Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Dış Politikada Milliyetçilik: Çin Türkistanı Sorunu ve Kemalist Türkiye’nin Siyaseti64 min read

Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Dış Politikada Milliyetçilik: Çin Türkistanı Sorunu ve Kemalist Türkiye’nin Siyaseti

Giriş

Soğuk savaştan önce başlayan ve günümüzde de uluslararası gündemi meşgul etmeyi sürdüren en önemli ulusal sorunlardan biri Xinjiang/Doğu Türkistan meselesidir. Bu sorun, temelde bölgedeki Türk ve müslüman Uygur nüfusun bağımsızlık ya da daha geniş anlamda özerklik taleplerine karşılık, Çin yönetimlerinin merkezileşme politikalarını giderek yoğunlaştırması sonucu devam eden bir çatışma niteliğinde olup yalnızca Çin’i değil, bölgesel ve küresel ölçekte birçok devleti doğrudan ilgilendirmektedir.

Türk halkının etnik, kültürel, dilsel bağları nedeniyle özellikle Uygur ve Kazak gibi diğer Türk topluluklarına duyduğu tarihsel sempati, bu sorunun Türkiye kamuoyunda yakından izlenmesine yol açmaktadır. Ayrıca, uzun yıllar bağımsız tek Türk devleti olma konumuna sahip Türkiye’ye göç eden çok sayıda Uygur’un burada kendi diasporasını oluşturmuş olması, meselenin Türkiye’deki görünürlüğünü daha da artırmıştır. Bu nedenle, Xinjiang/Doğu Türkistan sorunu Türkiye’nin dış politika ve kamuoyu gündeminde uzun yıllardır önemini koruyan bir konu hâline gelmiştir.

Modern Türkiye’nin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidarda olduğu ilk dönemde (1923–1950), Xinjiang/Doğu Türkistan sorunu hiç olmadığı kadar canlı bir hal almıştır. Bu dönemde bölgede, her biri kısa ömürlü olmak üzere iki ayrı cumhuriyet ilan edilmiş; bu süreç hem siyasi hem de askeri çatışmalara sahne olmuştur. Türkiye’nin bölge halkıyla mevcut bağları ve I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Pantürkizm söylemini kullanmış olması Osmanlı’nın halefi olarak görülen Türkiye’yi hem Çin’in hem de Sovyetler Birliği’nin nezdinde şüpheli bir devlet konumuna getirdiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti açısından Çin’in batısında cereyan eden bu askeri ve diplomatik çekişmelerden tamamen uzak durmak neredeyse imkansızdı.

            Bu çalışma, esasen Ankara’daki Kemalist politika yapıcılarının Xinjiang/Doğu Türkistan sorununa ilişkin bakış açılarını ve bu konudaki hedeflerini açıklamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda literatüre, Kemalist milliyetçiliğin dış politikadaki konumunun belirlenmesine yönelik önemli bir katkı sunulması hedeflenmektedir. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, savaşlar arası dönemde Türkiye’yi yöneten birçok aktör açık biçimde anti-pantürkist bir söylem benimsemişti. Örneğin 1931’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın programını açıklayan katib-i umumi Recep (Peker) Bey, milliyetçilik ilkesinden bahsederken dış Türkler sorunundan bahsetmeyi ihmal etmemiştir:

“Fırka esaslarında millet, ancak vatandaşların teşkil ettiği siyasî ve içtimaî hey’et olmasına ve programımızda vatan (Bugünkü siyasî sınırlarımız içindeki yurt) olarak tarif edilmesine göre Fırkamızın anladığı milliyetçiliğin siyasî mukadderatları bizden ayrı olan kütlelerle münasebeti yoktur. Ayrı ayrı dinlere sahip olan ve vatanımızın hudutları haricinde yer yer ya müstakil devletler kurmuş veyahut başka devletlerin tebaası vaziyetinde bulunmuş olan Türkler hakkında sıcak bir sevgi ile meşbu alakamızı muhafaza ederiz. Ancak gittikçe inkişaf eden tarihî hakikatlere göre miktarları büyük yekûnlar dolduran bu kütlelerle aramızdaki kan karabetini ve tarih karabetini bugünkü siyasî iştigalimizin dışında bir ilim mevzuu telakki ederiz.”

 Bahsi geçen sözler ile milletin sadece Türkiye sınırlarında yaşayan halk için geçerli olduğu vurgulanmış, sınırın ötesindeki Türkler için sadece sempati duydukları ve ilgilerinin sadece araştırma odaklı olduğu ifade edilmiştir. Politika yapıcılarının bu konudaki net tavrı ve dönemin jeopolitiği sebebiyle Kemalist milliyetçilik üzerine yapılan akademik çalışmaların büyük ölçüde iç politikaya ve uluslaşma sürecine odaklanmasına yol açmıştır. Ancak mevcut veriler ile Ankara’nın dış Türklere yönelik siyasetinin düşünülmesi ve sorgulanması doğru olacaktır.

Çalışmada kullanılan kaynaklar, yayımlanmış ve yayımlanmamış arşiv belgeleri ile konuya ilişkin daha önce yapılmış akademik araştırmalardan oluşmaktadır. Araştırmada yer alan belgelerin hiçbiri ilk kez kullanılmamış olmakla birlikte, erişilemeyen belgelere dayanılmaktan bütünlüğü sağlamak amacıyla özellikle kaçınılmıştır. Türk arşiv belgeleri dışındaki İngiliz, Sovyet ve Japon belgelerinin ise çoğu araştırmacının dikkatinden kaçmış olması, konunun tüm yönleriyle kapsamlı bir biçimde ortaya konulmasını kısmen güçleştirmiştir.

Çalışmanın başlangıcında, Türkiye ile Çin arasındaki ilişkiler ve Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin arka planı kısaca ele alınacaktır. Ardından, bu konudaki Türkiye’nin resmi tutumuna paralel biçimde mevcut literatürden yararlanılarak ilgili değerlendirmelere yer verilmesi uygun görülmüştür. Son aşamada ise eldeki arşiv belgeleri temelinde, Kemalist politika yapıcılarının resmi söylemlerinin gölgesindeki Çin algıları ile bölgeye ilişkin perde arkasındaki hedefleri incelenecektir.

Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde, tarihsel bağlama daha uygun olduğu düşünülerek Xinjiang/Doğu Türkistan yerine “Çin Türkistanı” ifadesi tercih edilecektir. Bu tercihin temel nedeni, söz konusu adlandırmanın incelenen dönemde daha yaygın biçimde kullanılmış olmasıdır. Ayrıca, o yıllarda bölge halkı için “Uygur” adının henüz yaygınlaşmamış olması[1] ve bu ismin çoğunlukla komünist grupları tanımlamak amacıyla kullanılması sebebiyle, yerel nüfus metin boyunca genel olarak “Türk” olarak anılacaktır.

Kemalistler ve Kuomintangçılar

Kemalistler, 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Türkiye’yi tam anlamıyla egemen bir ulus-devlet konumuna getirmiştir. Yeni Cumhuriyet’in kadroları büyük ya da küçük tüm devletlerle sağlam, dengeli ve dostane ilişkiler kurma arzusundadır. Bu yaklaşımın bir yansıması olarak, 1925 yılında Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Belçika Maslahatgüzarı Mehmet Kamil (İrdelp) Bey’e Belçika’daki Çin Cumhuriyeti Büyükelçisi ile temasa geçerek diplomatik ilişkilerin başlatılması talimatını vermiştir. Çin tarafı, başlangıçta bu girişime olumlu yaklaşmış olsa da kısa süre içinde geri adım atmıştır. Ancak birkaç ay sonra, 4 Mart 1926’da Pekin’deki Beiyang Hükûmetince,[2] Moskova’daki Çin Maslahatgüzarlığı’na Türkiye Büyükelçiliği ile temasa geçilerek iki ülke arasında bir dostluk antlaşması imzalanması yönünde talimat iletilmiştir. Ne var ki taraflar arasındaki görüş ayrılıkları, Türkiye’nin Çin Türkistanı sorununa müdahil olabileceğine dair endişeler ve Çin’deki iç karışıklıklar nedeniyle bu girişim sonuçsuz kalmıştır.[3]

Eylül 1928’de Çin üzerinde kontrolü ele geçiren yeni Kuomintang[4] yönetiminin girişimleri sonucunda, bu kez Amerika Birleşik Devletleri’nde görev yapan ve Ankara tarafından yetkilendirilmiş olan Türk Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey ile görüşmeler başlatılmıştır. Görüşmeler çeşitli aksaklıklara rağmen olumlu bir şekilde ilerlemiş, bu süreçte Türkiye 1929 yılında Hulusi Fuad (Tugay) Bey’i maslahatgüzar olarak atayarak Çin Hükûmeti ile doğrudan diplomatik temas kurmuştur. Ancak görüşmeler, beklenmedik bir şekilde Çin tarafından aniden durdurulmuştur. 1933 yılında bu kez Çin, İsviçre’deki Türk Elçiliği aracılığıyla yeniden müzakere girişiminde bulunmuşsa da, Ankara’nın antlaşma imzalanması yönünde talimat vermemesi nedeniyle görüşmenin yapılması ertelenmiştir. Nihayet 4 Nisan 1934’te Ankara’da iki ülke arasında dostluk antlaşması imzalanmış; antlaşmanın onaylanmasından birkaç ay sonra Çin, Türkiye’ye resmi bir büyükelçi atayarak diplomatik ilişkileri daha ileri bir zemine taşımıştır.[5]

İki ülke arasındaki antlaşmanın gecikmesinde Çin tarafı önemli bir rol oynamış olmakla birlikte, başta Kuomintang olmak üzere Çin’deki pek çok siyasi grup, Batılı güçleri yenerek ülkesini yeniden inşa eden Kemalistlere derin bir sempati ve hayranlık duymuştur. Nitekim daha 1922 yılında, Kuomintang yanlısı bir gazetede, içinde “Hepimiz General Kemal’in askerleri olmak istiyoruz” ifadeleri geçen bir şiir yayımlanmıştır.[6] Kuomintang lideri Chiang Kai-shek, Türk Devrimi hakkında doğrudan bilgi edinmek amacıyla Türkiye’ye bir ziyaret düzenlemeyi planlamış;[7] 1928 yılında Türkiye’ye gelen Çin heyetinin başında yer alan önde gelen Kuomintang siyasetçilerinden Hu Hanmin ise Gazi Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa hakkında şu ifadeleri kullanmıştır:[8]

“Herkesin bildiği üzere Mustafa Kemal, yeni Türkiye’nin kuruluşunun kahramanı, öncüsüdür. Türk halkı ona çok hayranlık duyuyor, onu hoş görüyor… İsmet Paşa yüzünde çok yüce bir ifadeyle, parlak gözleriyle, tam irfan sahibi bir kurucu lidere benziyor. O Lozan Konferansı’na katılıp, Türkiye’yi en üst düzeyde temsil etmişti. Konferans görüşmeleri kürsüsünde onun mücadelesi müthişti, birçok Avrupalı temsilciyi afallatan ve şok eden efsane bir kişiydi.”

Tüm bu unsurlar, Kuomintang çevrelerinin Kemalistlere duyduğu sempati ve hayranlığı açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna karşın, Kemalistler Kuomintang’a karşı daha temkinli ve sınırlı bir sempati göstermiştir. 1931 yılında yaşanan mali sıkıntılar nedeniyle Ankara, Çin’deki Türk Temsilciliği’ni kapatmak zorunda kalmış;[9] bu durum iki ülke arasındaki diplomatik temasların sınırlı bir düzeyde sürmesine yol açmıştır. Bununla birlikte, Türkiye’nin daha sonra ayrıntılı biçimde ele alınacağı üzere, Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti konusundaki resmi tutumunun da etkisiyle ilişkilerin genel olarak olumlu bir seyir izlediği görülmektedir. Hatta Türkiye’nin Türk isyancılara karşı operasyonlarda görev alan Çinli pilotlara eğitim verdiği iddia edilmiştir.[10] 1938 yılı sonlarında Türkiye’yi ziyaret eden Çin Müslüman Heyeti’nin lideri Wang Zengshan, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras[11] tarafından son derece dostane bir şekilde karşılanmıştır. Aras, Türkler ile Çinlilerin akraba halk olduğunu belirtmiş, Türkiye’nin Pantürkist bir politika izlemediğini vurgulamış ve Çin’in Japonlara karşı yürüttüğü direnişin “mücadele ruhunu” takdir eden ifadeler kullanmıştır.[12] Tüm bu veriler, her iki tarafın da farklı düzeylerde olsa da birbirlerine karşı karşılıklı bir sempati beslediklerini göstermektedir. Buradan itibaren, iki ülke ilişkilerini ciddi biçimde sınayan en önemli gelişme olan Çin Türkistanı’ndaki Kumul İsyanı’na değinmek yerinde olacaktır.

Kumul İsyanı ve Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti’nin Kuruluşu

6 Haziran 1930 tarihinde, Çin Türkistanı’nın doğusunda yer alan yarı özerk Kumul Hanlığı’nın lideri Maksut Şah’ın vefatının ardından, Xinjiang Valisi Jin Shuren tarafından, uzun süredir hanlık yönetiminden memnun olmayan yerel Türk nüfusunun taleplerine paralel biçimde, bölgenin özerk statüsü tamamen kaldırılarak Kumul doğrudan merkezi yönetime bağlandı. Bu karar, başlangıçta yalnızca eski hanlık ileri gelenleri açısından bir rahatsızlık yaratsa da, kısa süre içinde valiliğin Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelere askeri birlikler ve Han Çinlilerini yerleştirmesi, yerel halkın tepkisini büyüttü.[13] Sonuç olarak, ortak çıkarları bulunan eski Kumul yöneticileri ile yerli Türk toplulukları, Maksut Şah’ın yakın çevresinden Hoca Niyaz Hacı ve Yulbars Han önderliğinde 4 Nisan 1931’de isyana giriştiler.

İsyan, yalnızca Kumul bölgesiyle sınırlı kalmadı. Çin Türkistanı’nın güneyinde yer alan Hotan şehrinde, bağımsızlık yanlısı hareketin en radikal unsurları önderliğinde yeni bir ayaklanma başlatıldı. Kumul İsyanı’ndan farklı olarak, çıkar temelli nedenlerle değil, ideolojik saiklerle şekillenen Hotan İsyanı, sık sık dini söylemlere başvuran aşırı milliyetçi bir grup tarafından yönetiliyordu. Hareketin lideri Sabit Damolla, hem dini hem seküler eğitim almış bir din adamıydı. Etrafında ise tıpkı kendisi gibi modern eğitim görmüş, ancak milliyetçi ve İslamcı fikirleri benimsemiş genç bir kuşak bulunuyordu.[14] Sabit Damolla’nın ve grubunun radikal görüşleri, yayımladığı bildiride açık biçimde ifade edilmiştir: “Siyah ve sarı pislikler [Hui[15] ve Han] topraklarımızı çok uzun zamandır lekelediler. Kendimizi bu pislikten arındırmalıyız ve sarı ile siyah barbarları kovmalıyız. Çok yaşa Şarki Türkistan!”[16]

Kumul’daki isyanın başlamasından yaklaşık bir ay sonra, Hoca Niyaz, destek arayışıyla Moğol Devrimci Komitesi ile temas kurdu. Ancak beklediği yardım gelmedi;[17] mevcut imkanların kısıtlı olması nedeniyle isyancılar, 1931 yılı sonlarında Kumul’un kuzeyindeki dağlık bölgelere çekilmek zorunda kaldılar. Bu süreçte, Moğolistan’da görevli bir Kazak komünist, iki taraf arasında aracılık rolü üstlenerek yeniden iletişim kurulmasını sağladı. Moğolistan Halk Cumhuriyeti, Lavaryn Demberel başkanlığında bir araştırma heyeti görevlendirdi ve heyet Aralık ayında Çin Türkistanı’na giriş yaptı. Bazı isyancıların yanlarındaki komünistler hakkındaki tereddütlerine rağmen, heyet Hoca Niyaz’ın mücadelesine sempati duydu ve destek teklifinde bulundu. 1932 yılında Moğolistan’a dönen heyet, isyancıları “devrimci” olarak tanımlamayı tercih etti. Bunun sonucunda Moğol komünistler tarafından harekete silah, üniforma ve mali yardım sağlama kararı alındı. Kazak komünist Kasım ile Lavaryn Demberel, bu yardımların bölgeye ulaştırılmasını birkaç ay boyunca yürüttüler; ancak Komitern’in[18] Moğolistan’dan çekilmesiyle bu destek hattı kesildi ve isyancılar önemli bir dış yardım kaynağını kaybetmiş oldular.[19]

İsyancılar, ayrıca güvenmedikleri Müslüman Dungan isyancılarla kurdukları geçici ittifaklar sayesinde zaman zaman sınırlı miktarda silah temin edebilmişlerdir. Ancak bu yardımlar hem nicelik olarak yetersizdi hem de Dungan gruplarının sık sık ittifakları bozması nedeniyle sürdürülebilir bir destek değildi.[20] Ayrıca, isyancılar Afganistan üzerinden silah tedarik etmekteydiler.[21] Hoca Niyaz, Moğol komünistlerinden aldığı desteğin yarattığı güvenle bu kez Sovyetler Birliği’nden yardım almayı ummaktaydı. Hedefinin bir “Müslüman Halk Cumhuriyeti” kurmak olduğunu iddia ediyordu.[22] Ancak, Komitern’in Türk isyancılarına duyduğu görece sempatiye karşın, Sovyet yönetimi bu hareketi gerici bir kalkışma olarak değerlendirmiştir. Moskova, isyanı bir İngiliz ya da Japon komplosu olarak görmüş ve buna göre pozisyon almıştır. Bu dönemde, Eylül 1931’de Japonya’nın Mançurya’yı işgali ve ardından bir kukla devlet olarak Mançukuo’nun ilanı, Sovyet yönetiminde ciddi bir güvenlik endişesi yaratmıştır. Bu gelişmeler, Sovyetleri, kendisi açısından stratejik öneme sahip olan Çin Türkistanı topraklarında anti-Sovyet bir rejimin kurulmasını engellemek amacıyla doğrudan müdahalede bulunmaya yöneltmiştir.

İsyanın ilk aylarında Komitern, Sovyet yönetimine, bölgeye kendilerini “Uygur” olarak tanımlayan ve Çin Türkistanı kökenli komünistlerin gönderilmesini önermişse de Moskova bu öneriyi kabul etmemiştir. Bunun yerine Politbüro[23] tarafından, yerel Çin yönetimine silah desteği sağlanarak isyanın bastırılmasına yardımcı olma kararı alınacaktı. Ayrıca Sovyetler, sol eğilimli General Sheng Shicai’yi[24] destekleyerek isyanın ilerleyen aşamalarında onun Xinjiang valiliğini ele geçirmesini sağlamıştı. Nihayetinde, Sovyet müdahalesi doğrudan askeri boyuta taşınmış ve Kızıl Ordu, isyanın bastırılması amacıyla Çin Türkistanı’na girmiştir.[25]

Meydana gelen gelişmeler, isyanın radikal ve aynı zamanda anti-komünist kanadına öncülük eden Sabit Damolla’nın görüşlerinin bir süreliğine hareket içinde baskın hale gelmesine yol açtı. Damolla, dış destek arayışı kapsamında İngiltere’ye yönelerek Kaşgar’daki İngiliz Konsolosluğu’na bir mektup gönderdi. Aynı dönemde Hoca Niyaz da hem İngiliz konsolosuna, hem krala, hem de parlamentoya hitaben mektuplar kaleme aldı. Pragmatik bir anlayışa sahip olan Hoca Niyaz, Sovyetlere yönelik halkçı ve eşitlikçi lider imajı çizme girişimine rağmen İngilizlere olan mektuplarında bunun tam tersi söylemlere başvurmuştur. Niyaz, Bolşeviklerin bölgede katliamlar gerçekleştirdiğini ve Müslümanları zorla dinsizleştirdiğini iddia etmiş; ayrıca, İngiliz tarafının komünizm karşıtı endişelerini kullanmak amacıyla, Çinliler bölgeden çıkarılmazsa komünizmin Çin Türkistanı’na yayılacağı uyarısında bulunmayı da ihmal etmemiştir.[26]

Ancak bu diplomatik girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. İngilizler, en başından itibaren isyancılara karşı ciddi bir kuşku içindeydi. İngiliz Konsolosluğu, isyanın ilk dönemlerinde bu hareketin bir Sovyet kışkırtması olduğuna inanmıştır.[27] Nitekim sonraki konsolos, Hoca Niyaz’ın çevresinde komünist danışmanlar bulunduğuna inanmaktaydı ve Ocak 1934’te onunla görüştüğünde, onu “basit bir adam” olarak nitelendirmiş ve onun bağımsız bir lider olmadığı kanaatine varmıştır.[28] Bununla birlikte İngilizler, her ne kadar genel olarak temkinli davransalar da, Sabit Damolla grubunun açık anti-Sovyet tutumuna belli ölçüde sempati göstermişlerdir. Ancak günün sonunda, isyancıların somut anlamda bekledikleri hiçbir dış desteği elde edemedikleri görülmektedir. Çin güçlerinin artan askeri baskısı karşısında giderek zayıflayan hareket, kısa süre içinde çöküş sürecine girmiştir.

İsyanın çöküşünden yaklaşık beş ay önce, daha isyanın ilk dönemlerinden itibaren birbirleriyle çatışan tüm Türk isyancı fraksiyonlar, ele geçirdikleri Kaşgar şehrinde bağımsız bir devlet kurma kararı aldılar. Böylece 12 Kasım 1933 tarihinde Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti resmen ilan edildi.[29] Cumhurbaşkanlığı görevine, isyanın ilk liderlerinden Hoca Niyaz getirildi. Cumhuriyetin kurucu ilkeleri arasında, yöneticilerin hem Kur’an bilgisine hem de modern bilimlere hakim olmaları gerektiği vurgulanmaktaydı. Hem modernleşmeyi hem İslam’ı hem de bağımsızlığı önceliklendiren bu prensipler, hükümetin başına geçen Sabit Damolla’nın düşüncelerinin yeni rejim üzerinde belirleyici olduğunu gösteriyordu. [30] Kurulan kabine, seküler ve muhafazakâr isimleri bir araya getirmekle birlikte, çoğunlukla tüccar, iş insanı ve toprak sahibi kişilerden oluşmaktaydı. Buna karşılık oluşturulan meclis daha heterojen bir yapıya sahipti: Burada anti-komünist bir Basmacı lider ile Sovyet yanlısı bir Türk komünist, aynı çatı altında yer almıştı.[31]

Her ne kadar isyancılar bazı stratejik bölgeleri ellerinde tutmayı başarmış olsalar da, şartlar giderek aleyhlerine dönmeye başlamıştır. Temmuz 1933’te, selefine kıyasla daha geniş imkanlara sahip olan ve oldukça pragmatik bir politika izleyen Çinli politikacı ve asker Sheng Shicai, hareketi bölmek için Hoca Niyaz ile kısmi özerklik karşılığında anlaşma yaptı.[32] Ancak bu uzlaşma, Kaşgar’da bağımsız bir hükümetin ilanı konusunda ısrarcı olan isyancı gruplar nedeniyle kısa sürede geçerliliğini yitirmiştir. Sonunda, Sovyet yetkililerin iknası ve kendisine çeşitli güvenceler verilmesi sonucunda Hoca Niyaz, Sabit Damolla’yı yakalayıp valiliğe teslim etmesi halinde bir makamla ödüllendirileceği şeklindeki teklifi kabul etti. Damolla yakalandıktan sonra yetkililere teslim edildi ve idam edildi.[33] Onun yakalanması, Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti’nin ve genel olarak isyanın sembolik sonu oldu.

Hoca Niyaz isyanın başlatıcılarından olmasına rağmen, ironik bir biçimde, hareketin bastırılmasına verdiği destek nedeniyle önce garnizon komutanlığına, ardından da Xinjiang Eyaleti Başkan Yardımcılığı görevine atanmıştır. Sheng Shicai’nin Sovyet yanlısı yönetimi altında, gerek SSCB’nden gelen gerekse yerli birçok Türk kökenli komünist önemli mevkilerde görev almış ve etkili figürler haline gelmişlerdir. Yeni görevinde Hoca Niyaz, SSCB’den gelen komünist devrimci Mansur Apandi’nin etkisi altına girmiş; onun aracılığıyla ulusal devrim teorisi üzerine bilgi edinmiştir. Ancak 1937 yılında, Sovyetler Birliği’nde yürütülen Büyük Terör[34] sürecinin yansımaları Çin Türkistanı’na da ulaşmış, Sheng Shicai bu süreçte pek çok Türk kökenli, Uygur kimliğini savunan bürokrat ve komünisti “Troçkizm” suçlamasıyla tutuklatmıştır. Bu kapsamda Hoca Niyaz da gözaltına alınmış ve kısa süre sonra idam edilmiştir[35].

Kemalistler ve İsyancılar: Türkiye’nin Resmi Tutumu

Yukarıda da kısaca değinildiği üzere, Çin Türkistanı’ndaki bağımsızlık hareketi, bölgedeki ve çevresindeki birçok ülkenin güvenini kazanmakta başarısız olmuştur. İsyancı gruplar, kendi aralarındaki iç çatışmalar nedeniyle zaten sınırlı olan kaynaklarını tüketmiş, nihayetinde ise hareket kendi liderleri tarafından bizzat bastırılmıştı. Bu başarısız girişim, aynı zamanda Çin Türkistanı meselesini başta Sovyetler Birliği olmak üzere pek çok ülkenin dış politika gündemine taşıdı. Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır: Türkiye, etnik ve kültürel bağlara sahip olduğu bu bölgedeki akraba toplulukların isyanına nasıl yaklaşmıştı?

Türk Diplomatik Arşivi’nin araştırmacılara açılmasıyla birlikte elde edilen çok sayıda belgeyi kullanan Serdar Yurtçiçek, bu konuda kapsamlı bir analiz sunmuştur. Yurtçiçek’in incelemelerine göre, Türk diplomatlar, olaylara ilişkin değerlendirmelerinde Sovyetler Birliği’yle benzer bir perspektifi paylaşmışlardı ve isyanın arkasında bir İngiliz ve/veya Japon komplosu görmüşlerdi.[36] Bu durum, dönemin koşulları göz önüne alındığında şaşırtıcı değildir. Türk kökenli, anti-Kemalist eğilimli bazı isimlerin aniden isyana katılması, bu şüpheleri güçlendiriyordu. Şaduman Halıcı’nın Yüzellilik Gazeteciler adlı eserinde yer verdiği çok sayıda istihbarat raporları da, İngilizlerin anti-Kemalist hareketlerle bağlantı kurduğunu doğrular niteliktedir.[37] Dolayısıyla, özellikle anti-Kemalist Türklerin isyanda yer alması Türk diplomatlar açısından ciddi bir endişe yaratmış, bu durum onların isyana sempatiyle yaklaşmalarını zorlaştıran önemli bir etken olmuştu.

Ayrıyeten, eski Osmanlı padişahı II. Abdülhamid’in torunu Mehmed Abdülkerim Efendi’nin Japonya’ya gitmesi ve burada anti-Kemalist çevreler aracılığıyla Japon yetkililerle temas kurması, durumu daha da karmaşık hale getirmişti.[38] Japonya’daki Sovyet karşıtı göçmenler arasında yer alan Başkurt din adamı Muhammed Abdulhay Kurbanali de, Türkiye’deki Kemalist yönetime açık bir biçimde düşmandı. Nitekim Japonya’da vefat eden bir Türk subay için “Kemalisttir, dinden çıkmıştır.” diyerek Japonya’daki Türk-Tatar topluluğuna bu kişinin cenazesine katılmamaları yönünde çağrıda bulunmuştu.[39] Kurbanali, dönemin taşra eşrafı kökenli en etkili siyasal aktörlerinden olan Çapanoğlu ailesinden Muhsin Bey ile birlikte, Abdülkerim Efendi’nin Çin Türkistanı’nda kurulması planlanan yeni bir devletin başına geçmesi yönündeki komplonun fikir babalarından biri olarak öne çıkmıştır.[40] Osmanoğlu ailesinden birisinin, açıkça anti-Kemalist unsurların dahil olduğu bir devletin başına geçeceğine dair iddiaların Türkiye Cumhuriyeti’nin isyana ilişkin yaklaşımını belirlemiş olması muhtemeldir.

Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti’nin ilanının ardından, bu devletin Türkiye’ye elçiler gönderdiği ve Kemalist hükümetin söz konusu devleti tanıdığı yönünde çeşitli spekülasyonlar ortaya atılmıştı. Bu iddialar, isyanı en başından itibaren kendisine karşı yöneltilmiş bir girişim olarak gören ve Türkiye ile dostane ilişkiler sürdüren Sovyetler Birliği’nin dikkatini çekti. Bu süreçte, SSCB’nin Ankara Büyükelçisi Surits, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü (Aras) Bey ile bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede Surits, isyancılar arasındaki fraksiyonel ayrışmaları ve yabancı devletlerin olası müdahalelerini ayrıntılı biçimde aktarmış; isyanı, Sovyetler açısından kendisine karşı bir “Şeyh Said İsyanı” olarak nitelendirmişti.[41] Bu değerlendirmeler, Türk hükümetinin konuya dair resmi tutumunun şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Surits ile yapılan görüşmenin ardından Tevfik Rüştü Bey, Dahiliye Vekaleti’ne gönderdiği bir tezkerede, isyanın henüz doğru bir biçim almadığını ifade etmiş ve basının konuya ilişkin alması gereken tutum hakkında yazmıştı:[42]

“Siyasi istiklallerini kaybetmiş milletlerin bunu geri almak uğrundaki mücadelelerini suitelakki etmek prensiplerimizden çok uzaktır. Son seneler zarfında orta ve uzak şarkta milliyetperverlik cereyanlarının kuvvetlenmesi tesirile Şarkî Türkistan’da tezahür eden bu hareketleri de bilhassa aynı ırktan olan bir cemaate taalluk etmesi itibarile memnuniyet ve takdirle karşılarız. Ancak bu ayaklanışı hareketin dini irticaın ve klerikal umdelerin ayaklanışı şeklinde olması veyahut herhangi ecnebi hükûmetin muayyen bir maksadına alet ittihaz edilmesi noktası din ve devlet işlerini tamamen ayırmış olan rejimimizin esaslı prensiplerine hiç uygun olamayacağı şüphesizdir. Bu noktai nazardan Şarkî Türkistan istiklâli meselesinde matbuatımızın sadece ajans haberlerinin tefsirsiz bir surette neşrile iktifa etmesi muvafık olacağı mütalaasında bulunduğumu arzederim efendim.

Tevfik Rüştü Bey’in kaleme aldığı ifadeler, Ankara’nın isyana yönelik genel tutumunun kısa bir özetini sunmaktaydı. Türkiye, akraba bir halkın bağımsızlık mücadelesine doğal bir sempati duymakla birlikte, isyancıların dine dayalı ilkeleri öne çıkarmaları ise Kemalist yönetim açısından ciddi bir sorun teşkil ediyordu. Kısa bir süre sonra Tevfik Rüştü Bey, Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte, Türkiye’nin bölgede herhangi bir resmi temsilcisinin bulunmadığını ve Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti hakkında doğrudan bilgi sahibi olmadığını belirtti. Dikkat çekici biçimde, bu açıklamasında isyancıların dini yönelimlerinden bahsetmemiş; bunun yerine tarafsız ve diplomatik bir üslup benimsemişti. Aras, isyancılara dolaylı bir tavsiye niteliği taşıyan şu sözlerle konuşmasını tamamladı:[43]

“Harici politikada inkişaf için uğraşan milletler için komşu milletlerle ve diğer milletlerle eyi münasebette bulunmağa ehemmiyet vermek ve hiçbir yabancı politikaya alet olmamak ve sulhu sevmek lazımdır. Coğrafi vasiyetleri az ve çok uzaktan ve yakından bizimki gibi olanların bu vesile ile hatırına getirmekte isabet gördüğümüz bir hakikat da şudur ki bütün komşularile ve dünyanın diğer milletlerile dost geçinmekle beraber inkişaf yolunda komşuları için ancak faide veren Sovyet Rusya ile eyi geçinmek esastır.”

Tevfik Rüştü Bey’in bu konuşmasında benimsediği tarafsız üslup, büyük olasılıkla hem isyancıların Türkiye ile etnik ve kültürel akrabalığından hem de Türk kamuoyundaki sempatiden kaynaklanmaktaydı. Bununla birlikte, demeçteki SSCB dostluğuna yapılan vurgu, Türkiye’nin Sovyet karşıtı hiçbir faaliyetin içinde olmadığını açık biçimde ortaya koyuyordu. Aras, isyancılara dolaylı bir şekilde dostane tavsiyelerde bulunarak milliyetçi bir yaklaşım sergilerken, aynı zamanda Türkiye’nin dış politikasında tarafsızlık ve denge ilkesini koruduğunu göstermeyi ihmal etmemişti.

Atatürk Dönemi: Perde Arkasında Kemalist Diplomasi ve Çin Türkistanı

Yukarıda aktarılan veriler, Türkiye’nin genel olarak Çin’in toprak bütünlüğüne saygı duyduğunu ve Çin’e karşı doğrudan bir eylemden kaçındığını açıkça göstermektedir. Ankara yönetimi, bu süreçte Çin ile dostane ilişkiler kurma yönünde çaba sarf etmiş; diplomatik düzeyde temkinli ve dengeci bir politika benimsemişti. Bununla birlikte, bu tablo yalnızca görünür diplomatik yüzünü yansıtmaktaydı. Elde bulunan belgeler daha dikkatli incelendiğinde, Kemalist liderlerin özellikle Çin’deki Kuomintang yönetimine karşı belirgin bir sempati beslemedikleri, hatta zaman zaman bu yönetimin siyasal çizgisine karşı mesafeli ve eleştirel bir tutum sergiledikleri anlaşılmaktadır.

Yukarıda sözü edilen ve Türkiye’yi ziyaret eden Çinli siyasetçi Hu Hanmin, ülkesine döndükten sonra Başbakan İsmet (İnönü) Paşa ile yaptığı görüşmeye ilişkin gözlemlerini aktarmayı ihmal etmemişti. Hu Hanmin’in anlatımına göre, İsmet Paşa kendisine Çin’deki komite sisteminin “büyük bir başarıya ulaşacağına” inanmadığını söylemiş; ayrıca Çin’in büyüklüğünü vurgulayarak o yönetim modelinin Türkiye için uygun olmadığını ifade etmişti.[44] İlk bakışta bu ifadeler diplomatik bir nezaket çerçevesinde yorumlanabilir; ancak Hu Hanmin’in anlattıklarına bakılacak olursa, başbakanın soruları basit cevaplarla geçiştirmesi ve Çin’in sistemine karşı eleştirel tutumu dikkate alınarak karşı tarafa sempati beslemediği çıkarımını yapmak mümkündür. Bu yorumu destekleyen önemli bir belge, Sovyet Büyükelçisi Surits’in 25 Mart 1928 tarihinde Moskova’ya gönderdiği telgraftır. Daha önce yayımlanmış bu telgraf, iki taraf arasındaki temasların gerçekten de dostane olmaktan uzak bir nitelik taşıdığını doğrulamaktadır:[45]

“Dün Şükrü ile Çin Delegasyonu hakkında sohbet ettim. Mustafa Kemal’le görüşmelerine izin verilmeyecek. Delegasyon Şükrü’de hoş olmayan bir izlenim bıraktı. Türkiye’deki komünist tehdidin ciddiliği ile ilgileniyorlardı. Geliş sebepleri ”Türkiye’yi çalışmak ve ‘Kemalizmin’ deneyimini benimsemek/adapte etmek içindi”. Onlara öncelikli olarak, kapitülasyonlar rejiminden kurtulunması, yabancı savaşçıların ülkeden gönderilmesi ve SSCB ile dostluğa önem verilmesi gerektiği cevabı verildi. Askeri seferlerini tamamlamadan komünistlere neden baskı uyguladıklarına dair sitemde bulunuldu. İsmet Paşa, ayrıntılara girmeden, delegasyonun, kendinde iğrenç bir izlenim bıraktığını söyledi.

Şükrü Kaya, İstanbul basınına telgrafla, heyete karşı dikkatli olunmasını ve ilgi gösterilmemesini tavsiye etti.”

Dahiliye Vekili Şükrü Bey ile Başbakan İsmet Paşa’nın Çinlilere karşı olumlu bir yargı taşımadıkları açıktır. Bu tutumun arkasında yalnızca Çin heyetinin görüşlerinin değil, aynı zamanda iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla başlatılan girişimlerin çoğunlukla Çin tarafından kesintiye uğratılmasının da etkili olması muhtemeldir. Çin yönetiminin istikrarsız ve başarısız olacağına dair inanç, özellikle Kumul İsyanı’nın patlak vermesiyle yeniden güç kazanmış olmalıdır. Bu döneme ışık tutan önemli bir kaynak, Dışişleri Halk Komiseri Maksim Litvinov’un Türkiye ziyareti esnasında 29 Ekim 1931 tarihinde gönderdiği telgraf olup bu telgraf, Mehmet Perinçek tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır. Litvinov, söz konusu telgrafta İsmet Paşa ve Gazi Mustafa Kemal Paşa ile yaptığı görüşmelere değinmiş ve bu görüşmeler sırasında aktarılan bazı değerlendirmeleri şu şekilde özetlemişti:[46]

“Şu andaki uluslararası durumu müzakere ettik, bu arada Kemal Paşa özellikle Mançurya sorunu ile ilgilendi. Mançurya’daki Japon harekâtı tamamlanınca, Japonların bize karşı harekete geçeceklerinden endişeleniyor. Mançurya’daki, ayrıca 400 milyonluk Çin’i birleştirmek imkânsız olduğu için, Batı Çin’deki bağımsızlık hareketlerini ele almamızı tavsiye ediyor. Çin’in içişlerine karışmanın doğru olmadığını ve aksine Çin’in birleşmesini temenni ettiğimizi söyledim.”

Gazi Mustafa Kemal Paşa, bu görüşmede açık bir biçimde Çin’in bölünmesi gerektiğini savunmaktaydı. Ancak bundan daha dikkat çekici olan husus, Batı Çin olarak ifade ettiği Çin Türkistanı’ndaki Kumul İsyanı’nın başlamasının ardından Sovyet tarafını isyancılara destek vermeye ikna etmeye çalışmış olmasıdır. Bu girişim, dostane bir sohbet çerçevesinde ve esasen Sovyetler lehine bir tavsiye niteliğinde gerçekleştiğinden, Ankara’nın isyancılara doğrudan sempati duyduğu ya da onları desteklediği sonucuna varmak zordur. Bununla birlikte, bazı dolaylı göstergeler, isyan nedeniyle Türkiye’nin Çin ile ilişkilerinde bir bekleme politikasına geçtiğini düşündürmektedir. İsyanın başlamasından yaklaşık üç ay sonra Türk maslahatgüzarlığının ekonomik nedenlerle kapatılması, bu duruma işaret eden ilk örnektir. Ayrıca, yukarıda da belirtildiği üzere, Ankara’nın 1933 yılında yani isyanın en şiddetli döneminde Çin ile dostluk antlaşmasını ertelemesi, buna karşın söz konusu antlaşmayı Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti’nin tamamen çöküşünden yalnızca on iki gün önce imzalaması dikkat çekicidir. Elbette tüm bunlar tesadüfi gelişmeler olarak da yorumlanabilir. Ancak Ankara’nın isyancılara karşı ölçülü bir sempati beslediğini düşündürebilecek başka bir ipucu, Japon arşivlerinden gelmektedir. Japon Askeri Ataşesi Masatane Kanda, 26 Temmuz 1933 tarihli telgrafında, Gazi Mustafa Kemal Paşa ile Abdürreşid İbrahim arasında gerçekleşen bir görüşmeyi şu şekilde aktarmaktaydı:[47]

“Kemal, İbrahim (not: Müslümanlar arasında etkili bir isim) ile ayrıca bir görüşme talep etti. Görüşmede İbrahim’e şunları söylediği aktarılmaktadır: Türkiye mevcut durumda Xinjiang’a ilişkin herhangi bir şey yapacak konumda değildir. Bu nedenle, mevcut koşullar altında İbrahim’in Japonya’dan yardım talebinde bulunması uygun görünmektedir. Son beş yıl içinde Türkiye’nin Asya’ya ilişkin sorunlar konusunda Japonya ile irtibat halinde bulunması gerekmektedir. Ayrıca, geleceğe dönük olarak Kemal, Japonya’nın iki ülke arasında profesörlerin değişimi doğrultusunda bir öneride bulunmasını umut etmektedir. Yine de bu noktada ihtiyatlı olunması gerekmektedir. Zira [Türkiye] eş zamanlı olarak başka pek çok politikayı [Entrikalar, stratejiler] uygulamaktadır.”

Masatane Kanda’nın 26 Temmuz 1933 tarihli telgrafı.

Gazi Mustafa Kemal Paşa ile Abdürreşid İbrahim arasında bu dönemde bir görüşme gerçekleştiğine dair resmi nöbet defterlerinde herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Ancak, Abdürreşid İbrahim’in oğlu Ahmet Münir Bey tarafından kaleme alınmış bir mektup, bu buluşmanın gerçekleştiğini doğrulamaktadır. Ahmet Münir, söz konusu mektubunda babasının Japonya’ya gitme gerekçesinin başından itibaren Çin Türkistanı’ndaki isyan olduğunu belirtmiş ve bu süreçte Atatürk ile görüşme isteğini ifade etmişti[48]. Münir Bey, bu görüşmenin Yalova’da gerçekleştiğini yazar; ancak tarih olarak 1934 yılını verir. Bu bilgi kronolojik olarak hatalıdır, zira Abdürreşid İbrahim o tarihte çoktan Japonya’ya gitmişti. Buna karşın, Masatane Kanda’nın 26 Temmuz 1933 tarihli telgrafı ile Ahmet Münir’in mektubundaki ifadeler bir araya getirildiğinde, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Temmuz 1933’te Yalova’da bulunduğu ve görüşmenin bu dönemde gerçekleşmiş olabileceği sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıyla, iki bağımsız kaynak görüşmenin gerçekleştiğini doğrulamaktadır; ancak Kanda’nın raporundaki içerik detaylarını kesin biçimde doğrulamak şimdilik, mevcut veriler ışığında mümkün değildir.

Telgraf içerisinde yer alan ifadeler, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın o dönemde bölgedeki gelişmeler üzerinde doğrudan bir etki yaratacak konumda olmadığını, ancak buna rağmen bir şeyler yapılması gerektiğini düşündüğünü ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Gazi’nin, Abdürreşid İbrahim’i Japonya’ya gitmesi ve oradan destek araması yönünde teşvik etmesi son derece dikkat çekicidir. Daha da önemlisi, Atatürk’ün gelecekte Asya meselelerinde Japonya ile temas kurulması gerektiğini ifade etmiş olması, Çin Türkistanı için Japon İmparatorluğu’yla iş birliği yapılabileceğine dair bir ima olarak değerlendirilebilir. Bu görüşmeden, Abdürreşid İbrahim’in hem Türkiye hem Japonya arasında bir aracı figür olarak kullanılmasının hedeflendiği sonucu çıkarılabilir. Ancak gelişmeler bu yönde ilerlememişti. Abdürreşid İbrahim, 1935 yılında Türk vatandaşlığından çıkarıldı.[49] Bu karar, muhtemelen daha önce bahsi geçen anti-Kemalist din adamı Muhammed Abdulhay Kurbanali ile yakın ilişkisi ya da Japonya adına çalıştığına dair şüpheler nedeniyle alınmıştır. Hatta aşırıya kaçarak bu kararın Sovyet baskısı ile alındığı iddia edilebilir. Ancak mevcut kanıtlar, bu olasılıklardan hiçbirini kesin biçimde doğrulamaya elverişli değildir. Dolayısıyla Abdürreşid İbrahim’in vatandaşlıktan çıkarılması, hala belirsizliklerle çevrili bir olay olarak değerlendirilmelidir.

Kemalist politika yapıcıları açısından, Çin Türkistanı krizi isyanın bastırılmasının ardından dahi tamamen sona ermiş bir mesele değil, aksine çözülmesi gereken bir sorun olarak görülmeye devam etmişti. Nitekim Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın öngördüğü gibi, beş yıl içerisinde, Asya ve özellikle Çin Türkistanı meselesi yeniden gündeme gelmiş; ancak bu kez temaslar Japonya ile değil, İngiltere ile yürütülmüştü. Bu bağlamda, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras, Kasım 1937’de İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Percy Loraine ile bir görüşme gerçekleştirdi.[50] Görüşmeyi ilginç kılan unsur, Aras’ın konuşmayı Çin-Japon Savaşı üzerine yoğunlaştırmasıydı. Japon ordusunun Asya’daki hızlı ilerleyişinden söz edildikten sonra, iki diplomat arasında bu ilerlemenin nerede durdurulabileceği üzerine dikkat çekici bir değerlendirme yapılmıştı. Büyükelçi Loraine, Londra’ya gönderdiği raporda bu konuşmanın ayrıntılarını aktarmayı ihmal etmemiş ve Aras’ın değerlendirmelerine özel bir yer ayırmıştır:[51]

“2. Dr. Aras, Türkiye’nin Çin-Japon mücadelesine ilişkin doğrudan hiçbir ilgisinin ya da çıkarının olmadığını belirtti. Öte yandan, Türk-Rus dostluğu dikkate alındığında, söz konusu çatışmanın Rusya’nın konumu ve politikaları üzerindeki sonuçlarından Türkiye’nin dolaylı olarak etkilenebileceğine dikkati çekti. Yine de, Japonya’nın Asya’nın kalbine doğru ve Kan Su’ya (Aras muhtemelen burada Xinjiang bölgesini kastediyor) kadar ilerlemesi, dolayısıyla da Çin Türkistan’ına yaklaşması durumunda Türkiye’nin müteakip gelişmelere ilişkin belirli bir ırksal çıkar ve ilgisi ortaya çıkabilir. Dr. Aras, Japon güçlerinin Urumçi civarına ulaşacak olursa, Rusya’nın, her ne kadar şimdiye dek bunu yapmamış ise de, çıkarlarını muhafaza etmek üzere askeri tedbirler almasının kaçınılmaz olduğunu düşündüğünü ifade etti. Aras bunun bir Japon-Rus savaşı anlamına geleceğini de ilave etti.

3. Dr. Aras, Doğu Paktı’nın imzalanması sürecinde ve tabii ki, Çin-Japon çatışmasının görece uzak bir ihtimal ve dolayısıyla kaçınılması mümkün olduğu bir zamanda gerçekleştirilen Türk-Afgan müzakereleri boyunca, Japonya’nın Çin’in Batı vilayetlerine önünde sonunda nüfuzu ihtimalinin göz önünde bulundurulduğunu söyleyerek konuşmasına devam etti. Bu müzakerelerde Türk tarafının görüşünün, Çin Türkistan’ı Çin toprağı olarak kalmaya devam ettiği müddetçe ortada bir sorun olmadığı yönünde olduğu, Afganların da bu görüşü paylaştığı ifade edildi. Ayrıca, Türk tarafı, Çin Türkistan’ının Japonya ya da Rusya yönetimlerine girmesinin Türk ve Afgan çıkarlarını tehdit edeceği görüşündedir. Yine Afganlar da bu değerlendirmeye katılmaktadır. Türkler bunun hemen ardından, Çin Türkistan’ının, eğer Çin yönetiminde kalmaya devam etmeyecek ise, Afganlarca işgalini yeğlediklerini belirtmişlerdir. Türkler, ayrıca, Afganistan’a bu doğrultuda planlanan Afgan politikasını yeterince olgunlaşması durumunda, güçleri yettiğince, destekleyecekleri sözünü vermişlerdir.”

Percy Loraine’nin 27 Kasım 1937 tarihli raporundan ilgili kısımlar.

Aras’ın görüşme sırasındaki ifadelerinden Türkiye’nin esas amacının, olası bir Sovyet-Japon savaşının yaratacağı yükten kurtulmak olduğunu açıktır. Dikkat çekici olan, bu konunun daha Çin-Japon Savaşı başlamadan önce bile Aras’ın gündeminde yer almasıydı. Aras her ne kadar Çin’in toprak bütünlüğüne saygılı olduğunu ifade etmiş olsa da, bölgenin Sovyetler veya Japonlar tarafından kontrol altına alınmasından önce, Türkiye’nin daha fazla nüfuzunun olduğu üçüncü bir devlet tarafından Çin Türkistan’ının işgal edilmesini istemesi ve hatta bu süreci destekleme sözü vermesi, Ankara’nın bölgenin geleceğinde aktif bir rol üstlenme arzusuna sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, Aras’ın bölgenin Afganistan tarafından işgal edilmesini desteklemesi, Türkiye’nin önceliğinin yerel Türk nüfusunun bağımsızlığı olmadığını göstermekteydi. Ancak Aras’ın bu düşünceyi “ırksal çıkar ve ilgi” çerçevesinde ifade etmesi, bu yaklaşımı daha da çelişkili ve dikkat çekici hale getirmektedir. Her ne kadar mevcut belgeler Türk-Afgan temaslarının ayrıntılarına dair sınırlı bilgi sunsalar dahi, Aras’ın daha sonraki açıklamaları, onun Loraine ile yaptığı görüşmede tüm gerçekleri paylaşmadığına işaret etmektedir. Bu da Ankara’nın Çin Türkistanı meselesinde, resmi söylemin ötesinde daha derin stratejik hedeflere sahip olabileceğini düşündürmektedir.

İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Percy Loraine tarafından 28 Ekim 1938 tarihinde kaleme alınan rapor da yine Tevfik Rüştü Aras ile yapılan bir görüşmeye ilişkindir. Görüşmede Loraine, Japonya’nın Çin’i Mançukuo benzeri, Japonya’ya bağımlı bir federal devlete dönüştürme planı üzerine konuşmaya başlamıştır. Ancak Aras, önceki görüşmede olduğu gibi, sohbeti yeniden Çin Türkistanı meselesine yönlendirmiştir:[52]

“Dr. Aras, bu durumda Xinjiang meselesinin neredeyse kesin olarak gündeme geleceğini söyledi. Türkiye, aktif bir şekilde Orta Asya ile ilgilenemeyecek olsa dahi, yine de 5 ila 7 milyon civarında olduğu tahmin edilen Türk kökenli ve Türk dili konuşan bir nüfusun Japon hakimiyeti altına girmemesi konusunda güçlü bir ahlaki ilgisi olduğunu belirtti. Bu nüfus egemen ve bağımsız bir Çin’in parçası olduğu sürece hiçbir itiraz yoktu. Ancak Japonya’nın kontrolündeki bir Çin’e tabi olmaları tamamen farklı ve son derece arzu edilmez bir durum olurdu. Aras’a göre en uygun çözüm, Xinjiang eyaletinin bağımsız bir tampon devlet haline getirilmesi, bunun Hindistan İmparatorluğu tarafından garanti altına alınması ve Afganistan’ın desteğiyle güçlendirilmesiydi. Bu, sadece “beyaz” bir nüfusu sarı ırklar tarafından asimile edilmekten kurtarmakla kalmayacak, aynı zamanda Afganistan’ı Japon gücüyle doğrudan temastan da koruyacaktı. Japonlar Xinjiang’ı silah zoruyla ele geçirmeye kalkışırlarsa, iletişim hatları son derece uzun olacağı için bu onlar açısından büyük bir zorluk yaratırdı; ayrıca Türk nüfusun direnişini örgütlemek ve güçlendirmek amacıyla insan ve malzeme göndermek de zor olmayacaktı.”

Percy Loraine’nin 28 Ekim 1938 tarihli raporundaki ilgili kısımlar.

Tevfik Rüştü Aras’ın, bir önceki yıla kıyasla bu görüşmede planında belirgin bir değişiklik yapmış olduğu görünmektedir. Aras, artık yalnızca Türk çıkarlarını değil, karşı tarafın stratejik önceliklerini de dikkate alan bir yaklaşım benimsemişti. Ve böylece, kendi milliyetçi söylemini de ekleyerek, bölgede İngiltere ve Afganistan destekli bağımsız bir devletin kurulması gerektiğini savunmuştu. Bununla birlikte, Aras bu fikrini meşrulaştırmak amacıyla yine Çin’in içinde bulunduğu çöküş sürecini gerekçe olarak kullanmayı ihmal etmedi. Ancak Büyükelçi Loraine, Aras’ın planına temkinli yaklaşmış ve çeşitli itirazlarda bulunmuştu. Loraine, özellikle Britanya Hindistanı yönetiminin böyle bir girişim için güvence vermesinin zor olacağını, ayrıca Sovyetler Birliği’nin bu tür bir projeye düşmanca yaklaşacağını ifade ediyordu. Aras, bu itirazlar karşısında ısrarcı bir tutum sergilememiş, ancak konuyu da tamamen kapatmamıştı:[53]

“Dr. Aras, itirazlarımın haklı olduğunu kabul etti. Rusların, Japonların Xinjiang’a erişimini ve daha da önemlisi orada hakimiyet kurmasını engelleme konusunda açıkça güçlü bir çıkarı vardı. Eğer mesele, Japon güçlerine ya da Japon nüfuzuna karşı Türk kökenli halkın ırksal temelde direnişi olsaydı, Türkiye’nin sempatisi son derece güçlü olurdu; ancak muhtemelen -bir ihtimal, örgütlenmeye yardımcı olması için birkaç eğitmen göndermek dışında- fiili bir yardım sağlayamazdı. Fakat eğer Rusya, Japonya’nın Xinjiang’a doğru ilerlemesine karşı bir direniş hareketini komünizm temeli üzerinde kurmaya kalkarsa, Türkiye bununla hiçbir şekilde ilgilenemezdi. Bu durumda, Xinjiang’daki Türk nüfusu zaten Türklük davası açısından kaybolmuş olurdu. Türkiye bunu üzüntüyle karşılayacaktı, ancak bunu engelleyecek imkanlara sahip değildi. Bu durum Afganistan açısından da talihsiz olurdu.

Ayrıca Aras, Afgan dostlarının da endişelenmeye başladıklarını ve görebildiğim kadarıyla pek de somut olmayan bir şekilde bu konuda bir şeyler yapmayı düşündüklerini söyledi. Aras, Kabil’e sessiz kalmaları yönünde güçlü tavsiyede bulunmuştu. Sadabad Paktı’na taraf devletlerden birinin bu işe karışmasının son derece sakıncalı olacağını düşünüyordu; ve onun tavsiyesine uyulmuştu.”

Aras’ın ifadelerinden, Çin Türkistanı’nda Sovyet nüfuzunun artmasından ciddi biçimde Ankara’nın endişe duyduğu ve Ankara’nın, bölgenin tıpkı Azerbaycan gibi diğer Türk halklarının yaşadığı yerlerde olduğu gibi Sovyet egemenliği altına girmesini istemediği açıkça anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, Aras’ın Türk nüfusun Japonlara karşı direnişine destek olarak “belki” eğitmen gönderilebileceği yönündeki ihtiyatlı ifadesi, Ankara’nın bölge halkına yönelik sınırlı bir destek vermeyi düşündüğünü göstermektedir. Daha dikkat çekici olan ise, Aras’ın Afganistan konusundaki tutumunun bir yıl öncesine kıyasla belirgin biçimde değişmiş olmasıdır. Görünüşe göre Ankara artık Afganistan’ın bölgeyi tamamen işgal etmesi fikrine sıcak bakmıyordu. Bunun nedeni bir yandan Sadabad Paktı’nın Sovyetler Birliği ile ilişkilerini riske atmama isteği olabileceği gibi, diğer yandan da Türkiye’nin bölge üzerinde doğrudan ve bağımsız bir etki alanı kurma arzusuyla bağlantılı olabilir. Ayrıca, 1937’deki görüşme sırasında bile Ankara’nın hedefinin Afganistan’ın bölgeyi tümüyle işgal etmesi değil, Çin Türkistanı’nda yeni bir devletin kurulması için sınırlı bir müdahalede bulunması olabileceği ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Ancak, tıpkı Abdürreşid İbrahim meselesinde olduğu gibi, bu varsayımları kesin olarak doğrulayacak somut belgeler veya doğrudan kanıtlar henüz mevcut değildir.

Eldeki veriler ışığında, Ankara’nın Çin Türkistanı’na yönelik siyasetindeki nihai hedefinin bölgede egemen bir Türk devleti kurulması olduğu yönünde bir değerlendirme yapmak yanlış sayılmaz. Mevcut kanıtlar, Kemalist politika yapıcılarının bu doğrultuda hareket ettiklerini ve bölgede birbirleriyle rekabet halinde bulunan iki büyük güç olan SSCB ve İngiltere’yi ikna etmek için diplomatik girişimlerde bulunduklarını açıkça göstermektedir. Bununla birlikte, Japonya ile de temas kurma planlarının gündeme geldiğini düşündürebilecek bazı ipuçları mevcuttur; ancak bu ihtimali kesin biçimde doğrulamak, mevcut belgeler ve arşiv verileri çerçevesinde şimdilik mümkün değildir.

Bu politika, Kemalist politika yapıcılar için birincil öncelik taşımamış olsa da, eldeki veriler Çin Türkistanı’nın geleceğinin dış politika ajandalarının bir parçası olduğunu düşündürmeye yetecek niteliktedir. Tevfik Rüştü Aras, 1938’de Büyükelçi Loraine ile yaptığı son görüşmeden yaklaşık on beş gün önce, 13 Ekim günü, hasta yatağında bulunan Mustafa Kemal Atatürk ile görüşen son devlet adamı olmuştu.[54] Bugüne dek mevcut belgelerden hareketle, Atatürk ve Aras’ın, doğrudan yabancı diplomatlarla Çin Türkistanı üzerine konuşan tek Kemalist politika yapıcıları oldukları söylenebilir. Bu durum, onların son görüşmeleri esnasında dahi Çin Türkistanı meselesinin de gündeme gelip gelmediği sorusunu akla getirmekte; böylece, Atatürk’ün yaşamının son döneminde dahi bölgenin geleceğiyle ilgilenmeye devam etmiş olma ihtimalini düşündürmektedir.

İnönü Dönemi: Çin’deki Türkler İçin Kemalist Kültür Diplomasisi

Percy Loraine, son görüşmelerinin ardından Tevfik Rüştü Aras ile Çin Türkistanı sorunu üzerine gayriresmi bir görüşme daha yapmayı planlamıştı, ancak bu görüşme hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bunun nedeni, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve büyük lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de vefat etmesiydi. Atatürk’ün vefatının hemen ardından, 11 Kasım 1938’de Tevfik Rüştü Aras’ın da içinde bulunduğu kabinenin istifa etmesiyle, Aras artık Türk dış politikasını şekillendiren başlıca isimlerden biri olma konumunu kaybetti. Yerine gelen yeni Hariciye Vekili Şükrü Saracoğlu, Aras’a kıyasla daha belirgin milliyetçi eğilimlere sahipti. Nitekim Saracoğlu, doğrudan I. Dünya Savaşı yıllarının genç ve radikal Türkçü kuşağından gelmekteydi. Ancak bu çalışmada incelenen belgeler ve mevcut veriler, Atatürk sonrası dönemdeki Kemalist politika yapıcılarının Çin Türkistanı’nda bağımsız bir devlet kurma yönünde herhangi bir girişimde bulunduklarına dair bir kanıt ortaya koymamaktadır.

Bu durum, Ankara’nın bölgeye yönelik siyasetinin tamamen sona erdiği biçiminde yorumlanmamalıdır. Aksine, Kemalist politika yapıcılarının bölgedeki Türk nüfusa yönelik yaklaşımı, tam da bu dönemde yeni bir evreye girmişti. Türk Diplomatik Arşivi’nin araştırmacılara açılması sayesinde erişilen belgeler, bu dönüşümü daha açık biçimde ortaya koymuştur. Serdar Yurtçiçek ve Melih Duman gibi araştırmacılar, Ankara’nın bu dönemde Çin Türkistanı’ndaki Türk nüfusa yönelik kültürel diplomasisi üzerine önemli çalışmalar yapmışlardır.[55] Emin Âli Sipahi’nin Çin’e orta elçi olarak gönderilmesi, Ankara’nın bölgeye yönelik politikasında diplomatik temsile dayalı bir kültür siyaseti aşamasına geçmesinin başlangıcıdır. Bu konu üzerine zaten kapsamlı bir literatür bulunduğundan, burada yalnızca kısaca değinmek yeterli olacaktır.

Çin’deki Türk nüfusun taleplerinin ve Ankara’nın hedeflerinin bir sonucu olarak şekillenen Türkiye’nin bu dönemdeki siyasetini en iyi şekilde açıklayan sözler, Türk temsilci Emin Âli Sipahi’nin “Çin Millî Terbiye Bakanı”na söylediği ifadelerde yer almaktaydı. Sipahi, bu siyasetin bir azınlık politikası olmadığını özellikle vurgulamış ve “Türkiyede tahakkuk eden bir inkılâbın Çin vatandaşlığına haiz tesiratı tabiiyesine işarettir” ifadesiyle Türkiye’deki modernleşme ve inkılap sürecinin Çin Türkleri arasında da uygulanmaya çalışıldığını açık biçimde belirtmişti.[56] Ankara, bu doğrultuda bölgedeki Türk nüfusun eğitim seviyesini yükseltmek ve Latin alfabesini benimsemelerini sağlamak amacıyla bölgeye alfabe, okuma, yurt bilgisi ve tarih kitapları gönderdi.[57] Ayrıca elçilik, Çin’de önde gelen Pantürkist isimlerden Mesud Sabri’ye,[58] yayımladığı dergiyi Latin harfleriyle basma teklifinde bulunmuştu.[59]

Bununla birlikte, Ankara’dan Çin’deki Türk cemiyetlerinin faaliyetlerinde kullanılmak üzere Halkevleri’nin idare, teşkilat ve çalışma talimatnamelerinin gönderilmesi de dikkat çekicidir.[60] Bu girişimlerin yanı sıra, Cumhuriyet Halk Partisi’nin himayesi altında burslu öğrenciler Türkiye’ye getirilmiş,[61] daha fazlasının getirilmesi için çaba gösterilmiştir;[62] hatta öyle ki bu dönemde askeri okullarda Çin Türkistanı’ndan gelen öğrenciler eğitim görmüştür.[63] Tüm bu uygulamalar, Kemalist Türkiye’nin Çin Türklerine yönelik politikasının, eski Osmanlı topraklarında yaşayan Türk topluluklarına yönelik izlediği kültürel bütünleşme ve modernleşme siyasetinin bir uzantısı olduğunu göstermektedir. Harf İnkılabı başta olmak üzere Kemalist Türkiye’de uygulanan inkılapların Türk temsilcilikleri aracılığıyla Yunanistan,[64] Kıbrıs,[65] Romanya[66] ve Bulgaristan’daki[67] Türkler arasında yaygınlaşması için uğraşılmış, bahsi geçen ülkelerden gelen ve getirilen öğrenciler askeri okullar dahil olmak üzere okullara alınmıştı.[68] Bu bakımdan, Ankara nazarında Çin Türkistanı’ndaki Türkler ve eski Osmanlı topraklarındaki Türkler arasında önemli bir fark olmadığını söylemek mümkündür.

            Çin Türkistanı’ndan gelen askeri öğrenciler konusunda ufak bir parantez açmak doğru olacaktır. Eski Osmanlı topraklarından ve Rusya’dan gelecek askeri öğrencilerin uygun yaşa geldikleri zaman Türk vatandaşlığını kabul etmeleri ve Türk ordusunda kariyer yapmaları şarttı.[69] Çin Türkistanı’ndan gelen öğrenciler için bu kuralların geçerli olmadığını gösteren bir veri yoktur. Ancak bu öğrencilerin Türkiye’ye getirilme nedeni diğerlerinden farklı olabilir. Atatürk döneminde Türkiye’ye askeri okulda okuması için gönderilmiş olan Tuğgeneral Mehmet Rıza Bekin’in anıları bu konuda dikkate değer bazı bilgiler sunmaktadır. Bekin, Çin Türkistanı’ndaki milliyetçi hareketin en önemli isimlerinden ve eski Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti’nin liderlerinden olan Mehmet Emin Buğra’nın[70] akrabasıydı. Anlattığına göre Türkiye’nin Afganistan’daki büyükelçisi Memduh Şevket Esendal ve Mehmet Emin, sık sık görüşmüştür. Yine Bekin’e göre Esendal, Çin Türkistanı’na faydalı olacak kişilerin sadece Türkiye’de yetişebileceğini savunmaktaydı.

Mehmet Rıza Bekin’in askeri öğrencilik yıllarından bir fotoğraf.

Mehmet Rıza, henüz 1937 yılında ilk kez Mehmet Emin Buğra tarafından Esendal ile tanıştırılmış ve ertesi yıl Ankara’nın onayıyla birkaç öğrenci ile beraber Türkiye’ye gitmiştir. Bu öğrenciler, bizzat Mehmet Emin tarafından Esendal’a önerilmiştir. Öğrencilerin Türkiye’ye ulaşması, henüz Aras ve Loraine arasındaki ikinci görüşmenin gerçekleşmediği bir zamana denk gelmektedir.[71] Bu öğrencilerin Ankara’nın bölgede bir Türk devletinin kurulmasını savunduğu bir dönemde getirilmesi dikkate değerdir. Aras’ın bölgedeki olası bir direniş durumunda en fazla eğitmen gönderilebileceği yönündeki söylemi ve bağımsızlıkçı hareketin liderleri tarafından seçilmelerine dikkat edilecek olursa bu öğrencilerin olası bir Türkistan isyanında bölgeye gönderilmek amacıyla eğitilmiş olmaları mümkündür. Ayrıca bu öğrencilerin, bölgede bir Türk devleti kurulması halinde yeni kurulacak Şarki Türkistan ordusunda Kemalist Türkiye’nin etkisi altında bir subay kadrosu oluşturma planının bir parçası olmaları da ihtimal dahilindedir. Ne var ki, mevcut veriler ışığında bu ihtimallerin kesin olarak doğrulanması şimdilik imkansızdır[72].

1939 yılında, henüz Çin’e gitmeden önce, Elçi Emin Âli Sipahi’ye, CHP Genel Sekreteri Ahmet Fikri Tüzer tarafından, Çin’deki Türklerin “harsî ve fikrî inkişaflarına mümkün olabilecek yardımlardan çekinilmeyeceği” açıkça bildirilmişti.[73] Bu ifade, Ankara’daki yeni yöneticilerin, seleflerinin yöntemlerinden farklı fakat aynı milliyetçi düşüncenin üzerinde yükselen bir program benimsediklerini göstermektedir. Bu fark, bir yönüyle Türkiye’nin 1939’dan itibaren kazandığı yeni diplomatik imkanların bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Yeni uygulamaya konulan bu siyaset, genel anlamda Çin Türklerini Kemalistleştirme, yani onları Cumhuriyet ideallerine ve modernleşme anlayışına yaklaştırma politikası olarak tanımlanabilir. Ancak Sipahi’nin bu girişimleri yalnızca kültürel etkiyle sınırlı kalmamış; görüştüğü Çin Türklerinin Türkiye’ye göç etmek istediğini dile getirmiştir. Sipahi de bu kişileri “müstakbel vatandaşlarımız” olarak nitelendiriyordu.[74] Dolayısıyla, uygulanan bu politikanın Kemalist Türkiye’nin yeni yöneticileri tarafından tüm Türklerin gelişiminde öncülük üstlenme ve onların Anadolu’ya getirilmesi anlayışının bir yansıması mı, yoksa selefleri gibi bağımsız bir Türk devleti fikrine yönelik uzun vadeli bir aşama olarak mı görüldüğü şimdilik kesin biçimde doğrulanamamaktadır.

            12 Kasım 1944’te ilan edilen İkinci Şarki Türkistan Cumhuriyeti, Türkiye tarafından desteklenmemiş olup Ankara bu dönemde büyük ölçüde Çin Cumhuriyeti’nin yanında bir pozisyon almıştı.[75] Bu tutum, esasen II. Dünya Savaşı yıllarında Türk-Sovyet ilişkilerinin bozulmasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir[76]. İkinci Şarki Türkistan Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’nin desteğini alan ve onunla yakın ilişkiler sürdüren Uygur komünistler ile muhafazakar çevreler tarafından yönetilmekteydi.[77] Bu nedenle Türkiye, kendi çıkarlarını önceliklendirerek bir önceki sefer olduğu gibi mesafeli yaklaşıp karşıt bir tutum benimsedi. Çin İç Savaşı bağlamında değerlendirildiğinde, bölgedeki bu politik bölünme, Türkiye Elçiliği tarafından yerel Türk nüfusun bütünlüğü ve güvenliği açısından bir tehdit olarak görülmekteydi[78]. Bununla birlikte, Türkiye sınırlı ölçüde de olsa Kuomintang (Çin Hükümeti) yanlısı Türklerle temaslarını sürdürmeyi tercih etti[79]. Nitekim 1948’de Xinjiang Valisi Mesud Sabri, Çinli yetkililere yaptığı bir görüşme sırasında merkezi hükûmetin Türk elçiliğine başvurması durumunda Uygur öğrencilerin Türkiye’de ücretsiz eğitim görebileceğini bildirmişti.[80] Mesud Sabri’nin bu önerisi, daha önce Türkiye ile kurduğu ilişkilerle birlikte değerlendirildiğinde, kendisinin önceden Türk yetkililerle görüşmüş olması muhtemeldir.

Sonuç

Kemalist milliyetçilik üzerine yapılan araştırmalar, genellikle Türkiye’deki yöneticilerin anti-pantürkist söylemlerinin ve Türk-Sovyet ilişkilerinin yakınlığının etkisiyle, çoğunlukla iç politika ekseninde ele alınmıştır. Bu durum, Kemalist milliyetçiliğin dış politikadaki boyutunun görece geri planda kalmasına neden olmuştur. Bu çerçevede, Sovyetler Birliği dışında yaşayan ve bağımsızlıkçı bir hareket başlatan tek Türk topluluğunun Kumul isyanı karşısında, Ankara’nın resmi açıklamalarıyla Çin yönetimini desteklemesi, Kemalist milliyetçiliğin Pantürkizm’den kesin biçimde uzaklaştığını düşüncesini güçlenmesine neden oldu. Ancak, Türk diplomatlarının genel olarak temkinli ve mesafeli tutumlarının aksine, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras’ın Dahiliye Vekaletine (muhtemelen Şükrü Kaya’ya) gönderdiği tezkerede yer alan şu ifade, Ankara’daki üst düzey bir yöneticinin “bağımsız Türk Devleti” fikrine yönelik kişisel sempatisini açıkça ortaya koymaktaydı: “Şarkî Türkistan’da tezahür eden bu hareketleri de bilhassa aynı ırktan olan bir cemaate taalluk etmesi itibarıyla memnuniyet ve takdirle karşılarız.” Ayrıca hem Tevfik Rüştü Aras’ın hem de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, birbirine rakip iki büyük güç olan Sovyetler Birliği ve İngiltere’yi, Çin Türkistanı’nın bağımsızlığı yönünde müdahaleye ikna etmeye çalışmaları, onların hedeflerinin bölgenin bağımsızlığını sağlamak olduğunu güçlü biçimde ortaya koymaktadır[81]. Resmi söylemde pantürkizmden uzak durulmasına rağmen, Kemalist politika yapıcılarının bölgeye yönelik politikası sayesinde ayrı bir Türk halkları siyaseti benimsediklerini söylemek mümkündür.

Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti konusunda Kemalist diplomatların takındığı tavır, genel olarak Ankara’nın resmi dış politika çizgisiyle uyumlu olarak değerlendirilebilir. Tevfik Rüştü Aras’ın tezkiresinde de açıkça belirtildiği üzere, yeni kurulan bu devletin klerikal ilkeleri, laik Cumhuriyet ideolojisi açısından kabul edilemezdi. Bunun yanı sıra, söz konusu hareketin içine anti-Kemalist unsurların dahil olması ve bu kişilerin isyancı devleti kendi siyasi emelleri için kullanma çabaları, Ankara’nın temkinli tutumunu daha da pekiştirdi. Ayrıca, Türkiye’nin o dönemde yakın ilişkiler içine girmeye ihtiyaç duyduğu SSCB’nin isyana kesin biçimde karşı olması, Ankara’nın bu kısa ömürlü devlete destek vermemesini açıklayan bir diğer önemli faktördür. Bu nedenle, Türkiye’nin Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti’ne yönelik mesafeli duruşu şaşırtıcı değildir. Bununla birlikte, perde arkasındaki diplomatik hedeflerin yalnızca Atatürk ve dar bir çevre tarafından bilindiği öne sürülebilir. İsyanın bastırılmasından sonra dahi Atatürk ve yakın çevresinin bölgede canlı bir Türk milliyetçiliği potansiyeli bulunduğunu fark ederek, bunu destekleyebilecek bir müttefik devlet arayışına girdiği değerlendirilebilir. Ancak Tevfik Rüştü Aras’ın İngiliz elçisine Çin’in toprak bütünlüğü hakkında söyledikleri bir diplomatik manevra olarak görülmemelidir. Aras ve aynı zamanda Atatürk gerçekten de Çin’in çöküşünü olası görmeseydi, yalnızca beklemeyi tercih eder ve diğer ülkelerde olduğu gibi kültür diplomasisini uygulamakla yetinirdi. Bu durum, Ankara’nın siyasetinin tamamen koşullara bağlı bir milliyetçilik anlayışı çerçevesinde şekillendiğini göstermektedir.

Kemalist politika yapıcıları, her ne kadar Çin’in çöküşünün kaçınılmaz olduğuna kanaat getirmiş olsalar da, bölgedeki Türk nüfusun sorunlarını doğrudan çözebilecek askeri ve diplomatik güce sahip değillerdi. Dahası, Çin Türkistanı coğrafi olarak Türkiye’den binlerce kilometre uzaklıktaydı, bu da etkin bir müdahaleyi fiilen imkansız hale getiriyordu. Bu nedenle Ankara, bölgeyle doğrudan ilgilenemeyeceğini bilerek, hem bölgeye coğrafi olarak yakın hem de oradaki gelişmelere nüfuz edebilecek devletleri ikna etmeyi tercih etti. Bu stratejinin merkezinde ise, o dönemde Asya’da giderek büyüyen bir tehdit unsuru olarak görülen Japonya’yı diplomatik bir araç olarak kullanmak fikri bulunuyordu. Her ne kadar bu girişimler somut bir başarıyla sonuçlanmamış olsa da, Türk diplomasisi bölgedeki Türk topluluklarıyla ilgilenmeyi sürdürmüş ve onların “harsi ve fikri inkişafı” için çabalamıştı.

Çin Türkistanı örneğinde olduğu gibi, Kemalist politika yapıcılarının Türk nüfusun yaşadığı diğer ülkelerdeki topluluklara yönelik izlediği politikaların dikkatli biçimde incelenmesi, Kemalistlerin milliyetçilik anlayışını tespit etmek açısından son derece önemlidir. Bu tür vakalar, Kemalist milliyetçiliğin yalnızca iç politikada değil, sınırların ötesinde “Türk” kimliğini nasıl konumlandırdığını da anlamaya imkan vermektedir. Uygulanan siyaset Pantürkizm olarak tanımlansın yahut tanımlanmasın bu Kemalist politika yapıcılarının Türkiye’nin dışındaki Türk halklarına yönelik münhasır bir programa sahip olduklarını göstermektedir. Ayrıca bu örnek, resmî açıklamalarla fiili diplomatik uygulamalar arasında zaman zaman ortaya çıkan farkların altını çizmektedir. Bu durum, politikacıların beyanlarının her zaman gerçek niyetlerini yansıtmadığına ve bu tür söylemlerin çoğu kez diplomatik veya stratejik amaçlarla şekillendiğine dair güçlü bir hatırlatmadır. Dolayısıyla, Kemalist dış politikanın arka planını analiz ederken resmi söylemler karşısında temkinli olunması gerektiği bu örnekle bir kez daha doğrulanmıştır.

Dipnotlar

[*] Kapak ve yazı içerisinde kullanılan Mehmet Rıza Bekin’in fotoğrafları Muhammed Ali Alioğlu Arşivi’nden alınmıştır. Fotoğrafları benimle paylaştıkları için Alioğlu ailesine tekraren teşekkür ederim.

[1] Bkz. David Brophy, Uyghur Nation: Reform and Revolution on the Russia-China Frontier, Harvard University Press Cambridge, MA 2016.

[2] Resmi olarak tanınan Pekin’deki Çin Hükûmeti.

[3] Yiting XING, Çince Kaynaklara Göre Türkiye- Çin İlişkileri (1842-1949), İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2023, s. 42-43.

[4] Sun Yat-Sen tarafından ortaya atılan Halkın Üç İlkesi’ni savunan milliyetçi parti.

[5] XING, a.g.t. s. 43-46.

[6] XING, a.g.t. s. 54.

[7] XING, a.g.t. s. 54.

[8] XING, a.g.t. s. 56.

[9] Melih Duman, “Türkiye’nin İlk Çin Elçisi Emin Âli Sipahi’nin Çin İzlenimleri ve Türkiye-Çin İlişkileri”, Belleten, C LXXXVII/S. 308, Nisan 2023, s. 272.

[10] Serdar Yurtçiçek, “Türkiye’s Diplomatic Perception of the Turkic Islamic Republic of East Turkestan: Ideological Dynamics and Geopolitical Interests (1933–1935)” The International History Review C 47/S. 5, 2024, s. 743.

[11] Ahmet Tevfik Rüştü Aras, Atatürk devrinin en önemli bakanlarından birisi olarak 1925’ten 11 Kasım 1938’e kadar Hariciye Vekili olarak görev yaptı. Savaş öncesi ve zamanı aktif bir İttihatçı, savaş sonrası sosyalist eğilimleri  olan Aras Kemalist harekete dahil oldu. Türk-Sovyet ilişkilerinin en güçlü savunucusu olarak öne çıkan Aras aynı zamanda Türkiye’ye yerleşen Sovyet karşıtı göçmen topluluğunun ülkeden kovularak Sovyetler ile ilişkilerin kötüye gitmesini engellemeyi amaçlıyordu.

[12] XING, a.g.t. s. 50.

[13] Wang Ke, The East Turkestan Independence Movement 1930s-1940s, çev., Carissa Fletcher, The Chinese University Press, Hong Kong 2018, s. 32-33.

[14] Ke, a.g.e. s. 34.

[15] Müslüman Çinliler.

[16] Justin M. Jacobs, Xinjiang and the Modern Chinese State, University of Washington Press,Seattle 2016, s. 86.

[17] Jamil Hasanli, Soviet Policy in Xinjiang: Stalin and the National Movement in East Turkistan, Lexington Books, London 2021, s. 18.

[18] Komünist devrimi dünyaya yaymayı ve devrimleri organize etmeyi amaçlayan uluslararası örgüt.

[19] Brophy, a.g.e. s. 238-240.

[20] Jacobs, a.g.e. s. 85-86.

[21] Yurtcicek, a.g.m. s. 744-745.

[22] Brophy, a.g.e. s. 239.

[23] Politik Büro, Sovyetler Birliği’nin en yüksek yetkili yönetim organıdır.

[24] Xinjiang askeri valisi ve daha sonra Çin Tarım ve Orman Bakanı. Uzun yıllar Sovyet desteği ile yönettikten sonra bölgeyi yeniden merkezi hükûmeti bağladı ve bölgedeki Uygur komünistleri tasfiye ederek yaptıklarıyla Sovyet destekli İli İsyanı’nın başlamasına neden oldu.

[25] Hasanli, a.g.e. s. 20-31.

[26] Hasanli, a.g.e. s. 28-29.

[27] Hasanli, a.g.e. s. 20.

[28] Michael Dillon, Xinjiang and the Expansion of Chinese Communist Power: Kashgar in the Early Twentieth Century, Routledge Taylor & Francis Group, New York 2014, s. 91.

[29] Dillon, a.g.e. s. 33-34, 36.

[30] Ke, a.g.e. s. 35.

[31] Dillon, a.g.e. s. 37-38, 90.

[32] Hasanli, a.g.e. s. 25.

[33] Brophy, a.g.e. s. 244.

[34] Büyük Terör yahut Büyük Tasfiye. 1936’dan 1938’e kadar milliyetçi sapma, yabancı ülkeler için casusluk, karşı-devrim, Troçkizm gibi Sovyetler Birliği’nde mevcut Komünist rejim ile fikri uyumluluk taşımayan çok sayıda komünistin idam ve sürgün edildiği süreçtir.

[35] Ke, a.g.e. s. 95.

[36] Yurtcicek, a.g.m. s. 731-750.

[37] Şaduman Halıcı, Mütareke Döneminin İşbirlikçileri: Yüzellilik Gazeteciler, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2023, s. 293-578.

[38] Ali Merthan Dündar, Panislâmizmden Büyük Asyacılığa: Osmanlı İmparatorluğu, Japonya ve Orta Asya, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2006, s. 240-242.

[39] Dündar, a.g.e. s. 173.

[40] Dündar, a.g.e. s. 240.

[41] Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi (BCA), 30.10.0.0/258.735.5., 22.01.1934.

[42] BCA, 30.10.0.0/258.735.5.

[43] Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Türkiye Dışişleri Bakanlığı Türk Diplomatik Arşivi (TDA), 571/35962.141907.4, 01.01.1934.

[44] Giray Fidan, Cumhuriyet’in Çinli Misafirleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2019, s. 72-73.

[45] Dokumenty Vneshnej Politiki SSSR, C. XI, Gospolitzdat, Moskova 1966, s. 242-243.

[46] Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri: Sovyet Arşiv Belgeleriryle, Kaynak Yayınları, İstanbul 2014, s. 411. 

[47] The Japan Center for Asian Historical Records National Archives of Japan (JACAR), B02031844200, 26.07.1933. Bu belgeden beni  haberdar ettiği ve ricam üzerine çevirisini yaptığı için Hiroaki Kuromiya’ya minnettarım. Ayrıca bu belgenin ilk defa kullanımı için bkz. Hiroaki Kuromiya&Andrzej Pepłoński, “Between East and West: Gaiaz Iskhaki and Gabdulkhai Kurbangaliev”, Nowy Prometeusz, S. 3, 2012, s. 102-103.

[48] A. Merthan Dündar, “Abdürreşit İbrahim Hakkındaki Polis Kayıtları Üzerine”, Abdürreşit İbrahim ve Zamanı: Türkiye ve Japonya Arasındaki Orta Avrasya, ed. A. Merthan Dündar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2018, s. 81.

[49] Dündar, Panislâmizmden Büyük Asyacılığa, s. 161-162.

[50] Konuyla ilgili İngiliz belgeler ilk kez Lars-Erik Nyman tarafından kullanılmıştır. Bu çalışma için ayrıca belgeler temin edilmiştir. Bkz. Lars-Erik Nyman, “Turkish Influence on the Islamic Republic of Eastern Turkestan”, VIII. Türk Tarih Kongresi, C2, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1981.

[51] The National Archives Foreign Office (FO), 371/21025 – F 10717/597/61, 27.11.1937.

[52] FO 371/22118 – F 11923/139/10, 28.10.1938.

[53] FO 371/22118 – F 11923/139/10.

[54] Atatürk’ün Nöbet Defteri 1931-1938, haz. Özel Şahingiray, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1955, s. 748.

[55] Bkz. Serdar Yurtcicek&Efe Can Gürcan, “Turkish Cultural Diplomacy Toward China’s Turkic Communities (1933–1949)” Diplomacy & Statecraft, C 36/S. 1, Şubat 2025, s. 50-76; Duman, agm. s. 282-285.

[56] TDA, 515/7484.43163, 29.01.1940.

[57] TDA, 515/7341.43387.1, 31.01.1941.

[58] Mesud Sabri, Çin Türkistanı’ndan gelerek Osmanlı’da eğitim bir görmüş Kuomintang politikacısıydı. Çin Türkistanı halkının Uygur değil Türk olarak isimlendirilmesini ve geniş bir özerkliği savunmuştur. Çin Türkistanı milliyetçiliğinin üç büyük isminden birisidir.

[59] TDA, 515/7484.43163.

[60] BCA, 490.1.0.0/1197194.1, 02.09.1942.

[61] BCA, 490.1.0.0/1197194.1.

[62] TDA, 515/7341.43387.1.

[63]https://www.indyturk.com/node/516536/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/yurtd%C4%B1%C5%9F%C4%B1-t%C3%BCrklerine-t%C3%BCrkiyede-askeri-e%C4%9Fitim-verilmesi, son erişim tarihi: 15.11.2025.

[64] Kevin Featherstone-Dimitris Papadimitriou-Argyris Mamarelis-Georgios Niarchos, Son Osmanlılar: Yunanistan’da Müslüman Azınlık (1940-1949), çev., Özkan Akpınar, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2023, s. 56-57.

[65] Altay Nevzat, Nationalism Amongst The Turks of Cyprus: The First Wave, Oulu University Press, Oulu 2005, s. 350, 354.

[66] Metin Ömer, İki Dünya Savaşı Arasında Romanya’daki Türk-Tatar Toplumu ve Türkiye’ye Göçler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2021, s. 266-267.

[67] Bülent Bilmez, Bulgaristan ve Bulgaristan Türkleri 1878-1938, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2019, s. 154-177.

[68] TDA, 571/36171.141241.77, 15.06.1931.

[69] TDA, 506/42834.192790.232, 03.07.1933.

[70] Kumul İsyanı sırasında Sabit Damolla ile beraber Hotan’daki isyanın radikal milliyetçi liderlerindendi. Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti’nin ve isyanın çöküşüne kadar Hotan’ı yönetti. Mesud Sabri ile beraber Çin Türkistanı’nın en önde gelen milliyetçi liderlerinden birisidir. İç savaş sırasında Kuomintang’ı destekledi.

[71] M. Rıza Bekin, Doğu Türkistan Vakfı Başkanı M. Rıza Bekin’in Anıları, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2005, s. 16-18, 47.

[72] Bu öğrenciler hakkında yazan Mesut Uyar, bu görüşü savunmaktadır.

[73] BCA, 490.1.0.0/1197194.1.

[74] BCA, 490.1.0.0/1197194.1.

[75] Serdar Yurtcicek, “The Role of Geopolitics in Turkey’s Diplomatic Approach to the Second East Turkestan Republic (1939–1949)” Central Asian Survey, C 44/S. 3, Ekim 2024, s. 370-392.

[76] bkz. Onur İşçi, Turkey and the Soviet Union During World War II: Diplomacy, Discord and International Relations, I.B. Tauris, Londra 2020.

[77] Ke, a.g.e. s. 107-251.

[78] Yurtcicek, “The Role of Geopolitics” s. 382.

[79] Yurtcicek, a.g.m. s. 374-377.

[80] A Decade in Soviet-Sino Diplomacy: The Diaries of Liu Zerong, 1940-49, haz. David Brophy, çev. Leonella Lui-Chric McDowell-Anna Yalan Liu, Palgrave Macmillan, Singapur 2023, s. 1060-1061.

[81] Cemil Hasanlı, Türkiye’nin Sovyetler ile bu konuda bir daha görüştüğünü gösterecek bir belge bulmadığını söylemektedir. Cemil Hasanlı ile yapılan kişisel yazışma, 24 Temmuz 2024.