Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Kaleminden: Türk Hukukunda Kadının Yeri24 min read

Sunuş: Okumak üzere olduğunuz makale, Medeni Hukuk Profesörü Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun henüz doçent olduğu 1935 yılında Ülkü dergisinde yayınlanmış ancak internette bugüne kadar hiç yer almamış bir metindir. “Hıfzı Veldet” imzasıyla yayımlanan makalede Türk kadınının Türk hukuk sistemindeki yeri tartışılmakta, kadınların hukuksal durumu Hukuk Devrimi’nin öncesi ve sonrasıyla mukayeseli olarak incelenmektedir. Okura kolaylık sağlamak için metnin aslına sadık kalınarak bazı kelimelerin karşılığı köşeli parantez içinde eklenmiştir. Türk İnkılâbı Tarih Topluluğu olarak, kadın haklarına dair önemli ancak gözden kaçmış bir metni daha internete kazandırıyor olmanın heyecanını taşıyor, bu vesileyle Velidedeoğlu ailesine destekleri için teşekkür ediyoruz. Okunması ve istifade edilmesi dileğiyle.
Türk Hukukunda Kadının Yeri
Türk kadını evvelce Türk ırkına yabancı olan bir takım adet ve teamüllerin nüfuzu neticesinde kaybetmiş olduğu yerini, 8-9 yüzyıllık bir fasıladan sonra bugün tekrar almış bulunuyor. Birçok milletlerin kadınları insanlık haklarından birçoklarını almak için didinip, uğraşıp, çırpınıp dururken; erkeklere verilmiş haklardan hepsine malin olan ve Türk Kamutayında [Meclisinde] saylav [milletvekili] bulunduran Türk kadınlığı ne kadar övünse yeridir.
Burada, suitefehhüme [yanlış anlaşılmaya] mahal kalmamak üzere, derhal şunu ilave etmek isterim: Türkiye’de kadınlık ayrı bir zümre, bir sınıf teşkil etmez. Türk kadını da ulusun bir ferdidir. Ve onun, erkeğin haiz olduğu hakların hepsine malik olması pek tabiidir. Nasıl ki bugünkü Türkiye eskiden yapılmamış, ihmal edilmiş bütün işleri şimdi birer birer yapmakta ise, bu kadınlık vaziyetini de öylece düzeltmiştir. Yoksa yeni Türkiye’de bir kadınlık-erkeklik mücadelesi yoktur, olmamıştır ve olamaz. Kadınlara bu haklar ne bahşedilmiş, ne de kadınlar tarafından mücadele ile alınmıştır. Yapılan şey Türk camiasında eksik kalmış olan bir işin diğer işler meyanında şimdi tamamlanmış olmasıdır.
“Türk kadını eski hukuka nazaran ne idi, yeni hukuka nazaran ne oldu?” meselesini, hukuki tabir ve istilahlardan [deyimlerden] mümkün mertebe sakınarak ortaya koyalım ve bu alanda yapılmış olan büyük ve göz kamaştırıcı değişikliği, gücümüz nispetinde anlatalım.
Kadın haklarını, hukukun iki büyük kısmı olan amme [kamu] hukuku ve hususi hukuk bakımlarından ayrı ayrı mütalaa etmek icap eder.
Amme hukuku demek, kısaca, bir devletin diğer bir devletle veya bir ulus fertlerinin devletle olan münasebetlerini tanzim eden hukuk demektir. Mesela devlet teşkilatının vergi, askerlik, memurluk, siyasi kurumlara seçme ve seçilme işlerinin, suç işleyen kişiyi cezalandırma, vatandaşlar arasındaki ihtilafları mahkemelerde halletmek keyfiyetinin tanzimi amme hukukuna aittir. Bütün bu saydığım misallerde görüyorsunuz ki bir yanda fert, kişi vardır; öte yanda hakimiyeti haiz devlet vardır. İşte bu fert ve devlet münasebetinde acaba eskiden Türk kadınının yeri ne idi? Dikkatlice bakınca görürüz ki, amme hukuku bakımından Türk kadınına evvelce hiçbir hak verilmemiş, buna mukabil askerlik müstesna olmak üzere erkeklerle aynı mükellefiyetler yükletilmiştir. Türk kadını, kadın olduğu için, devlet memuru olmak hakkından, belediyeye üye ve Kamutay saylav seçme ve seçilme hakkından mahrumdu. Bu mahrumiyetlere mukabil Türk kadını, kadın olduğu için, daha az vergi vermiyordu. Bir suç işleyen Türk kadını aynen bir erkek gibi ceza görüyordu. Türkçemizde eski bir atasözü vardır: “Gülü seven dikenine katlanır.”. Bunun derin manası, bir hak karşısında bir vazifenin bir mükellefiyetin de mevcut olduğudur. Zavallı Türk kadınına eski amme hukukunda gülü sevmeden yalnız dikenine katlanmak nasip olmuştur. Yani kadına hak tanınmamış yalnız mükellefiyet yükletilmiştir. Hak olmayan yerde bir varlık da yoktur ve olamaz. Bu sebeple eski amme hukukunda Türk kadınının mevkii bir hiçten, bir sıfırdan ibaretti. Her hususta, varlıkla yokluğun mukayesesi mümkün olmadığı gibi Türk kadınlığının amme hukukundaki bugünkü vaziyeti ile dünkü vaziyeti arasında bir mukayese yapmanın da imkanı yoktur. Dün bomboş olan bir yerde bugün kocaman ve canlı bir varlık, bir bina kurulmuştur. Mukayese için en aşağı iki şeyin mevcudiyeti şart olduğuna ve elimizde ise yalnız bir tek bina bulunduğuna göre işimiz bu yeni binayı, Türk kadınlığının amme hukuku sahasındaki yeni vaziyetini tetkike münhasır kalacaktır. Bugün amme hukuku sahasında erkeğin haiz olduğu her türlü hakka Türk kadını da maliktir. Her çeşit memuriyetin kapısı kadınlar için de açıktır. 14 Nisan 1930 tarihli Belediye Kanunu ile [1580 sayılı Belediye Kanunu] kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.
Türk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun [1924 Anayasası’nın] onuncu maddesi 18 yaşını ikmal eden her erkek Türkün saylav seçme hakkına ve eski 11’inci maddesi 30 yaşını bitiren her erkek Türkün de saylav seçilme hakkına malik olduğunu ve 12’nci maddesi ise diğer bazı sebepler arasında hırsızlık, sahtekarlık, dolandırıcılık, emniyeti suistimal, hileli iflas suçlarından biriyle mahkum olanların saylav seçilmeyeceğini söylemektedir. Kezalik [Keza] ceza kanunumuzda “hidemat-ı ammeden memnuiyet” [kamu hizmetinden yasaklanma] diye bir ceza vardır. Bu ceza, intihap [seçim] dairelerinde müntehip [seçmen] ve müntehap [seçilmiş] olmaktan ve sair bilcümle siyasal haklardan ve bilumum devlet memuriyet ve hizmetlerinden mahrumiyet demektir. Her vatandaşa ancak bir suç işlediği zaman tahmil olunabilen bu gibi cezalar, kadın yaratılmış olmaktan başka hiçbir suç işlememiş olan Türk kadınına niçin doğrudan doğruya yükletilsin! Buna aklen, gerek mantıken hiçbir sebep gösterilemez. İşte Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzun yukarıda söylediğim maddeleri değiştirilmiş ve Türk kadınına bütün siyasal haklar tanınmıştır. Kadınlar için bu hak, bugünkü belli başlı devletlerden şunlarda vardır: Almanya, Avusturya, Danimarka, Amerika Birleşik Cumhuriyetleri, İngiltere, Macaristan, Finlandiya, Norveç, Hollanda, İsveç, Çekoslovakya. Buna mukabil Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Polonya, bütün Balkan devletleri, bütün uzak şark devletleri ve bütün cenup [güney] Amerikası devletlerinde kadın siyasal haklardan mahrumdur.
Umumi harpten evvel kadınların siyasal hakkı yalnız Norveç’te vardı. Finlandiya’da da bu hak 1906’da tanınmış ve bu memleketin istiklal kazanmasından sonra 1919’da teşkilat-ı esasiyeye [anayasaya] konulmuştur. Diğerleri hep harp sonrası mahsulüdür.
Türk kadınının amme hukukundaki yerini böyle kuş bakışı ile gördükten sonra, şimdi de hususi hukuktaki yerini tetkik edelim. Amme hukukuna kısaca devletle fert arasındaki münasebetleri tanzim eden hukuk demiştik. Hususi hukuk yalnız fert ile fert arasındaki münasebetleri tanzim eder. Hususi hukukun en mühim kısmı medeni hukuktur.
Bizlerin fert sıfatıyla hukuk çerçevesi içine girebilen bütün hususi işlerimizde ve diğer fertlerle olan münasebetlerimizde tahaddüs eden [meydana gelen] bütün vaziyetler bu medeni hukuk içine girer. Mesela müseccel soy adınızı değiştirmek istiyorsunuz, yahut evleneceksiniz veya bir çocuğun vasisi bulunuyorsunuz, yahut da bir mirasa konmuşsunuz, bir ev satıyorsunuz, evinize bir hizmetçi almışsınız, birine kefil olmuşsunuz işte bütün bu ve bunlara benzer sayısız münasebetlerin mahiyet, şekil ve hükümleri medeni hukukla ve onun mütemmimi [tamamlayıcısı] olan borçlar hukuku ile tespit edilmiştir. Görüyorsunuz ki, hemen büyün hayati işlerimiz medeni hukuk çerçevesine girebilir. İşte şimdi yapacağımız şey, bu çerçevenin içinde Türk kadınının eski ve yeni mevkiini tetkik etmek olacaktır. Eski mevki deyince İslamiyet’ten sonraki mevkii kast ediyorum. Yoksa daha evvel yani tarihin başlangıcından Arap nüfuzunun tamam olduğu devre kadar Türk kadını tamamen başka bir mevkii haizdi. Bütün eski Türklerde camia içinde kadınların yüksek mevkii vardı. Kadınlar erkeklerle müsavi hukuk [eşit haklar] sahibi ve erkeklere karşı tamamıyla serbesttiler. Türk’te ev içindeki bütün işler kadına aittir, istihsal edilen [üretilen, elde edilen] malları saklamak kadına düşerdi. Türk ailesinde ev sahibi kadının mevkii çok yüksekti. Türk kadınının aile içindeki rolü han yani hükümdar karısının devlet içindeki mevkiine de tesirini göstermiştir. Hanın karısına eski Türkler hatun diyotlar. Hatunun devlet içindeki nüfuzu büyüktü. Kutluk Han tahta çıktığı zaman onunla beraber zevcesi Bilge Hatun dahi tahta çıktı ve kendisine sonradan (İl Bilge Hatun) namı verildi ki bu, devletin hakim imparatoriçesi demektir. İl Bilge Hatun, kocasının vefatında kendisine kalan 7 ve 8 yaşındaki Bilge Han ve Gültekin’in [Kül Tigin’in] velisi oldu ve bunları mükemmel surette yetiştirdi. Bunlardan Bilge Han Orhon Kitabeleri’nde “Annem hatun sayesinde biraderim Gültekin bir kahraman şöhretini kazandı.” diyor.
İslam hukukunun nüfuzu üzerinde Türklerde kadının hukuki vaziyeti değişti. Bilhassa Osmanlı saltanatının tazyiki [baskısı] neticesinde Türk kadınlığı çok ezildi. Fakat bu hal hemen hemen yalnız şehirlere münhasır kaldı.
Köylerde eski Türk adet ve ananeleri devam etti. Bir Türk kadını ile bir erkeğin konuşması şöyle dursun onu görmesi bile imkansız bir hale getirildi. Halbuki köylerimizde Türk kadını tamamen serbestti. Anadolu köylerinde gezenler, çalışkan ve akıllı Türk köylü kadınlarıyla konuşmak zevkini tatmışlardır. Oralarda kocalarından hiçbir suretle geri kalmayan kadınlar istihsal [üretim] sahasında erkekler kadar mühim rol oynamaktadırlar. Şehirli Türk kadını evinin penceresinden başını bile çıkarmağa cesaret edemezken, köylü Türk kadını ürünlerini şehre getirir, pazarlık eder, satar ve evinin ihtiyaçlarını alıp köyüne giderdi. Büyün bu haller bir taraftan, kadını da ulus bütününün tam haklı bir ferdi sayan eski Türk ananesinin ne kadar kuvvetli olduğunu, diğer taraftan da ırkımız için yabancı olan adet ve teamüllerin binlerce yıl zarfında ve bilhassa son Osmanlı İmparatorluğu devrindeki baskıya rağmen Türk bünyesine tam manasıyla sinememiş bulunduğunu açıkça göstermektedir. Bundan altı yüz yıl kadar evvel Anadolu’da gezmiş olan Arap seyyahı (İbn-i Battuta) seyahatnamesinde Türkiye ve Türk kadınları hakkında “Allah başka memleketlere ayrı ayrı verdiği güzelliklerin hepsini birden bu ülkede toplamıştır. Ahalisinin yüzü pek güzel, elbiseleri temiz ve yemekleri nefistir. Bu beldelerde bir zaviye veya eve insek komşu erkek ve kadınlar halimizi, hatırımızı soruştururlardı. Buralarda kadınlar örtünmezler, ayrılırken güya hısım akraba imiş gibi bize veda ederler.” demektedir.
Aynı seyyah, Kayseri’de Emir Alaeddin Eredna’nın refikası Tügi Hatun ile görüştüğünü, bu kadının gayet alim ve fadıl olduğunu, Türklerin büyük kadınlara “Ağa” dediklerini anlatır. Anadolu’nun dışındaki Türklerde de kadınların mevkii İbn-i Battuta’nın her zaman nazar-ı dikkatini celp etmiştir. Mesela Kıpçak Türkleri şehirlerinden bahsederken “Burada acip [hayret verici] bir hal gördüm: O da Türklerin kadınlara çok hürmet etmesidir. Bunların mevkii erkekten yüksektir. Türk kadınları örtünmezler ve her yerde ekseriya kocalarıyla beraber bulunurlar.” demektedir. İbn-i Batuta’nın seyahati esnasında Türkler tamamen Müslüman idi. İslamiyet’te bile Türk halkının en eski Türk adetlerini nasıl muhafaza ettiğini şu birkaç misal çok canlı bir şekilde göstermektedir. Fakat şehir kadınlarının hali, bilhassa son birkaç yüzyıl zarfında gittikçe fenalaştı. Çarşaf, peçe, tahsilden memnuiyet [eğitimden yasaklılık], harem hayatı, bütün bunlar sanki kadınlık için icat edilmiş birer işkence vasıtası gibi zavallı analarımızı ezdi. Kadının bir ulus içinde ayrı bir mahluk, bir zümre değil ulus bütününün yarısı demek olduğunu bir türlü anlayamayan kafalar, bin bir türlü din kaidelerinin bin bir yolda tefsiri ile zulümlerini arttırdıkça arttırmışlardır. İşte bütün bu hallere nihayet veren Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Medeni Kanunu olmuştur. Bugün kadın amme hukuku bakımından da tamamen müsavidir.
Eski hukukumuzda aşağı yukarı bugünkü medeni kanun ve borçlar kanununa tekabül eden Mecelle‘de nikahın bile yeri yoktu. Eskiden “Evlenmede ibadet manası vardır.” derlerdi. Nikah “kasden mülkü nüt’ayı müfid olan bir akitdir” diye tarif olunurdu ki, fıkıh ile iştigal edenlere göre bunun manası, kadının menfaat-i mahsusasına [özel menfaatlerine] malikiyet, yani nikahı memnu [yasaklı] olmayan kadından erkeğin meşru olarak istifade edebilmesi demektir. Görüyorsunuz ki nikahtan maksat, kadının kadınlığından erkeğin istifadesi idi ki bu hal, kadın için hukuken bir varlık değil bir yokluk demekti.

Bugün medeni kanunumuz nikah yerine evlenme tabirini koymuştur. Kanun bunu tarif etmemekle beraber, kadının evlenmede pasif bir nesne değil, erkek için bir hayat arkadaşı olduğunu 151’inci maddede bakın ne güzel canlandırıyor. Kanun diyor ki: “Evlenme merasiminin icrasile evlilik birliği vücut bulur. Karı koca yekdiğerine karşı bu birliğin saadetini müttehiden temin ve çocukların iaşe ve terbiyesine beraberce ihtimam etmek hususlarını iltizam etmiş [kabul etmiş] olurlar. Karı koca birbirine sadakat ve müzaharetle [yardım etmekle, destek olmakla] mükelleftir.”.
Bu madde kadının evlilik birliğindeki mevkiini açık surette tayin etmiştir ki bu yer erkeğin yerine tamamen müsavidir [eşittir]. Bu maddede kadın pasif bir mahluk değil, erkeğin hayat arkadaşı, can yoldaşı ve evlilik birliğinin yarısıdır. İkişer yaşındaki iki çocuk veli veya vasileri tarafından evlendirilebiliyordu. Hatta yeni doğmuş bir kız yavru ile yeni doğmuş bir erkek yavru evlendirilebilirdi. Kız erkeğin evinde ikamete, erkek çocuk da mallarıyla eşini, yani kundaktaki karısını beslemeye mecburdu. Eğer kundaktaki koca ölürse mini mini karısı ondan miras alırdı. Yalnız “hıyar-ı buluğ” denilen bir şey vardı ki, buna göre evliler büluğa erdikleri zaman bu evlenmeye razı olup olmadıklarını beyan etmek hakkını haiz idiler. Eğer istemezlerse evlenme sükut ederdi. Şimdi evlenme yaşı kadın için 17 erkek için 18’dir. 15 yaşını ikmal eden erkek ve kadınların evlenmelerine hakim ancak çok müstesna hallerde müsaade edebilir. Evlenme eskiden şekle tabi olmayan basit bir akitten ibaret idi. İmamın duası alelade bir merasim teşkil ederdi. Bugün evlenme, evlenme memurunun huzurunda yapılması lazım gelen şekle tabi bir akittir. Bu şekle riayet edilmeyerek yapılan ve imam nikahı denilen evlenme hüküm ifade etmez. Mesela doğan çocuk gayrimeşru olur, karıya miras düşmez, ilah [ve benzerleri, ve diğerleri].
Kadının boşanma hususundaki vaziyeti de eskiden çok feci idi.
Bugün Kanunu Medeni’de yazılı muayyen sebepler dolayısıyla kadın da erkek de boşanmayı istemek hakkını haizdirler. Halbuki eskiden kadının boşanmayı istemek hakkı gayet nadir hallerde mevcut olduğu halde, erkeğin boşanma hakkı mutlak idi. Kadın, erkeğin ağzından çıkacak bir iki kelime ile terk olunabilirdi. Bunu yaparken kocanın bir sebep göstermesi, meşru bir sebebe istinat etmesi [dayanması] şart değildi. Koca, müstebit bir hükümdar gibi istediği zaman kadını kovabilirdi. Bu vaziyet kadın için olduğu kadar cemiyet için de tehlikeli idi. Bir adam bir kadınla ancak üç defa boşanıp evlenebilirdi. Üçüncü defadan sonra erkeğin aynı kadınla tekrar evlenmesi için o kadının muhakkak diğer bir şahısla evlenmesi ve bir gece onunla kalması ertesi gün ondan boşanması lazımdı. Ancak bu ikinci erkekten boşandıktan sonradır ki kadın kendisini üç defa boşamış olan ilk kocası ile tekrar evlenebilirdi. Buna hülle derlerdi ki bundan maksat da güya karısının bir başkası ile evleneceğini düşünerek kocayı üçüncü defa boşamaktan alıkoymak idi. Ne zavallı bir tedbir!
Bugün medeni kanunumuz evlilik birliğinin varlığını veya yokluğunu kocanın keyfine tabi olmaktan kurtarmış ve bunu çok sağlam esaslara bağlamıştır.
Kezalik [Keza] evlenmede kadını çok aşağı mevkiye koyan bir vaziyet de “teaddüd-ü zevcat” namıyla maruf olan dört kadın ile evlenebilme kaidesi idi. Birkaç kadın alabilmek evlilik birliğinden beklenilen ciddiyete ve medeni insanlık esaslarına muhaliftir. İçinden bir koca ile dört nikahlı kadının ve hele birkaç da odalık cariyenin beraber yaşadığı bir evin, bir tavuk kümesinden ne farkı kalır? Yegane fark kümes hayatının böyle bir eve nazaran daha sakin daha kavgasız ve daha gürültüsüz geçmesidir.
İşte medeni kanunumuz bu gülünç vaziyete de nihayet vermiştir. Bugün bir Türk erkeği, her medeni insan gibi bir tek Türk kadını ile evlenebilir. Cumhuriyet, Türk kadınını bu suretle bir tavuk menzilesine [derecesine] düşmek tehlikesinden kurtarmıştır.
Velayet keyfiyetinde de bugün kadın, erkekle aynı mevkii haizdir. Medeni kanunumuz 263’üncü maddesinde “Evlilik mevcut iken ana ve baba velayeti beraberce icra ederler.” demektedir.
Bugün birçok memleketlerde velayet hakkı yalnız babaya verilmiştir. Ana ancak babanın vefatında çocukların velisi olabilir.
Eski hukukumuzda ana, babanın yokluğu halinde de veli olamazdı. Kendisine ancak vesayet verilebiliyordu.
Eskiden evlilik birliğini kadın temsil edemezdi. Kadın esasen evin idaresi ile uğraşmaya mecbur değildi. Halbuki bugün evin daimi ihtiyaçları için koca gibi karı dahi birliği temsil hakkını haizdir.
Eski hukuka göre kadın kocasının verdiği bütün emirlere mutlak bir itaatle mükellefti. Bugünkü hukukta ne emir, ne itaat vardır. Cinsiyetleri ayrı ve hukuken birbirine müsavi [eşit] iki ferdin evlilik birliğinde birbirine yardım, sadakat ve müzahareti [yardımı, desteği] mevzubahistir.
Eski medeni hukukta kadının erkeğe nazaran çok aşağı bir mevkide olduğunu eski şahitlik ve miras kaidelerinde açıkça görülmektedir.
Bugün şahitlikte erkek-kadın farkı olmadığı halde eskiden ancak iki kadın bir erkek yerini tutabilirdi. Mesela nikah kıyılırken iki şahidin huzuru şarttı. Fakat bu iki şahitten maksat iki erkek şahit idi. Bir taraf kadın şahit göstermek isterse, iki kadın getirmek mecburiyetinde idi. Kezalik [Keza] mirasta da kadının vaziyeti çok acıklı idi. Eskiden miras feraiz [İslâmi miras hukuku] ile tanzim olunmuştu. Feraize eski hukukçular, bütün ilimlerin yarısı derler. Buna sebep feraiz kaidelerinin çok karışık, çok grift [iç içe geçmiş] ve içinden çıkılmaz kaideler olmasıdır. Miras, malların cins ve nevine, mirasçıların kadın ve erkek olmalarına göre yüzlerce şekilde tanzim edilmekte idi. Bu tanzim şekilleri içinde kadının vaziyeti erkeğe nazaran çok gayri müsait idi. Kaıdn, erkeğe nazaran vaziyete göre yarım, dörtte bir, yedide bir veya sekizde bir miras alırdı. Ancak çok mahdut [sınırlı] bazı mallarda erkeklerle beraber aynı mirası alabiliyordu.
Halbuki bugün miras hususunda erkekle kadın arasında hiçbir fark yoktur. Erkek ne kadar hisse alıyorsa kadın da aynı nispet ve aynı miktarda hisse almaktadır.
Buraya kadar amme [kamu] hukukunda olduğu gibi, medeni hukukta da bugün Türk kadınının Türk erkeği ile aynı yeri haiz olduğunu misalleri ile gösterdim. Şimdi bir de acaba medeni hukukta erkeğe bazı üstünlükler veren kayıtlar var mıdır, yok mudur meselesini görelim! Haber vereyim ki bu gibi bazı kayıtlar vardır. Medeni k-Kanun gibi bazı kayıtlar vardır. Medeni Kanun’a göre “Evlilik birliğinin reisi kocadır. Evin intihabı, karı ve çocuklar münasip veçhile iaşesi kocaya aittir.”. Belki bana diyeceksiniz ki: “Madem ki evlilik birliğinin reisi kocadır. Şu halde deminden veri Türk medeni hukukunda erkek ile kadın müsavidir [eşittir].” diye söylediklerimizin hepsi suya düştü. Eğer böyle düşünüyorsanız haksızsınız. Kadın, kocanın müsavi [eşit] hakları haiz bir şerikidir [ortağıdır]. Fakat sorarım size: Her şirketin bir reise ihtiyacı yok mudur? İşte bu riyaset [başkanlık] eskiden beri ve her yerde tabiat tarafından daha güçlü yaratılmış olan erkeğe verilmiştir. Ailenin saadeti namına bu böyle olmalıdır. Reisliğin erkeğe verilmiş olmasına mukabil bir de mükellefiyet vardı ki o da, karı ve çocukların iaşesinin kocaya ait olmasıdır. Gerçi koca karısının münasip bir derecede aile masrafına iştirakini isteyebilirse de esas itibarıyla eve bakmakla mükellef olan kendisidir. Sonra bu reislik keyfiyeti [niteliği] idarede ve gidişe birliği temin için konulmuştur. Yoksa kocanın körü körüne hakimiyetini temin için değil.
Bundan başka evde reisliğin tayini hukuki olmaktan ziyade fiili bir meseledir. Bugün hakikatte ev reisi olan nice kadınlar vardır. Bir evlilik birliğinde karıyı gerek tahsil, gerek görgü ve gerek zeka cihetinden kocaya üstün farz ediniz. Böyle bir birlikte koca “Ben Medeni Kanun’un 152’nci maddesinin birinci fıkrası mucibince evlilik birliğinin reisiyim.” diye istediği kadar övünsün! Böyle bir birlikte hakiki reis muhakkak ki kadındır. Binaenaleyh bayanlar telaş etmesinler: Kendilerinin evlilik birliğine bilfiil reis olmalarına Medeni Kanun’un 152’nci maddesi mani değildir. Değil kadını erkekle tamamen müsavi tutan bugünkü hukukta, hatta kadını hukuken hiçe sayan eski devirde bile kocalarına taş çıkartan nice kadın reisleri vardı. Bu reislik kaydından başka kadınlar için diğer bazı takyitler daha cardır. Mesela evlenen kadının, kocasının aile ismini alması için kadın için bir takyit sayılabilir. Fakat bunu evlenmenin tabii bir neticesi telakki etmek [saymak] lazımdır. Bu mesele kadın için bir kayıt olmaktan ziyade evlilik birliğine daha bütün bir varlık isteyen bir kaidedir.
Kezalik [Keza] ana baba çocukla üzerinde velayeti icra ederken bir mesele hakkında anlaşamazlarsa kanun, babanın reyini [düşüncesini] muteber [geçerli] addediyor ve erkeğe nevima bir üstünlük veriyor. Bundan başka Ticaret Kanunu’nun 7’nci maddesi evli kadınları icra-yı ticaretten kocalarının men edebileceğini tespit ediyor. Bu da kadın için bir kayıttır. Fakat kadın himayesiz kalmış değildir. Medeni Kanunumuzun 159’uncu maddesine göre “Koca izin vermediği takdirde karı kendisinin bir iş veya bir sanat ile iştigal etmesi birliğin veya bütün ailenin menfaati icabı olduğunu ispat ederse bu izin hakim tarafından verilebilir.”. Görüyorsunuz ki, kadın kocasının izin vermediği hallerde şimdi söylediğim şartlar dahilinde hakimden müsaade alabilir.
Bu şimdi saydığım bir iki şey yeknazarda erkekle kadın arasında bir müsavatsızlık [eşitsizlik] manzarası arz ediyorsa da hakikatte iş hiç de böyle değildir. İşbu kayıtlar kadın hukuken aşağı görüldüğü için konulmamıştır. Bu kayıtlarla vazii kanunun maksadı, kadını erkekten aşağı tutmak değil, evlilik birliğini daha kavi [kuvvetli], daha sağlam ve daha düzenli ve güçlü bir hale koymaktır. Birkaç kişi bir arada yaşamaya başlayınca içlerinden birinin muhakkak şeflik vazifesini görmesi lazımdır. Aksi takdirde o yaşayışta dirlik olmaz. İşte bu keyfiyet aile hayatında da böyledir, ulus hayatında da böyledir.
Şu mukayeseli kıza izahımızdan gördünüz ki: Türk kadınının eski amme hukuku sahasında hiçbir yeri yoktu. Eski medeni hukuktaki yeri ise çok çürük idi. Kadını bugünkü mevkiye layık görmeyenler, Türk kadınının henüz cahil olduğunu ileri sürmektedirler. Böyle bir mütalaaya daha bundan 12 sene evvel İzmir’de cevap verilmiştir.
Atatürk 1923 Şubat’ında İzmir’de kadın meselesinden bahsederken, hakikatleri acı da olsa olduğu gibi açık bir şekilde gören ve onlara çare arayıp bulan büyük şeflere has bir dille: “Efendiler’ Memleketimizde cehil carsa umumidir, yalnız kadınlarımıza değil erkeklerimize de şamildir [erkekleri de kapsar].” demişti. O günden bugüne kadar bu cehli izale [giderme] yolunda atılan adımları hepiniz biliyorsunuz. Sade yapılan Harf İnkılabı bu dert için başlı başına bir tedbir olmuştur. Türk yurdunda kültür sahasındaki ilerlemelerden kadınlar da erkekler kadar hatta daha fazla istifade etmişlerdir. Şu halde, Kurtuluş Savaşı’nda soysal bünyedeki güçlü varlığını bütün dünyaya göstermiş olan, kezalik istihsal sahasındaki çalışmalarıyla öteden beri ekonomik bünyede bir varlık olan Türk kadınının, erkeklerin haiz olduğu hakların hepsine malik olması tamamen yerindedir. Bununla Türk ulusunda, Türk bütününde şimdiye kadar mevcut olan bir boşluk doldurulmuştur. Fakat Türk kadınının bugün bütün bu haklara malik olması ile, onun yurda faydalı olmak işi bitmiş değil, henüz yeni başlamıştır. Türk ulusu bütünlüğünün içinde ve bugünkü soysal kuruluşumuzda Türk kadınının başaracağı pek çok işler vardır. Bütün dünya kadınları gözlerini Türk kadınına çevirmişlerdir. Hatta bir iki ay evvel Uluslararası Kadın Birliği Kongresi İstanbul’da toplanmıştır. Tarihin ne garip bir cilvesidir ki, çok yakın bir geçmişte Türk kadınlarını çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasında görmüş ve o surette tasvir etmiş olan çok tanınmış bazı yazıcıların mensup oldukları memleket kadınlarına bugün Türk kadını yüksekten ve gururla bakmak vaziyetindedir. Türk kadınına bu imkanı hazırlayan ve yurdumuzda yapılan her büyük ve iyi değişiklikler olduğu gibi kadınlık inkılabında da 3 Şubat 1923 İzmir ve 26 Ağustos 1924 Dumlupınar, 27 Ağustos 1925 İnebolu nutukları ile önderlik eden yüce Türk’e sadece Türk kadınlığı değil, baştan başa bütün bir Türk ulusu hayrandır.
Kaynak: Hıfzı Veldet, “Türk Hukukunda Kadının Yeri”, Ülkü Halkevleri Mecmuası, Haziran 1935, Sayı: 28, Cilt: 5, ss. 268-276.
Yayına Hazırlayan: Doğukan Temizel


