Prof. Mahmut Esat Bozkurt ve Bir Yabancı Gözü ile Türk Hukuk İnkılâbı19 min read

Sunuş: Okumakta olduğunuz makale, Türk Hukuk Devrimi’nin Atatürk’le beraber mimarı olan Prof. Mahmut Esat Bozkurt’un vefatının ardından Kemal Fikret Arık tarafından, Mahmut Esat Bozkurt’un vefatının ardından kaleme alınmıştır. Türkiye’den Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gönderilen ilk hâkim olan, medeni hukuk profesörü kıymetli hukukçu Kemal Fikret Arık tarafından, henüz doktorasını yeni bitirmişken yazılan bu makale, internette ilk defa -esas metne sadık kalınarak- köşeli parantezi bazı kelimelerin karşılığı da verilerek yayınlanmaktadır. Türk Hukuk Devrimi’nin en büyük atılımı olan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin TBMM’de kabulünün 100. yıl dönümünde bu makaleyi paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz.

Cumhuriyet adliyesinin büyük kurucusu, ana kanunlarımızın inkılâpçı vazıı [vaz edeni, hazırlayıcısı], Lotus (hayır, Türk hukuk davasının inanlı ve bilgili müdafii Mahmut Esat Bozkurt’un vücudu Türk panteonunda yer aldı. Ettiği büyük hizmetlerin efsanevi ve haklı şöhret halesiyle şimdiden süslenen hatırası onunda saygı ve huşu ile eğiliyoruz.

Rahmetli Mahmut Esat Bozkurt’u ilk defa Ankara Hukuk Fakültesinde mukayeseli esasiye hukuku [karşılaştırmalı anayasa hukuku] ve devletler hukuku profesörü olarak tanımıştık. Yalnız dimağı değil, kalbi de doyuran dersleri yıllarca ve yıllarca, Ankara Hukuk Fakültesi ve inkılap dersleri gençliği tarafından en büyük dikkatle, heyecanla, bazen göz yaşları ile takip edildi.

Nefeslerimizi tutarak dinlediğimiz, bilgi ile Türk milliyetperverliğinin tarif edilmez bir sıcaklık ve aydınlık içinde dile geldiği ve birleştiği her dersin sonunda, talebeleri kendilerini değişmiş, saf Türklüğün şuuruna erme yolunda kendilerini biraz daha ilerlemiş hissederlerdi. Tarih içinde Türk mukadderatının tayin edileceği o karanlık ve ümitsiz günlerde milli kuvvetler safını bırakarak Yunan hatlarını aşmak üzere bulunan yakın silah arkadaşı Çerkez Edhem’e “Biz devlet ile darıldı isek bunda milletin ne kusuru var? Ben Türk’ün düşmanı ile birleşemem.” diye haykıran Türk yiğidinin menkıbesini anlattıktan sonra:

“Daima Türk’e, yalnız ve ancak Türk’e inanırız, çocuklar! Türk’e yalnız Türk’ten fayda vardır!” diyen heyecanlı sesini tekrar duyuyor gibiyiz.

Pek büyük bir bünye ve medeniyet inkılabı geçiren Türkiye’de yüksek mektep hocalığının yalnız kuru bilgi aktaran bir sifon veya transitçi işi olmadığını çok iyi takdir ediyordu. Bunun için her fırsatta, talebelerinin ruhunu yükseltmeye, şuurunu bilemeye, bir kelime ile onları yetiştirmeye çalışmıştı.

Devletler arası münasebetlerin ve devletler hukukunun asıl manasını realist ve nafiz bir görüşle kavrıyordu. “Kuvvetsiz adalet zayıftır, fakat adaletsiz kuvvet zalimdir.” sözünün en çok devletler hukukuna yakıştığını anlıyor ve anlatmaya çalışıyordu..

Milletler cemiyeti ülküsünün kurnaz ve emperyalist siyasiler elinde nasıl asıl gayesinden uzaklaştığını görüyor, devletler hukukunun gayrıkabil-i içtinap [sakınmaktan kaçınılamayan] ultima ratio‘su [son çaresi] olan harbin yaklaştığını hissediyor, sulhçu ütopilerden uzak kalarak “Hazır ol cenge istersen sulhu salah” düsturunu aşılıyor, izah ediyordu.[1]

“Alimin vatanı yoktur sözü çok yanlıştır, bilakis her alimin bir vatanı vardır.” diyen Duguit’nin düşüncesini tamamen benimseniş gibi idi. Bir Türk hocası sıfatı ile, devletler hukuku tarihinde Türk milletine ve Türk devletine Hristiyan ve hasım bir alem tarafından bütün bir tarih boyunca reva görülen haksızlıkları ve yanlışlıkları, isyan eden kalbi be şuuru ile yeniden gözden geçiriyor ve bu mesainin zaruri bulunduğunu kendisine mahsus enerjik sözleriyle ve kuvvetle tekrar ediyordu. Bu bakımdan, genç ve değerli bir profesörümüzün dediği gibi, devletler arası hukuk tedrisatına yeni feyizli bir renk aşıladığı söylenebilir, sanıyoruz.

Fakat, Türk adliyesi Mahmut Esat Bozkurt’u her şeyden önce ana kanunlarımızın hazırlayıcısı ve hatırlatıcısı olarak anacaktır.

Bu kanunlar nasıl hazırlandı? Değerleri, boşluları nedir? Birçok bilginlerimizin yazılarında bu suallerin karşılığı çoktan verilmiş bulunuyor. Fakat, başkalarının gözü ile bu meseleler nasıl görülmüştür? Türk adli inkılabının ilk safhalarına adli müşavir sıfatı ile şahit olan bir İsviçreli profesör (Sauser Hall – La réception des droits européens en Turquie [Türkiye’de Avrupa Hukukunun Kabulü]) bu husustaki düşüncelerini uzun bir makalesinde tespit etmiş bulunuyor. Mahmut Esat Bozkurt’un inkılapçı hatırasına tahsis edilen bu sahifelerde, onun tarihi bir cesaretle başardığı teşrii [yasama] hareketinin mana ve şümulünü belirten bu yazıdan bazı parçaları nakletmeyi faydalı buluyoruz.

1926 Ankarası ve Mahmut Esat Bozkurt ile ilk tanışması hakkındaki intibalarını İsviçreli profesör şu suretle anlatıyor:

“Bir avuç ateşli adam bu fakirler diyarını bir hükumet merkezi haline yükseltmeye muvaffak oldular. Birkaç yılda başarılan işler hayret verecek kadar büyüktür. Bu sonuç pahalıya mal olmuştur. Ankara’nın inşa masrafı takriben 150 milyon Türk Lirası tahmin olunmaktadır. Fakat Türk milleti tehlikelere maruz bir hükumet merkezini terk ederek yeni bir hükumet merkezi kurmak icap ettiğine kanaat edince birçok masraflara katlanmak zaruri idi. Eski mektep binalarında yerleşmiş muhtelif vekaletler [bakanlıklar], şimdi geniş binalara sahip olmuştur: Meclis binası, adliye sarayı, hukuk mektebi, müze, Le Corbusier üslubunda cumhurreisi sarayı, pek lüks bir biçimde düzenlenmiş bir tiyatro binası bunlar arasındadır. Yeni Türkiye’nin bütün banileri [kurucuları], sultanların Boğaziçi’ndeki muhteşem saraylarını terk ederek eski rejimin ihmal ve teseyyübü [ihmalkarlığı] yüzünden harap olmaya yüz tutmuş bir Anadolu kasabasında ilk kuruluş devrinin güç hayat şartlarını tahammül ve metanetle kabul ettiler. Benim gibi, Ankara’da mesken yokluğundan dolayı kenara çekilmiş ve iyice ısınmamış bir vagonda, sıfırın altında 15 derece soğukta, derslerini hazırlamak zorunda kalan mükemmel bir ceza hukuku hocasını görenler bunun ne demek olduğunu takdir ederler.”

Medeni Hukuk Profesörü Kemal Fikret Arık

Memleketin düşman istilasından kurtarılması için yapılan ve askeri bir zaferle bitmekle beraber Anadolu’nun daha çok harap olmasına sebep olan son mücadele müstesna, on dört yıl süren muvaffakiyetsiz [başarısız] harplerle harap olan [yıkılan] memleket, büyük şehirler bir tarafa bırakılırsa, pek büyük çokluğu cahil, demokrasi ananelerinden habersiz, son derece dindar bir halk, kaderci bir tevekkülle kabul edilen adaletsizlik ve haksızlığa alışkanlık, çok nazik, çok namuslu (Bismarck, Türk milletine Balkanların centilmeni demiyor muydu?), ahlak ve adetleri çok sade, fakat değişmez gelenekler içinde mahpus [hapis], modern hayatta tam denecek kadar tecrübesiz bir millet. Hulasa [Özetle], Dante’nin İlahi Komedyasında betimlenen maziye dönük çehre.

Nasıl oldu da Müslüman aleminin geleneklerine doğrudan doğruya zıt geleneklerle yaşayan kitleleri idare eden Avrupa kanunları ve bilhassa İsviçre Medeni Kanunu’nu yeni Türkiye’nin idare adamları tarafından kabul ve neşredildiler ve bu kanunlar bu tecrübeye nasıl tahammül edeceklerdi?

Harikulade bir faaliyetle Türk mevzuatının tamamen yenileştirilmesi işine girişen genç Adliye Vekili Mahmut Esat Bey’i 12 yıl önce Ankara’da, Adliye Vekilliğinin eski binalarından birinde tanımak şerefine nail olmuştum. Genç vekil, demokrasi aşkını ve Türkiye’yi batıya yöneltmek istek ve iradesini, muhakkak ki Lozan ve Fribourg hukuk fakültelerinin eski talebesi sıfatı ile İsviçre’de iktisap etmişti [kazanmıştı].

Kısa boylu, tıknazca, uzlaşma bilmez bir irade taşıyan, 1919’da[2] Yunan işgali sırasında çete başı olarak cesaretle çarpışmış olan genç vekil, beni büyük bir nezaketle kabul etti. Ve konuşma derhal İsviçre’deki eski hocaları ve gerçekleştirilecek kanun ıslahatı konusuna intikal etti.

“Takriben bir ay önce memleketinizin Medeni Kanununu kabul ettik. Kanun birkaç gün sonra neşredilecek ve altı ay sonra, yani bu sonbaharda yürürlüğe girecektir” dedi.

Türk adliyesinin yepyeni bir kanun tanıyıp kavrayabilmesi için bu müddetin çok az geleceğini, İsviçre’de dört yıllık bir intikal devresi bırakıldığını söylememe müsaadelerini rica ettiğim zaman, kısmen milli bir his, kısmen desisi [kuşkulu] bir kanaat mahsulü olan bir katiyetle cevap verdi:

“Biz Türk hukukçularına altı ay veriyoruz. Bu kafidir. Esasen çok karı almak usulünü derhal kaldırmak istiyoruz. Eğer daha dört yıl bekleseydik, çok karı almak isteyenler intikal devresinde alelacele evlenirler ve cumhuriyetin gerçekleştirmek istediği başlıca yeniliklerden birisi gecikmiş olurdu.”

“Fakat” dedim, “Aile hukukunu derhal neşre ve kanunun diğer kısımlarını daha sonra tedricen [aşamalı olarak] yürürlüğe koyabilirdiniz.”

“Fikriniz fena değil. Fakat olan olmuştur. Milli Meclis kararını vermiştir. Altı ay sonra Türk milletinin bütün sivil hayatı İsviçre hukukuna göre düzenlenecektir. İsviçre Medeni Kanunu sadedir, açıktır. Bu kanunun hukukçularımız muhitinde [çevresinde] iyi karşılanacağından eminim. Ve bu kanunun zamanla Türk milletinin ahlakı ve adetleri üzerinde devamlı ve derin bir tesir yapacağına itimadım vardır.”

Türkiye’nin nasıl radikal ve ani bir şekilde hukuki ananeleriyle münasebetini kestiğini iyice canlandırmak için bu konuşmayı aynen naklettim. Vaktiyle Abdülhamid’in hukuk müşavirliğini yapmış olan Kont Ostrorog’un belirttiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti tarafından Avrupa hukukunun iktibası şark tarihinin on dört asırdan yani İslamlığın kuruluşundan beri en mühim hadiselerinden birisini teşkil etmektedir. Dante’nin La Divine Comedie‘sinde [İlahi Komedya’sında], ezeli olarak mazinin temaşasına (seyrine) dalmış gösterilen çehre birden bire geleceğe doğru dönmüştür.

Kanun inkılabından önce Türkiye’de meri [yürürlükteki] hukuk sistemini anlattıktan sonra profesör niçin bu derece köklü bir hareket yapmaya mecbur kaldığımızı şu suretle izah ediyor:

“İslam hukukunun tefsir ve içtihat yolu ile ıslahı kabil değildi, çünkü içtihat kapısı kapanmıştı. Mutlak, mukaddes ve el sürülmez Kur’an esaslarına dayandığı için bu hukukun tedvin yolu ile de ıslahı mümkün değildi.

Bu müşkül durum karşısında, bir kılıç darbesiyle Gordion düğümünü çözen Büyük İskender gibi hareket etmek milli hükumetin işine pek elveriyordu. Filhakika, alınması düşünülen tedbirlerin Kur’an veya sünnet hükümlerine uygun olup olmadığı hakkında uzun uzun konuşulmaması, bilhassa bu kanunların istenen ıslahatın yapılmasını geciktirecek surette, şarklılara has zeka inceliğiyle münakaşa edilmemesi lazımdır. Bu sebepten milli hükumet; iyi yapılmış, asri [çağdaş] ve hemen tercüme edilmeye hazır Avrupa kanunlarına müracaat etti.

Ankara hükumetinin tuttuğu yol belki de tutulacak tek yoldu. Gerçekten, tarih öğretiyor ki yeni bir kanun yapmak pek uzun bir iştir. Bir çeyrek asırdan evvel hazırlanmış tek bir büyük kanun misali yoktur. Fransız Medeni Kanunu’nun o kadar süratle tanzimi [hazırlanması], yazı ile tespit edilmiş bulunan vilayet örf ve adetlerinin olduğu gibi kanuna alınmış olmasını izah edilebilir. Bu kadar uzun sürecek bir hukuki kararsızlık devri esnasında Türkiye’de adalet nasıl tatbik ve tevzi edilecektir? Bundan başka, iyi yapılı bir kanun da kafi değildir. İyi ve sağlam nazari [kuramsal] eserlerin de bulunması lazımdır. Türklerin ne bunun için gereken zamanı ne de bu eserleri hazırlamak için modern hukuka kafi derecede vakıf hukukçuları vardı. Hakikaten en siyasi ve en seri hal sureti yabancı kanunları kül halinde kabul ve neşretmek, bu kanunlar hakkında yazılan şeyleri tercüme ettirmekten ibaretti.

Bir kere esas hakkında karar verildikten sonra iş hayret veren bir süratle başarıldı, bilhassa şarkın ne kadar sabırlı bir memleket olduğu ve zamana ne kadar az kıymet verdiği düşünülecek olursa.”

Bundan sonra İsviçre Medeni Kanunu’nun kabulüne temas eden profesör bu hadiseyi şu suretle izah ediyor:

“Türkiye üç yıl içinde hukuk armatürünü [donanımını] tamamıyla değiştiren sekiz büyük kanun kazandı. Tarihte bu kadar kökten ve bu kadar seri bir tahavvülün [dönüşümün]emsali yoktur. Türk kanununun vazıını İsviçre Medeni Kanunu’nu seçmeye sevk eden sebepler nelerdir? Bunlardan başlıca üçü şunlardır:

Hiç şüphesiz en başta, umumiyetle Lozanlılar diye anılan ve Cihan Harbi esnasında hukuk tahsillerini İsviçre’nin Fransızca konuşulan kısmında ekserisi Lozan birkaçı Fribourg ve Cenevre üniversitesinde yapmış olan bu münevverler zümresinin Ankara’da yaptığı tesir gelir. Adı çözülmez bir şekilde Türkiye’de hukuk rönesansına merbut [bağlı] bulunan Adliye Vekili Mahmut Esat Bey bunlardan biridir. İsviçre müesseselerinin büyük hayranları bulunan bu münevverler bu müesseseleri Türk mevzuatına ithale ve nihayet iktidar mevkiine gelince bu arzularına da muvaffak oldular. Mahmut Esat, kendisinin ve Lozan’daki tahsil arkadaşlarının -ki daha sonra vekil ve mebus olmuşlardır (Vaudlu mükemmel bir bayan ile emekli bir muallime)- hem Fransızca hem de demokratik siyaset dersi aldıklarını bizzat anlatır.”

Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Bey

Bununla beraber İsviçre Medeni Kanunu’nun teknik mahiyette kati [kesin] faydaları olmasaydı bu cumhuriyetçi fikirler İsviçre Medeni Kanunu’nun seçilmesine kafi gelmezdi. İsviçre Medeni Kanunu, mantıki tertibi ve bilhassa sade, açık ve kati metni ile Türk hukukşinaslarını cezbetmişti. Bundan başka, Fransızca Türk hukukçular arasında en çok yayılmış bir dildir. İsviçre Kanunu’nun Fransızca yazılmış resmi bir metninin, keza Fransızca yazılmış doktrin eserlerinin ve içtihatlar dergisinin bulunması, bu suretle tercüme işini son derece kolaylaştırdı. Halbuki Alman Medeni Kanunu’nun tercümesi daha zor ve daha çok zamana muhtaçtı.

Nihayet Türk kanun vazıı bilhassa İsviçre kanununda aile hukukunun iyi tanzim edilmiş olmasının tesiri altında kaldı. Kanun vazıının süratle başlatmak istediği başlıca ıslahatlardan birisi, aile müessesesini, kadınla erkek arasında tam hukuki müsavat [eşitlik] ve aile birliğinde kuvvetli bir rabıta [bağ] esası üzerine bina etmekti (Bu husus müteveffa Profesör Eugen Huber’in İsviçre Medeni Kanunu’nu tanzim ederken başlıca kaygılarından birisi olmuştu.).

Yeni Medeni Kanun’un kabulü esnasında mazbata muharriri Şükrü Kaya Bey, eski İslam mevzuatının meşum [uğursuz] neticelerini kuvvetle ortaya koymuş, “Mahkemelerimizin sicilleri öz babasını ispat edemeyen çocukların, kocasının haberi olmadan bilmem ne sebepten boş düşmüş olan kadınların henüz beşikte iken masumları kendisine yahut başkasına tezviç eden [eş yapan] vasilerin ve bunlara taalluk eden davaların pür heyecan ve pür elem sergüzeştleriyle malamaldır [ağzına kadar doludur].”

Bundan sonra İsviçreli profesör, yeni hukukun Türkiye’de mazhar olduğu iyi kabul ve isabetli tatbikat için düşüncelerini suretle ifade ediyor:

“Yeni kanunlar ve bilhassa İsviçre Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu, Türkiye’de iş muhitleri ve hukukçular tarafından çok iyi karşılandı. Yeni hukukun büyük şehirlerde tatbikatı devamlı ilerleme halindedir. Adliyeciler umumiyetle hüsnüniyetlidirler [iyi niyetlidirler]. Üniversite talebeleri batı mahkemeleri kararlarını bir nevi heyecanla takip ve tetkik etmektedirler. Hareketimden biraz evvel kendisi ile görüştüğüm Osmanlı Bankası’nın İstanbul’daki müdürlerinden birisi Türk mahkemeleri hakkında ifade ediyordu: ‘Netice itibarıyla memnun olmamız lazımdır: Kaybetmemiz icap eden davaları kaybediyor, kazanmamız icap edenleri kazanıyoruz.’. Vilayetlerde durum belki daha az memnunluk vericidir. Buralarda, büyük şehirlere nazaran garp kültüre sahip olan hakimler daha az olduğundan, yeni hukuk daha güç hazım ve temsil edilmektedir.

Türkiye’de başarılan ıslahatı bir kül halinde göz önüne alan bir kimsenin hayretten donmaması imkansızdır. İslam devletlerinin en kuvvetlisi, bin yıldan çok süren İslam geleneklerini altı ay içinde yıkıyor; filhakika [gerçekten] bu tahavvülün [dönüşümün] esası, yeni medeni kanunla yeni ceza kanunu ve yeni borçlar kanununun yürürlüğe girdiği 4 İlk teşrin [Ekim] 1926 tarihinden itibaren gerçekleşmiştir. Hazırlanmamış bir muhitte Müslüman hukuku bu kadar az bir zamanda nasıl oldu da müthiş bir şekilde çöktü? Bu toptan değişmeyi anlamak için, hukukunun yeni fikirlere halkın yeni ahlak ve adeta intibakı [uyumu] bahis mevzuu olmayıp doğrudan doğruya bir inkılap, yani fikirler ve adetlerin bundan böyle kendisine uymak zorunda kalacağı birtakım yeni müesseselerin zorla ithali keyfiyetinin [durumunun] bahis mevzuu olduğunu unutmamalıdır.

Tarih hiçbir milletin hayatında bu kadar kökten ve bu kadar seri bir tahavvül kaydetmemiştir. Fransa İhtilali medeni hukuk alanında bu kadar derin bir etki ve hareket yaratmamış, yalnız imtiyazları [ayrıcalıkları] kaldırmakla yetinmiştir. Savigny’nin yazdığı gibi Fransız hukuk edebiyatı, ihtilalden evvelki hukuk edebiyatına o kadar merbuttur [bağlıdır] ki araya bir kanunun kabul ve neşri gibi büyük bir hadisenin girdiğine inanmakta insan güçlüğe uğrar. Devlet hayatının bütün cüzleri içinde ihtilalin en az sarstığı ve en az değiştirdiği belki de medeni hukuktur. “Rus İhtilali, özellikle sosyal bir devrimdir. Türk İnkılabı’nın sahip olduğu devrime sahip değildir.”.

Yeni hukuku temsil, kritik hassası [özelliği] zamanımızda devam etmektedir. Batının bütün hukuk telakkilerinin [anlayışlarının] milletin vicdanına girmesi ve onu değiştirmesi icap edecektir. Türk halkı kendisine empoze edilen bütün fikirleri bu yirmi yıllık devrede temsil etmek zorundadır. Şimdiye kadar bir millet üzerinde yapılan en cesur tecrübelerden birisi hakkında ancak o zaman kati bir hüküm vermek mümkün olabilecektir.

Bununla birlikte her şey bu yolda bir başarıyı tahmin ettirmektedir. Avrupa hukuk prensiplerinin kabulünde Türklerden daha ölçülü davranmış olmak ve 1808 tarihli Medeni Kanun’un aile ve miras hukuku bahislerinde halk geleneklerine dayanmakla beraber, Japonların verdiği örnek bunu ispat etmektedir.

Türk milleti, hukuk müesseselerini laikleştirmekten daha çok hürriyet ve daha çok refaha kavuşacağını umuyor. Tecrübe henüz sona ermemiştir…

Bu ulusun arasında yaşamak mazhariyetine [onuruna] eren ve onun büyük nezaketini, kendisine yapılan en küçük hizmetler için duyduğu minnet ve şükran duygusunu bilenler, bu milletin ancak tam bir başarıya ermesini dileyebilirler.”

Rahmetli Mahmut Esat Bozkurt’un en faal bir şekilde yönettiği hukuk inkılabımız hakkında söylenen bu sözleri, onun taze mezarı üstüne bir demet kadirşinaslık çiçeği olarak tevdi ediyoruz.

Dr. K. Fikret Arık

Dipnotlar

[1]: 1929 yılında tercüme ve neşrettirdiği Karl Strupp’un “Avrupa va Amerika Umumi Hukuk-u Düvel Mebdeleri” adlı eserde yazdığı önsözde şunları ifade ediyordu:
“Devletlerin hukuk-u düvel prensiplerine müracaatları, menfaatlerini o prensip çerçevesi içinde aramaları, halletmeleri dünya sulhunun büyük çarelerinden birisi olacaktır. menfaatleri uzlaştıracak, sulhu tutacak, harpleri, kitalleri [savaşları, vuruşmaları] uzlaştıracak tedbirleri bulup çıkartmak, bana göre, hukuk-u düvelin hal ve müstakbeldeki en kıymetli mesaisi olacaktır. Bütün zevahire rağmen milletlerin her asırdan fazla dövüşmeye hazırlandıkları böyle bir günde harplerin, kitallerin bir gün yer yüzünden silinip gideceği hakkında kendime kanaat verici bir fikir edinmiş değilim. Hukuk-u düvelin bugünkü rolü sulhu tutarak kitali uzaklaştırmak olmalıdır.”.

Başka bir yerde de bilginin rolünü şöyle anlatır: “J. Westlake, Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonlarının 1856 Paris Muahedesi ile lağvedilmiş olduğunu kabul eder. Fakat, tatbikattaki müsamahalar yüzünden muahede hükmünün tecelli edemediğini de, meriyete [yürürlüğe] girmeleri nasip olmayan muahedeler sırasında misal olarak anlatır. Bu bir hadisedir ki kazanılan hakların bilgisizlik yüzünden nasıl kaybolup gideceğini acı ve pek aşikar bir surette gösterir.”.

[2]: Yazıda 1922 olarak verilen tarih muhtemelen sehven yazılmış olup, doğru tarih yazılmıştır.

Kaynak: Dr. K. Kemal Arık, “Profesör Mahmut Esat Bozkurt ve Bir Yabancı Gözü ile Türk Hukuk İnkılabı”, Adliye Dergisi Mahmut Esat Bozkurt Nüshası, Ankara: Yeni Cezaevi Matbaası, 1944, ss. 26-33.