılarımız buna hiç değinmiyorlar.

Kerem Ali Vahap: Ben aslında orada Rousseau’ya değil de Rousseau’nun okunması ve yorumlanması üzerine bir noktaya değinmiştim.

O zaman Rousseau’yu suçlamayalım; Sieyes’i[8] suçlayalım.

Doğukan Temizel: “Suçsuz Anayasa” yazısını önerdiniz. Ben bu tabiri biraz 1982’ye de uyarlayabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü kamuoyunda şöyle bir algı var; 82 Anayasası sanki hep aynı kalmış, Kenan Evren zamanından kalan metin olduğu gibi geçerliymiş gibi. Halbuki bu anayasada da çok ciddi değişiklikler oldu 90’larda ve 2000’lerin başında. Sonrasında bireysel başvuru imkanı da getirildi. Ortada aynı metin yok. 2017’de zaten bambaşka bir hal aldı rejim. Ben biraz 82’ye de haksızlık yapıldığını düşünüyorum açıkçası.

1982’ye yapılan haksızlık şöyle de bir haksızlık; 1924 Anayasasını suçlayanların dayandığı bir olgu var. Bir tür meclis egemenliği yaratabileceği sorunu var. Buna tepki olarak ne yaptılar; egemenlik anayasada belirlenmiş yetkili organlarca kullanılır. Kim onlar? Parlamento. Parlamento egemenliği çok kullanırsa diye ikiye bölelim. Bir cumhuriyet senatosu yapalım bir de millet meclisi yapalım. Özel hükümler koyalım, TRT hükmü gibi. malum 50-60 arası döneme radyo tamamen hükümet için kullanılmıştı. Keza üniversite özerkliği tanıyalım gibi tepkisel düşünceler de hakimdi. 1982 Anayasası hakikaten 13. madde 2001 yılında değiştirilene kadar katmerli bir sınırlandırma öngörüyordu ve hak neredeyse kullanılmaz hale geliyordu. 13. madde şu an iyi bir standartta; Avrupa Konseyi standartında bir sınırlama rejimi öngörüyor. 1982 Anayasası da 1961’e tepki olarak doğdu ve vatandaş karşısında devleti üstün kıldı. Yürütme güçlü hale geldi. Sistematik olarak 1961 ile bambaşka bir anayasal sistematiği temsil eden anayasal bir kararın yansımasıydı. Şimdi bu 1987’den başlayarak bir dizi değişikliğe uğrayarak en temel antidemokratik (Örn. 1995-2001-2004 değişikliklerini düşünün) yönler giderildi. Şimdi haksızlık yapanlar o anayasayı uygulamıyorlar, onun gerisindeler. Mesela deseler ki: “12 Eylül Anayasası neredeyse kabul edildiğinden beri antidemokratik yönleriyle tartışılan bir anayasa. Bu anayasanın antidemokratik hükümlerinen kurtulalım ve bizim şu nedenle bir anayasaya ihtiyacımız var ve şunu öneriyoruz.” denilerek mantıklı şekilde gerekçelendirilebilse amenna. Niye anayasa değişikliği istendiğini ben bir türlü anlamış değilim. 15 yıldır anayasa değişikliği isteniyor, bu kadar saçma bir şey olamaz. Hükümet ister; “50+1 olmuyor 40+1 yapalım” der, iktidarda kalmanın yolunu bulmak için anayasayı suistimal etmek ister. Ama niye niye hükümetin muhalefeti dahil herkes buna teşne anlayabilmiş değilim.

Kerem Ali Vahap: Halbuki sorun bir mevzuat değil siyasal kültür sorunu, dediğiniz gibi.

Murat Sevinç bunu çok güzel ifade eder: “Siyasal sorunları anayasa ile çözmek gibi bir hülyası var siyasetçilerimizin ama asla gerçek olmuyor.”

Doğukan Temizel: Bir de bugünün sorunlarını Kenan Evren’e atmak sanırım biraz daha kolay geliyor.

  • Soru 10.)1924 Anayasası döneminde Cumhurbaşkanın partili oluşu ve bundan hareketle tarafsızlığı meselesi 2017 Anayasa değişikliği öncesinde sıkça tartışılmıştı. Bu bağlamda 1924 Anayasası’nı Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığı üzerinden nasıl değerlendirirsiniz? Atatürk, İsmet İnönü ve Celal Bayar dönemlerini Cumhurbaşkanının tarafsızlığı üzerinden nasıl incelersiniz?

Evet partili cumhurbaşkanı meselesi tartışıldı çokça o dönem. Cumhurbaşkanının tarafsızlığı, daha doğrusu tarafsız olmaması. Neticede partili cumhurbaşkanı. 2017’deki tartışmaya gelince; 2017’deki anayasa değişikliği ile beraber cumhurbaşkanı partili hale geldi. 2017 anayasa değişikliğinin uygulanmasına ilişkin bir yürürlük maddesi vardı. Değişikliklerin bir kısmı Resmi Gazete’de yayınlandıktan hemen sonra, bir kısmı da bir sonraki seçimlerin sonucunda yani seçimlerden sonra yürürlüğe giriyordu.

Doğukan Temizel: Mesela başbakanlık seçimle ortadan kalkmıştı.

Peki partili cumhurbaşkanı ne zaman yürürlüğe girdi? Hemen. Çünkü cumhurbaşkanının partisi üzerinde kontrole ihtiyacı vardı. Bizdeki anayasa tartışmaları ne yazık ki günlük meselelerin çözümü üzerinden bile okunabiliyor. Neden koca bir anayasa değişikliği yapıyorsunuz da bu hariç tüm hükümleri seçimle yürürlüğe giriyor? Çünkü cumhurbaşkanının buna ihtiyacı var.

Sorunun başına dönelim; 1924’te partili cumhurbaşkanı var. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal. 1920’de Millet Meclisi açıldığında 24 Nisan’da meclis başkanı oluyor, dolayısıyla “cumhuriyetin kurucusu” diyebileceğimiz kişi Cumhuriyet Halk Fırkası üyesi. Taraflı mıdır, taraflı mı davranır? Bilemiyoruz. 1930’da Fethi Bey parti kurdurduğu zaman Mustafa Kemal kurduruyor. Gerçek bir muhalefet partisi olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası var. Orada açık bir taraflaşmanın olduğunu söyleyebiliriz Mustafa Kemal açısından, 1925’ten sonra zaten tek partili bir rejim var. İnönü bakımından…

Doğukan Temizel: Hocam İnönü’ye geçmeden evvel, 1930’da SCF’nin meşhur, olaylı bir İzmir Mitingi var. Orada Atatürk’ün SCF Lideri Fethi Okyar’a yazdığı bir mektup var: “Sana gördüğüm kadarıyla mitingi yaptırmak istemiyorlar. Mitingi yapacaksın” [9] diyerek garantör oluyordu.

Tamam da Fethi Bey’e partiyi kim kurdurdu? Gazi kurdurmadı mı?

Kerem Ali Vahap: Ama hocam muhalefet yapması için kurdurdu. Güdümlü bir deneyim olduğu doğrudur ama İzmir Mitingi’ndeki konuşmasını [10] okuduğumda gayet samimi bir muhalefet yaptığını gördüm.

Neticede Fethi Bey Halk Fırkalı değil miydi? Halk Fırkası’nın içişleri bakanlığını yapmamış mı? “Taraf” ne zaman belli olur? Gerçekten bir taraflaşma olduğunda o dönem üstte tarafsız kalacak biri var mı yok mu? TCF’yi örnek gösterecek olsak çok olağanüstü bir dönemdi. Ama o dönemde tarafsız bir cumhurbaşkanı yoktu. Parti üyesi olmak eşittir taraflı olmak. Dolayısıyla partili cumhurbaşkanı taraflı cumhurbaşkanıdır. Ancak 1947’de bu konuda net bir karar verildi.

Doğukan Temizel: 12 Temmuz’da Evet. (Bkz. 12 Temmuz Beyannamesi)

Bu tartışmanın gerçek içeriği, bir nevi başlangıcı ancak oraya uzanır. İsmet Paşa orada tarafsız kalacağını söylüyor ve kalıyor. Recep Peker kaybediyor orada bu vesileyle. O noktada devletin yönüne ilişkin çok ciddi bir mesele var; savaş bitmiş, batı demokrasilerine benzemek gerekiyor ki yeni kurulacak dünyada Türkiye de yerini alsın. Bunun için de Demokrat Parti’nin yaşaması gerekiyor, yaşaması için de cumhurbaşkanı konumundaki kişinin iki parti arasında tek bir parti varmış gibi davranmaması gerekiyor.

1950 yılında Celal Bayar ile tarafsız cumhurbaşkanlığı tekemmül ediyor. Tarafsız cumhurbaşkanlığı meselesi Demokrat Parti hareketinin, daha doğrusu “Demokrat Hareketi”nin ürünü demek daha doğru çünkü 1946’dan 1950’ye kadar demokrat ruh hakikaten de işliyor. Parti üyeleri köy köy geziyorlar; halkın katılımını istiyorlar. Sosyalistler filan bile destek veriyor. Ve o dönemde bu partinin savunduğu şey cumhurbaşkanının tarafsızlığı.

Parti üyesi, parti başkanı olmak tarafsızlıkla bağdaşabilecek bir şey değil. Ha peki partisiz olması tarafsız olacağı anlamına gelir mi? Eğer sembolik yetkileri varsa elbette bu mümkün. Çünkü “devlet başkanlığı” namıyla o görevi yapmak siyasal üstü bir şeydir, bir tür şereftir. Bir siyasi angajmanı olsa bile, bir siyasi parti başkanlığı yapmış olsa bile siyasi kişiliklerini devlet başkanlığına terk etmiş oluyorlar ve “kimse bunu yapmaz” diye bir şey söylemek de doğru olmaz.

Kerem Ali Vahap: Aklıma Tolga Şirin’in bir söylemi geldi. “Bazen tam anlamıyla tarafsız olabilmek için şekli bakımdan tarafsız görünmek de gerekir.” demişti.

  • Soru 11.) 1924 Anayasası özellikle 1950’lerde çokça tartışılmasına rağmen yalnızca 1945 değişikliğinin yerine 1952 değişikliği ile eski metne geri dönülerek biçimsel bir değişiklik yapılmıştı. CHP’nin dahi ikinci meclis, “altı oksuz” Anayasa vaadi varken ve Demokrat Parti Meclis’te ezici çoğunluğu almışken 1950-1960 arasında Anayasa değişikliği yapılmamasını neye bağlıyorsunuz?

Bu güzel bir soru. Anayasa değişikliğine Demokrat Parti’nin ihtiyacı yok çünkü Demokrat Parti az önce belirttiğim “milli iradecilik” yaklaşımı ile anayasayı yorumlama yetkisinin münhasıran meclise ait olduğunu savundu. Mahkemelerin yorumlama girişimlerinden sonuç alınamıyor. Meclis çoğunluğu anayasayı yorumluyorsa ve buna sahipseniz meclis istediği herhangi bir yasayı yapabiliyor. Dolayısıyla çoğunluk bakımından anayasayı değiştirmek iradesinin gösterilmemiş olmasını anlarım. Azınlığa baktığımızda 1950-60 arası, özellikle 1957’den itibaren, CHP’nin zaten anayasa değişikliği önerileri getirmeye başladığını görüyoruz. (Bkz. İlk Hedefler Beyannamesi) Daha sonra 1959’da Kilyos toplantıları adında toplantılar yapılıyor. Bu toplantılarda; 1961 Anayasasının tepki olarak çıktığı temel problemlerin neredeyse hepsi konuşuluyor. Yani neticede bir anayasa değişikliği tartışması var ama tabii CHP’nin o dönem böyle bir değişikliği yapacak gücü yok. İktidar nezdinde ise; açıkçası bu konuda çalışmadım. “1950-60 arasında niye anayasa değişikliği yapılmadı” sorusunu sormadım kendime. Ama herhalde iktidarın da böyle bir ihtiyacı yoktu dediğim gibi.

  • Soru 12.) Günümüzde Cumhur İttifakı tarafından 1921 Anayasası’nı örnek göstererek yeni bir Anayasa yapılması istenci dile getiriliyor. Bir yandan da 1921 Anayasası ile 1924 Anayasası karşılaştırılarak tartışmalar sürdürülüyor. Güncel tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuda çok konuştum. Son yazdığım yazıda [11] belirttiğim şeyleri iki cümle ile özetlemem gerekirse; 1921 Anayasası başından beri konuştuğumuz gibi cumhuriyetçi bir saik barındıran bir anayasa. Ancak cumhuriyetçileri de içeren bir kesim 1921 Anayasasından neredeyse nefret eder bir konumda. Bir kesim (İslamcıları ve Kürt siyasal hareketini kesiştiren bir nokta olarak) ise 1921 Anayasasına sahip çıkar gibi bir tutumdalar. Ama bu iki farklı ve birbiriyle çelişik söylemin bir araya gelmesi gibi geliyor bana. 1921 Anayasasının İslamcı kesimler tarafından sahiplenilmesinin nedeni, İslamcılara alan açtığının düşünülmesi fakat bu böyle değil. 1924 Anayasasının sağcılar tarafından savunulması da; örneğin Ümit Özdağ ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında yapılan protokolde bunun yer alması çok manidar. Sonunda bir siyasetçi bizim tezimize gelmiş dedirtti. İki anayasa arasında kesin bir ayrım var. 1924 Anayasasının temelinden asla sapılmaması gereğini Ümit Özdağ bakımından anlamak kolay ama cumhuriyetçiler bakımından anlamak gerçekten mümkün değil. Çünkü 1921 Anayasası cumhuriyete ve cumhuriyetçilere çok açık bir anayasa. Hem doğrudan demokrasi yöntemleri bakımından hem halkın kapsamını ve katılımını genişletme hem de halkın katılımını sağlama imkanları, halkın siyasal tanımı ve egemenliğin siyasal tanımı bakımından açıklık taşıyan bir metin yerine birtakım korkularla siyasal sınırları sürekli daraltmaya ve kapatma tutumu var. Birtakım korkularla “Asla 1924 duruşundan vazgeçmeyeceğiz.” demek bana cumhuriyetçi bir fikir olarak gelmiyor.

Doğukan Temizel: Yazınızı okudum, çok güzel bir yazıydı. Kitap sorusu da dahil olmak üzere kitabı okumamış olanları da kitabın içeriği bakımından fikir sahibi kılmak ve öğretmek maksatlıydı, çok ayrıntılı yanıtlar verdiniz; teşekkür ederiz. Şimdiye kadar yaptığımız en uzun röportaj oldu. Çok verimli geçtiğini düşünüyorum; vakit ayırdınız.

Ben teşekkür ederim, sağ olun. Çok güzel sorulardı.

Dinçer Demirkent kimdir?

Doktora derecesini “Türkiye’nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavrayışı” başlıklı tezi ile almıştır. Ayrıntı Dergi’de düzenli, başka mecralarda düzensiz olarak yazılar yazmaktadır. İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır. SBF Anayasa Kürsüsü öğretim üyesiyken 2017 Şubatı’nda Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi’yle görevine son verilen Doç. Dr. Dinçer Demirkent akademideki görevine 2023 itibarıyla geri dönmüştür.

Röportajın Künyesi

Röportaj sorularını hazırlayan: Doğukan Temizel, Bahadır Işık, Kerem Ali Vahap

Röportaj sorularını soran: Doğukan Temizel, Kerem Ali Vahap

Röportaj Tarihi: 11 Mayıs 2024

Dipnotlar

[1] Halkçılık Programı: Mustafa Kemal Paşa, Vekiller Heyeti tarafından hazırlanan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Layihası’nı Meclis’e sunmuştu. “Hükûmet Beyannamesi” ya da “Halkçılık Programı” olarak da anılan bu layiha, Nutuk’ta da Halkçılık Programı olarak tanımlanmıştır. (Bkz. Türk İnkılabı Sözlüğü)

[2] Mümtaz Soysal, “Suçsuz Anayasa”. Mülkiye Dergisi 43, sy. 4 (Aralık 2019): 829-833.

[3]: Rıdvan Akın, “1921 ve 1924 anayasaları”, 12punto.com.tr

[4]: Mustafa Kemal Atatürk, Rauf Bey’le, Refet Paşa’yla ve Ali Fuat Paşa’yla diyaloglarını Nutuk’ta şöyle aktarır:

“Rauf Bey’den, saltanat ve hilâfet hakkındaki kanaat ve mütâlaasının ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta, şu tasrihatta bulundu: Ben, dedi, makam-ı saltanat ve hilâfete vicdanen ve hissen merbûtum. Çünkü benim babam, pâdişâhın nân ü nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ricâli sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerrâtı vardır. Ben nankör değilim ve olamam. Pâdişâha muhafaza-i sadakat borcumdur. Halife’ye merbûtiyetim ise terbiyem icabıdır. Bunlardan başka, umumî mütâlaam da vardır. Bizde vaziyet-i umumiyeyi tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temîn edebilir. O da makam-ı saltanat ve hilâfettir. Bu makamı lâğvetmek, onun yerine başka mahiyette bir mevcudiyet ikamesine çalışmak, felâket ve hüsranı mûcibtir. Asla câiz olamaz.

Rauf Bey’den sonra, karşımda oturan Refet Paşa’dan mütâlaasını sordum. Refet Paşa’nın cevâbı şu idi: Tamamen Rauf Bey’in fikir ve mütâlaasına iştirak ederim. Fi’l-hakika, bizde pâdişâhlıktan, halifelikten başka bir şekl-i idâre mevzu-i bahis olamaz.

Ondan sonra, Fuat Paşa’nın fikrini öğrenmek istedim. Paşa, yeni Moskova’dan geldiğinden, vaziyeti, efkâr ve hissiyât-ı umumiyeyi lüzumu derecede tetkike henüz vakit bulamadığından bahsederek görüşülen mesele hakkında kat’î bir fikir ve kanaat dermeyan etmekte mazur olduğunu ifade etti.

Ben muhataplarıma kısaca şu cevâbı verdim: Mevzu-i bahis ettiğiniz mesele, bugünün meselesi değildir. Meclis’te bazılarının telâş ve heyecanına da mahal yoktur.”

[5]: Hulusi Efendi’nin yaptığı konuşmadan: “Efendiler; tekrar ediyorum. Fikrime geçmek üzere mademki kanunun birinci maddesinde (Hâkimiyeti milliye bilâkaydüşart milletindir) deniliyor, bu öyle bir tâbir ki zannederim dünyada medenî namını taşıyan hiç bir millet böyle bir maddei sariha vazetmemiştir. Hiç bir milletin, hiçbir devletin kanununda böyle bilâkaydüşart umumî bir salâhiyet yoktur. Bu o kadar vazıhtır ki; bu o kadar umumidir ki: bilâkaydüşart, başka hiç bir şey kabul etmiyor. Ancak Allah’a ait olan, Allah’a mahsus olan bir hareketi üzerine almış. Millet Meclisi yeryüzünde tatbik nokta-i nazarından adaleti vediatullah olmak üzere üzerine almış oluyor. Böyle birinci maddede umumî ve sarih bir şekil kabul olunduktan sonra Meclis’i başka şeyle tahdit etmeğe hiç lüzum yoktur.” Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, D. 1, C. 7, 20/01/1921, s. 330.

[6]: Ahmet İnsel, Otoritarizmin Sürekliliği, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-125-126-eylul-ekim-1999/2319/otoritarizmin-surekliligi/4745

[7]: Westminster Sistemi, İngiltere deneyimi ile karakterize edilmiş bir çoğunlukçu demokrasi modelidir.

[8]: Emmanuel-Joseph Sieyès, Fransız Katolik din adamı, diplomat ve filozoftur. Rousseau’nun fikirlerinden esinlenmiştir.

[9]: İlgili mektubun tam hali: “

“İzmir Serbest Fırka Reisi Fethi Beyefendi Hazretleri’ne,                                                                                                     (Sureti Başvekil’e, Dahiliye vekiline ve İzmir valisine)

Anlıyorum ki, sana nutkunu söyletmek istemiyorlar. Fakat sen mutlaka nutkunu söyleyeceksin ve tesadüf edeceğin herhangi bir engeli bana bildireceksin. Asayişin temini için, Başvekil, Dahiliye vekili ve İzmir valisi lazım olan tedbirleri almakta mükelleftirler.

Gazi” 

[10]: Fethi Okyar’ın İzmir Mitingi konuşması için bkz.: https://turkinkilabi.com/fethi-okyarin-izmir-mitingi-konusmasi/

[11]: Dinçer Demirkent, “1924 Anayasası’nın 100. yılında güncel bir anayasa tartışması”, gazeteduvar.com.tr