Kesintili Demokrasi: Türkiye’de Çok Partili Yaşamda Kesintiler29 min read

           23 Ağustos 2017’de hayata geçirdiğimiz TurkInkilabi.com platformunda ilk ortak yazımızı paylaşmış olmaktan mutluluk duyuyoruz. Ele aldığımız konu, fakültede bize ödev olarak verilmişti.
           Konunun önemine de dikkat çekmek adına, kısa ancak konuya giriş mahiyetinde, kritik noktalara ve tartışmalara temas eden tek bir metin oluşturmak istedik. Bizler için farklı ve eşsiz bir deneyim oldu. Okuyucu için anlaşılır, aydınlatıcı ve ufuk açıcı olmasını dileriz.

Doğukan Temizel
Kerem Ali Vahap

Giriş

           Türkiye tarihi içerisinde çok partili yaşam, demokratikliğini Anayasasında öz nitelikleri arasında sayan bir devlet için fazla sayıda sekteye uğramıştır; genellikle bu kesintilerin askeri müdahaleler neticesinde gerçekleştiği, çok partili yaşamın tam anlamıyla hayata geçişinden itibaren daha ziyade de facto olarak zuhur ettiği görülür.

            Çok partili yaşamı kesintiye uğratan hareketlerden söz edileceği vakit; cumhuriyetin ilanından, yani 29 Ekim 1923 tarihinden sonraki periyot nazara alınacaktır. Üstüne eğileceğimiz zaman dilimindeki hareketleri, iki dönemsel kesit içerisinde incelemek, Türkiye’de demokrasinin konsolide oluş sürecine de paralel bir inceleme yapmamızı sağlayacaktır. Ayrıca bu inceleme, Türk demokrasisindeki sorunlara da işaret etmesi bakımından önemlidir ve bu bakımdan eleştirel nitelik taşımaktadır.

I. Erken Cumhuriyet Dönemi

           Türkiye Cumhuriyeti, anti-emperyalist vasıflı bir bağımsızlık mücadelesinin akabinde, bir ulus-devlet olarak kurulmuştur. Bağımsızlık savaşımının verildiği, meclis hükûmeti sistemi ile yürütülen önceki süreçte, karar almayı zorlaştırmak ve savaşın idaresini sekteye uğratmak pahasına; meşruiyet, demokrasi ve çok seslilik bakımından değerli ve oldukça özgün bir süreç yaşanmıştır. Cumhuriyetin ilanı sonrasında ise, inkılapların daha sağlam bir zeminde gerçekleştirilmesi ve ulusal bilinci haiz, çağdaş bir sivil toplumun inşası uğruna; demokrasinin, bir rejim niteliği olarak nispeten geri planda tutulduğu göze çarpmaktadır.[1] Bu süreç, liberal demokrasinin gelecekte hayata geçmesi saikiyle, birçok alanda yapılan inkılaplarla geçmiştir ve demokrasinin değerleri topluma kazandırılmaya çalışılmıştır.

            Erken Cumhuriyet Dönemi’nde, genel itibarıyla demokratik bir rejimden ve çok partililikten söz edemesek de, çok partili yaşam adına oldukça ciddi teşebbüsler olmuştur. Çok partili yaşamın, modern demokratik rejimlerin asli unsuru ve olmazsa olmaz (sine qua non) şartı olduğu dikkate alınınca, bu deneyimlerden de bahsetmek gerekmektedir.

            Çok partili yaşama dair doğal teşebbüslerden ilki, 17 Kasım 1924 tarihinde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası‘dır. Fikirsel olmaktan ziyade “yöntemsel” bir antitezle ortaya çıkan bu teşebbüsün özneleri, bağımsızlık mücadelesinin birlikte yürütüldüğü siyasi ve askeri figürlerdir (Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Adnan Adıvar…). Ayrıca TCF, vaktinde Birinci TBMM’de yer alan, ancak çoğunluğu yeni mecliste vekil olarak yer bulamamış olan “İkinci Grup” üyeleri için ciddi bir çekim noktası oluşturmuştur.[2]
Esasen şekli anlamda defosuz bir deneyim olsa da; kurulduğu sürecin hassasiyeti, bir “karşı devrim hareketi” olarak algılanmasına yol açmıştır. Ancak bu algılanışı, -partinin veya mensuplarının iradesi önemli olmaksızın- doğrulayan bir olgunun varlığı da dikkatten kaçmamalıdır: Partinin klasik liberal, “devrimci değil evrimci” tavrı her ne kadar Halk Fırkası’na ve otoriter eğilimlerine karşı elverişli, makul bir antitez oluştursa da, programında “dine saygılı” olduğunun ayrıca belirtilmesi, partinin devrim karşıtları bakımından bir paratoner olmasına yol açmıştır. En nihayetinde TCF, bazı il örgütlerinin 1925’te patlak veren yarı irticai nitelikli Şeyh Said İsyanı’na destek verdiği gerekçesiyle, Takrir-i Sükun ortamında 5 Haziran 1925’te kapatılmıştır. Dolaylı olarak da olsa, Şeyh Said İsyanı’nın bu çok partililik deneyimi bertaraf eden bir hareket olduğu söylenebilir. Ancak Takrir-i Sükun ortamında alınan ivme, sonraki zaman diliminde de hak ve özgürlükleri fiili anlamda olumsuz etkileyecektir.[3] Mevcut iktidarca, partileşmiş bir muhalefet şöyle dursun; muhalif seslere dahi karşı tahammülsüzlüğün söz konusu olduğu gerçeğini yadsımak mümkün değildir. Bu tahammülsüzlük, bir diğer deneyimde daha, en azından vekiller ve bürokratlar açısından kendini gösterecektir. Dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, parti kapatıldıktan tam bir yıl sonrasında, yönetici kadrosunun ve üyelerinin bir kısmının, cumhurbaşkanına suikast girişimi planladıklarının ifşa oluşudur.[4]

            İkinci deneyim ise, 12 Ağustos 1930 kuruluş tarihli Serbest Cumhuriyet Fırkası‘dır. Nispeten liberal eğilimleri olan, Atatürk’ün Fethi Okyar’ı teşvikiyle kurulan, “güdümlü parti” olarak anılan bir teşebbüstür. Her ne kadar güdümlü olsa da, çoğunlukla sanılanın aksine göstermelik bir deneyim değildir. Her yönüyle gayet samimi ve ciddi bir teşebbüstür. Şöyle ki, 1929 krizinin ülke ekonomisine etkileri, öte yandan Takrir-i Sükun devrinin pekiştirdiği muhalefete tahammülsüzlük ve özgürlük kısıtlamaları, muhalif bir partinin kuruluşunu resmen zorunlu kılmaktaydı. Atatürk, en radikal devrimlerin uygulandığı bu periyotta, paradoksal bir durumun içindeydi ve çözümü, Zürcher’in deyimiyle “sadık” bir muhalefet partisinin kuruluşunu teşvik etmekte bulmuştu. Hatta mecliste temsiliyet sağlanabilmesi adına, Halk Fırkası’ndan belli sayıda vekili de bu partiye yönlendirmişti. Bu partinin, özellikle ekonomi ve bürokrasi hususunda, gerçek anlamda muhalefet yürüteceği tasarlanmıştı.
           Bu teşebbüs, gerçekten de ilk gününden itibaren halkta büyük bir karşılık bulmuştur; hatta açık kaldığı kısa süre için meclisin, alışılmışın dışında tartışmalara sahne olmasını sağlamıştır. Halk Fırkası’ndaki vekillerin ve bürokratlarının tahammülsüz tutumlarının da etkisi ile, kaçınılmaz olarak ideolojisine ters düşen hareketlerin odağı olarak algılanmıştır. Ancak kuruluşunu bilfiil teşvik eden Atatürk, neredeyse son anına kadar bu teşebbüsün arkasında durmuştur.[5] Nitekim, İzmir Mitingi’nde çıkan kanlı olaylar mevcut iktidar nezdinde büyük kaygı yaratmış; partinin de kısa ömürlü oluşuna yol açmıştır. Parti, belediye seçimlerinde haksızlık yapıldığına dair süregelen gensoru görüşmesi esnasında, meclisteki iktidar kanadından Fethi Okyar’a gelen yoğun baskılar ve amansız ithamlar nedeni ile, 17 Kasım 1930’da kendini feshetmiştir. Bu tarihten itibaren, çok partili demokrasi, daha sonra masaya yatırılacak bir fikir, nihai bir varış noktası olarak bir kenara bırakılmıştır.

Milliyet, 18 Kasım 1930

           Erken Cumhuriyet Dönemi’nin doğal yollarla vuku bulan ilk çok partilik deneyimi, devrimleri korumak için titizlikle hareket eden iktidarın, muhalefete ve muhalif seslere tahammülsüzlüğünü; ikinci deneyimin teşvik edilmesi ise bu tutumun ideolojik bir niteliği haiz olmadığını, hatta meclisin muhalefete alışması, oligarşinin tunç kanunun kaçınılmaz etkilerinin bertaraf edilmesi gereğine dikkat edildiğini göstermektedir. Bu olgularla Atatürk’ün demokrasi saiki doğrulansa da, ikinci deneyimin -güdümlü ve devrimlere de sadık olmasına rağmen- olumsuz sonuçlanması, akıllarda birtakım soru işaretleri yaratacaktır. Çok partili yaşama uzanan süreçte, 1931’de meclisin CHF’ye muhalefet edecek bağımsız adayların katılımına açılması ve 1939’da Müstakil Grup’un kurulması[6] gibi fikirler ve denemeler, meclisteki müzakere ortamını diriltmek bakımından yetersiz kalmışlardır.

II. Çok Partili Dönem

           Türkiye’de ordu müdahalesi ile çok partili demokratik yaşamın kesintiye uğraması; 27 Mayıs Darbesi ve 12 Eylül Darbesi ile oldu.

           İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği dönemde, Cumhuriyet Halk Partisi’nde yer alan bazı milletvekilleri, bir anlamda parti içi muhalefet olarak değerlendirilebilecek düzeyde, parti politikalarından görüş itibarıyla ayrışmıştır. Celâl Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü, “dörtlü takrir” olarak anılan ve çok partili yaşama geçiş, tek dereceli seçim gibi hükümleri içeren önergelerini Meclis grubuna sundular. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun görüşülmesini takip eden günde görüşülen bu önerge reddedildi. Koraltan, Menderes ve Köprülü’nün partiden ihracı ve bunun üzerine Bayar’ın partiden ve milletvekilliğinden istifasıyla birlikte, Demokrat Parti‘nin kurulmasıyla neticelenecek olaylar silsilesi vuku buldu. Çok Partili Dönem diye anılan tarihsel periyot da böylece başlamış oluyordu. Demokrat Parti’den önceyse Nuri Demirağ’ın genel başkanlığında Milli Kalkınma Partisi kurulmuştu.

           1946’da yapılan, oylama süreci gibi sonuçların da demokratikliği şaibeli olan, erken genel seçim neticesinde CHP iktidarını sürdürdü, DP ana muhalefet partisi oldu.

           27 Mayıs’ın on yıl öncesinde, CHP’nin mağlubiyeti ve iktidarın el değiştirmesiyle sonuçlanan 1950 Genel Seçimleri, 1946 Genel Seçimleri’ndeki “açık oy gizli tasnif” usulü ve hile iddialarından alınan derslerin de etkisiyle, Türkiye’de tek parti iktidarının barışçıl biçimde sonlanmasını sağlayan seçim olarak tarihte yerini almıştır. 27 Mayıs 1960’a dek sürecek olan Demokrat Parti iktidarı böylece başlamış oluyordu. Bilhassa 1954 Genel Seçimleri’nde halkın büyük teveccühüyle, demokrasi tarihimizde halen aşılamayan %56 oy oranıyla iktidara gelen Demokrat Parti, 1957’deki genel seçimlerde oyları azalsa da iktidarını sürdürdü. DP’nin ulaştığı yüksek oy oranlarıyla beraber, mecliste oluşan milletvekili temsiliyle oy oranı arasında uçurum meydana geliyordu; zira seçim sistemi çoğunluk sistemiydi. En büyük rakibi olan CHP’nin, %35’i aşan oy oranlarına rağmen DP’ye oranla oldukça düşük oranda ve sayıda vekil temsili,[7] zaman içinde DP iktidarının yozlaşmasına ve baskıcı politikaların uygulanmasına yol açan temel etmenlerden olmuştur.

           DP’nin iktidarında geleneksel olarak Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan ise Adnan Menderes’ti. Özellikle 1955’in ortalarına dek süren kalkınma hamleleri, büyük şehirlerde girişilen imar faaliyetleri, demir yolu yerine otoyol yapımı politikasına geçiş, Kore’ye asker gönderilmesi, NATO’ya giriş, Amerika ile ilişkiler bu döneme damgasını vurmuştur. DP iktidarının ilk yıllarında meyvesini veren kalkınma hamlelerinden 1958’de ilan edilen moratoryuma dek geçen süreç, iktisadi yapımızın da kırılganlığına işaret eder.

           Özellikle 1955’ten sonra DP iktidarının basına, üniversitelere, muhalefete bakışı sertleşmiştir; bir nevi tahammül kaybı yaşamıştır. Dönemin en önemli haber araçlarından radyo, partilere kapatılmıştır (Hükûmete, dolayısıyla DP propagandasına açık kaldı.), gazetelere ağır yaptırımlar uygulanmıştır, gazeteciler ciddi yargılamalar geçirmiştir (Örneğin yaşı çok ilerlemiş olan, aynı zamanda milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın’ın yargılanması). Üniversite öğretim üyeleriyle aslında iyi başlayan ilişkiler zamanla kötüleşmiştir, öyle ki Menderes bir konuşmasında öğretim üyelerini “kara cübbeliler” diye anacaktır.[8] 1957’deki genel seçimler öncesinde CHP, Hürriyet Partisi ve Cumhuriyetçi Millet Partisi’nin temaslarını takiben yasayla ittifakın önüne geçildi, muhalefetin birliğine ket vuruldu.

           Ana muhalefet partisinin genel başkanı İsmet İnönü’ye Uşak’ta, İstanbul Topkapı’da[9] ve Kayseri’de yapılan saldırılar ve sert muameleler, DP’nin ne denli otoriterleştiğinin acı göstergeleriydi. 1960’a gelindiğinde, özellikle ilkbaharda ülkede gerilim iyice tırmanmıştı. İpleri esas koparan, Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasına karar verilmesi olmuştu. Sadece DP milletvekillerinden oluşan bu komisyon, üç ay boyunca muhalefetin ve basının faaliyetlerini soruşturma yetkisini haizdi. Bu, muhalefetin varlığına yönelen bir tehditti. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin 28-29 Nisan’da komisyonu protesto amacıyla yaptığı eylem, Ankara’da 555K eylemi hükûmetle yaşanan gerilimin doruk noktalarıydı. İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi. Tam da bu günlerde ordunun gidişattan rahatsızlığına işaret eden bir olay gerçekleşti: Harbiyeliler, Ankara sokaklarında “sessiz yürüyüş” yaptı. Oysa Menderes de Bayar da tehlikenin ciddiyetinin farkında değildi.

           27 Mayıs 1960’ta, ordu içerisinden Milli Birlik Komitesi isimli cunta, yönetime el koydu. Emir komuta zincirinin dışında olan bu darbede, öyle ki mevcut Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun da Yassıada’da DP’lilerle yargılanacaktı, en yüksek rütbeli asker Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’di. Böylelikle çok partili yaşam ilk kez ve bilfiil ordu tarafından sekteye uğratılmış oldu. DP birkaç ay sonra kapatıldı. MBK, 1961 sonbaharında yapılan genel seçime dek ülkeyi yönetti. Bu dönemi gazeteci Metin Toker’in bir kitabına verdiği isimle şöyle anabiliriz: Yarı silahlı, yarı külahlı bir ara rejim.

            MBK homojen bir yapıda değildi; bunun en büyük göstergesi, 14’ler Olayı[10] isimli tasfiyedir. 1961’de halkoyuna sunulan ve kabul edilen Anayasa, özgürlükçü bir ruha sahipti. Özerk bir TRT ve üniversite yapısı, sendikalara grev hakkı getirileri arasındaydı. Yargı ön plana çıkarılmış; Anayasa Mahkemesi kurulmuştu, ayrıca yürütmeye de sıkı bir denetim getirilmişti.

            27 Mayıs’ın orduya en büyük etkilerinden birisi, ordu içerisinde birden fazla darbeci kliğin ortaya çıkması oldu. Bunlardan birisi de, dönemin Kara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir taraftarlarının yer aldığı klikti. 27 Mayıs Darbesi’nin hedeflerinin tam anlamıyla gerçekleşmediği, 1961’de yapılan seçimlerde “demirkıratın mirasçısı” olarak yorumlanan Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi’nin aldığı oy oranı gibi sebepler, zaten kurulmuş bulunan Talat Aydemir cuntasının bir yıl arayla iki kez harekete geçmesinde etkili oldu. 22 Şubat 1962’de ve 20-21 Mayıs 1963’te darbe girişiminde bulunan Aydemir cuntası, iki girişiminde de (Farklı kaynaklarda ayaklanma olarak anıldığı da görülebilir.) başarısız oldu ve bu defa çok partili yaşam kesintiye uğramadı.

            Anayasa’nın sağladığı özgürlükçü yapının ve dünyada yükselen 68 Hareketi’nin etkileri, Türkiye’de de sol cenahta kendisini gösterdi. Dünyadan etkilenmekle birlikte, kendisine has nitelikler barındıran bir hareket ortaya çıktı. Özellikle üniversiteli gençlerin eylemleri, hükûmette olduğu gibi, orduda da rahatsızlık doğurmuştu. 12 Mart 1971’de komuta kademesinden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç’ın, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler’in, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur’un ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu’nun Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a verdiği muhtırayla Başbakanın Süleyman Demirel olduğu hükûmetin istifası istendi; aksi takdirde silahlı kuvvetlerin “idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlı” olduğu belirtildi.[11] 12 Mart’ın öncesinde, 9 Mart’ta, altyapısı sol tandanslı isimlerden teşekkül eden Faruk Gürler ve Muhsin Batur cuntasının doğrudan yönetimi ele alma planı bulunuyorduysa da, Memduh Tağmaç’ın bu oluşuma olan mesafesi ve diğer muhtelif nedenlerle Baas modelinde ve Milli Demokratik Devrim çizgisinde bir yönetim modeli hedefleyen bu cunta başarısız oldu.[12]

          12 Mart, özünde, 27 Mayıs ve 12 Eylül ile farklılaşmaktadır: Ordunun doğrudan ele almadığı yönetim (Herhangi bir cunta yürütmenin başına geçmedi.), sivillerde kalmıştır; ancak askerlerin ve dolayısıyla sıkıyönetim mahkemelerinin yetkileri ve tesirleri artmıştır. Anayasa askıya alınmamıştır, TBMM dağıtılmamıştır, çok partili yaşam kesintiye uğramamıştır. Ancak, muhtıranın üçüncü maddesinde, Demirel hükûmetinin istifa etmediği takdirde uygulanmak üzere, çok partili demokratik yaşama yönelen bir tehdit olarak şu ifadeler geçiyordu: “…Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.“. Yine farklılaştığı bir nokta, iktidar partisinin kapatılmamasıdır. Muhtıra sonrası AYM’nin kapatacağı Milli Nizam Partisi için dava, 5 Mart’ta açılmıştı, yani MNP’nin kapatılması bakımından muhtırayla doğrudan bir bağ kurmak isabetli olmaz. Türkiye İşçi Partisi için ise 11 Haziran 1971’de kapatma davası açılmıştır, 20 Temmuz’da kapatma kararı verilmiştir. İktidar partisi olan Adalet Partisi kapatılmamıştır ancak muhtıra, mevcut hükûmetin istifasına, bunu takiben Nihat Erim’in başbakanlığında bir “partiler üstü karma bir hükûmet” kurulmasına sebep olmuştur. 12 Mart Muhtırası, çok partili yaşamı sonlandırmamış olsa da, demokratik yollarla belirlenmiş bir hükûmetin siyaset dışı bir güç olan ordu tarafından tehditle görevden uzaklaştırılması, titizlikle nazara alınması gereken ve 12 Eylül 1980’i anlayabilmek için es geçilemeyecek bir olgudur.

           Nihat Erim, uzun yıllar CHP bünyesinde milletvekilliği yapmış bir hukukçuydu. Hükûmetin güvenoyu alabilmesi için CHP’den istifa etti ve muhtırayı takip eden günlerde hükûmet kuruldu. Söz konusu hükûmet, “teknokratlar hükûmeti” olarak da anılmıştır. Muhtıranın gölgesinde devam eden bu dönem, Ferit Melen ve Naim Talu’nun hükûmetlerinin ardından, 1973’teki genel seçimle yerini yeni hükûmetlere bırakmıştır.

           1970’lerin siyasetinde en sık konuşulan kavramlardan bazıları; “anarşi”, “terör”, “suikast”, “katliam” olmuştu. Zira, sol ve sağ görüşten bazı gruplar silahlanmıştı, karşılıklı ve sonu gelmeyen eylemlerle ülke siyaseti hiç olmadığı kadar sokağı, yasa dışı örgütleri konuşur olmuştu. Karşılıklı silahlanmanın ve öfkenin sebepleri tartışmalı da olsa, 12 Mart rejiminin özellikle sol çevrelere baskısının ve yeni Anayasa’nın özgürlükçü ve yargıyı ön plana çıkaran yapısının 1971 ve 1973’te köreltilmesinin büyük etkisinin olduğu kanaatindeyiz.[13]

           Dönemin en etkin güçlerinden biri de sendikalardı. Geniş işçi kitlelerine ulaşabilen sendikalar, örgütlülük ile işlemesinin yanında, kaçınılmaz olarak politizasyonu da beraberinde getiriyordu. 1973 Genel Seçimleri’nden 1980 sonbaharına dek ülke gündeminden koalisyonlar ve koalisyon krizleri hiç düşmedi; zira 1973’te de 1977’de de hiçbir parti tek başına iktidara gelebilecek oyu elde edemedi, Milliyetçi Cephe Hükûmetleri döneme damgasını vurdu. Bu konjonktürü katmerleyen ise, sonuçlanamayan Cumhurbaşkanlığı seçimi oturumları oldu. Fahri Korutürk’ün sona eren görev süresini takiben, partiler arasındaki husumetin de etkisiyle, yüz on dört tur oylama yapıldıysa da hiçbirinde yeni cumhurbaşkanı seçilemedi.

           12 Eylül 1980’de, bu sefer emir komuta zinciri içerisinde, TSK yönetime el koydu. Hareketin başında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren vardı, yanındaki dört generalle birlikte Milli Güvenlik Konseyi ile demokratik yaşama dönülene dek ülkeyi yönetti. Bülend Ulusu başbakanlığında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin 44. Hükûmeti, Eylül 1980’den Aralık 1983’e dek görev yaptı ancak esas güç Konsey’deydi. Darbenin ardından tüm siyasi partilerin faaliyetleri yasaklandı, bir süre sonra da partilerin hepsi kapatıldı. 1983’te yapılan genel seçime dek halk, kendi seçtiği kişiler eliyle yönetilemedi. 1982’de 12 Eylül Anayasası halkoyuyla kabul edilmiş olsa dahi bu, pusulaların konulduğu zarfların şeffaflığından, “hayır” oyunun propagandasının yapılamamasına dek pek çok bakımdan defolu bir oylamaydı. 1983’te seçime yalnızca üç parti katılabildi, çünkü Milli Güvenlik Konseyi, kurulan yeni partilerin ve isimlerin çoğunu veto etmişti (Nitekim 12 Eylül öncesi siyasetçileri 1982 Anayasası’ndaki geçici 4. madde nedeniyle siyasetten yasaklıydı, bu yasak 1987’de yine halkın oylarıyla kalkacaktı.). Turgut Özal’ın genel başkanlığını yürüttüğü Anavatan Partisi genel seçimi kazandı ve askerin siyasete müdahalesi hususu Türkiye’nin gündeminden -28 Şubat sürecine dek-[14] uzak kaldı.

Sonuç

           Günümüze gelene dek pek çok badire atlatan ve halen zorluklarla karşılaşan çok partili demokratik yaşamımız, kendisine has yapısı ve ordu-siyaset ilişkileri bakımından dikkatle incelenmeye değer bir tarih külliyatı teşkil etmektedir.

           Erken Cumhuriyet Dönemi’nde, esasen çok partili veya demokratik bir rejim söz konusu olmasa da demokratik kurumların ve ulus-devlet anlayışıyla paralel olarak demokrasi kültürünün filizlendirildiği; çok partili hayata geçildikten sonra ise, düzenin tamamı ile inkılapları ve Erken Cumhuriyet Dönemi’nin değerlerini ve hedeflerini “sahiplenen” askeri müdahaleler vasıtasıyla kesintiye uğratıldığı görülür. Askeri yönetimlerden en uzun süre iktidarda kalanın, siyasal iktidarı bilfiil kullandığı sürecin en fazla üç yıla uzandığını da göz önünde bulundurarak, bu kesintilerden hiçbirinin uzun soluklu bir askeri diktatörlükle değil; demokratikliği tartışmalı da olsa, önce yeni Anayasa oylaması; ardından genel seçimlerle neticelendiğini vurgulamak gerekir.

           En nihayetinde, çok partili demokratik yaşamı kesintiye uğratan bu deneyimler, Türkiye’de demokrasinin bir sistem olarak kurumsallaşmasını ve kültür olarak oturmasını önemli ölçüde ve kaçınılmaz olarak önlemiştir. Bu durumun sebepleri üzerinde durulurken, Türk demokrasi tarihi, bilhassa “vesayet” kavramı ekseninde tartışmalara sahne olmuştur. Burada, giderilmesi gereken bir kavram karmaşası söz konusudur. Erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki anlayış ve metotlar “vesayetçi demokrasi” olarak adlandırılmaktadır.[15] Çok partili yaşama geçişten kısa süre sonra otoriterleşen rejimin veya doğan kaos ortamlarının askeri müdahale yolu ile bertaraf edilmesi ise, bir başka kavram olan “askeri vesayet”i tartışmaya açmaktadır. Bu iki kavram birbirinden farklı olsalar da, kimilerince aralarında bir nedensellik ilişkisi kurulmaktadır. Vesayetçi demokrasi fikrinin kuramsal olarak askeri vesayete sebebiyet verdiği tezi, bu çıkarımın ürünüdür.[16] Ancak bizce bu tezin somut bir dayanağı yoktur. Başka bir deyişle, askeri vesayet olgusu, kimi müelliflerin deyimiyle “vesayetçi ideolojinin ürünü veya neticesi” sayılamaz. Vesayetçi demokrasinin mahsurlu yönleri veya bu anlayışın takip edildiği süreçteki ampirik veriler, bizi askeri vesayet olgusuna değil; ancak “tölerans/hoşgörü” ve “uzlaşma” gibi demokrasi ilke ve değerlerinin bu topraklarda kökleşmediği çıkarımına götürmektedir. Askeri vesayet, çok partili yaşamı kesintiye uğratan bir olgu olarak muhtelif bir tartışmanın konusudur.

          Olguları tarihsel bir bütünlükten ve elbette objektif, eleştirel bir bakış açısından yoksun olarak incelemek, demokrasi yolundaki sorunları algılamayı ve çözmeyi engelleyecektir. Aynı biçimde, yakın tarihimizi rövanşist bakışla anlamlandırma çabaları, akademik nitelikte ve ciddiyette sonuçlar meydana getirmekten uzak kalacaktır.

Dipnotlar

[1]: Maurice Duverger, bu konjonktürde sağlıklı bir demokratik rejimin var olabilmesi adına böyle bir sürecin gereğini şu cümlelerle ifade etmektedir:

Nüfusun büyük çoğunluğunun cahil, geri kalmış, okumaz-yazmaz olduğu feodal ve tarımcı bir ülkede çok partili ve serbest seçimli batılı bir sistemin hiçbir anlamı yoktur. (…) Demokrasiyi kurmadan önce bunun şartlarını yaratmak gerekirdi: devrimci Kemalist diktatörlüğün amacı işte budur. Tek parti, halk yığınlarının siyasi eğitimini sağlamaya, (…) ülkeyi batılı demokratik usullere alıştırmaya yarar. (…) Memleketin demokratik eğitimi ancak, geçiş (intikal) devrinin siyasi yekpareliği çok ileri vardırılmazsa mümkün olur. (…) Bu evrim şeması Türkiye’de uygulanmıştır: savaş arefesinde oldukça net bulunan iç ‘eğilimler’ sonradan bir çok parti halinde bölünmüşlerdir. 1950 seçimlerinde muhalefetin zaferiyle Türk diktatörlüğü batılı bir demokrasiye dönüşmüştür.” 
(Maurice Duverger, Diktatörlük Üstüne, Çev. Bülent Tanör, İstanbul: Dönem Yayınları, 1965.)

[2]: Büyük Millet Meclisi’nin ilk döneminde, Mustafa Kemal Paşa ve Paşa’ya yakın isimlerce oluşturulan Müdafaa-i Hukuk Grubu’na karşıt olarak oluşturulan, dönemin Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey ve Mersin mebusu Hüseyin Salahattin Bey gibi isimlerin yer aldığı M. Kemal Paşa’ya muhalif grup (Bkz.).

[3]: “Takrir-i Sükun Kanunu sadece Kürtleri [isyanı] bastırmada kullanılmadı. İstanbul’daki en önemli gazete ve dergilerden (muhafazakar, liberal ve hatta Marksist olan) sekizi ile taşra gazeteleri kapatıldı, ulusal gazeteler olarak sadece hükümetin yayın organları olan Ankara’daki Hakimiyet-i milliye ve İstanbul’daki Cumhuriyet gazeteleri kaldı. İstanbullu önde gelen gazetecilerin hepsi [sadece birkaç kişi, DP döneminde de tutuklanacak olan Hüseyin Cahit Yalçın da aralarından biriydi.] tutuklandı ve doğudaki İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi. Bunun sonunda serbest bırakıldı, ancak işlerini sürdürmelerine izin verilmedi.” **Köşeli parantez içindeki ifadeler bize aittir.**
(Eric Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Çev. Yasemin Saner Gönen, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002, s. 251.)

[4]: Partinin kadrosundaki bazı kimselerin, geçmişin aktif İttihat ve Terakki üyelerinden teşekkül ettiği de dikkat çekmektedir. Bunların bazıları İzmir Suikast planının da özneleri olmakla itham edilmiş olup (Kara Vasıf, Adnan Adıvar vb.) yine bir kısmı hüküm giymiştir (Kara Kemal, İsmail Canbulat vb.).
Mustafa Kemal ve Fethi Okyar, İttihat ve Terakki ile yollarını ayırdıktan sonra, partinin karşısında konumlanmış; nihayet 1918 yılında çıkardıları Minber dergisinde partiyi alenen eleştirmeye, hatta taşlamaya başlamışlardır. Bunun yanı sıra, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik dönemlerinin, İttihat ve Terakki öznelerine karşı duyulan kaygıyla (Hareketin başına geçme niyetlerinin olduğu bilinir.) geçtiği bilinir. Bu bakımdan, İzmir Suikasti Teşebbüsü’nün, bir yandan İttihat ve Terakki anlayışının “son hesaplaşması” olduğu tezi, bizce değerli bir yaklaşımdır.

[5]: Halkın büyük ilgisini ve katılımını elde edecek olan İzmir gezisinde, valinin işgüzarlığına dikkat çeken Atatürk, Fethi Okyar’a şu şekilde güvence verir:

“İzmir Serbest Fırka Reisi Fethi Beyefendi Hazretleri’ne,                                         (Sureti Başvekil’e, Dahiliye vekiline ve İzmir valisine)
Anlıyorum ki, sana nutkunu söyletmek istemiyorlar. Fakat sen mutlaka nutkunu söyleyeceksin ve tesadüf edeceğin herhangi bir engeli bana bildireceksin. Asayişin temini için, Başvekil, Dahiliye vekili ve İzmir valisi lazım olan tedbirleri almakta mükelleftirler.” [Kazım Özalp, Atatürk ve Yetkin Cumhuriyet, (1963, 3 Kasım), Milliyet’ten aktaran Osman Okyar & Mehmet Seyitdanlıoğlu, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye – Fethi Okyar’ın Anıları, İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2017 s. 177.]

[6]: Cumhuriyet Halk Partisi’nin V. Kurultay’da (1939) benimsediği tüzük dolayısıyla, hükûmet ve parti çalışmalarını denetlemek amacıyla CHP içinde oluşturulan topluluktur. Grubun ilk olarak kurultay tarafından seçilen 21 milletvekili olacağı belirlenmiştir, 1943’te yapılan VI. Kurultay’da ise gruptaki milletvekili sayısı 35’e çıkarılmıştır. 1939-1946 arasında faaliyette bulunmuştur (Bkz.).

[7]: Örneğin 1954 Genel Seçimleri’nde %56,6 oy alan Demokrat Parti Meclis’te 503 sandalye kazanıyorken, %34,8 oy alan Cumhuriyet Halk Partisi 31 sandalye kazanıyordu.

[8]: Adnan Menderes’in 26 Mayıs 1960’ta Eskişehir’de yaptığı konuşmasında kullandığı “kara cübbeliler” ifadesi, Kaya Erdem’in anılarında yer aldığı gibi, o gün orada bulunanlardan Altemur Kılıç tarafından da aktarılmıştır (Bkz. Kara Cübbeliler…, Altemur Kılıç, https://www.yenicaggazetesi.com.tr/kara-cubbeliler-12134yy.htm, Erişim tarihi: 04.09.2020).

[9]: Uşak ve Topkapı olayları, CHP’nin 1959’da “Bahar Taarruzu” olarak isimlendirdiği propaganda çalışması süresince meydana gelmiştir. Ana muhalefet milletvekillerinin bir bölümü (Turhan Feyzioğlu, Kemal Satır gibi) Trakya üzerinden gezilere başlamışken İnönü, 30 Nisan’da, geçmişte General Trikopis’i Mustafa Kemal Paşa’ya teslim ettiği yer olan, Uşak’tan başlamayı uygun bulmuştu. İnönü’nün gezisi basında “Büyük Taarruz Gezisi” olarak da anılmıştır. Ancak Ankara’dan yola çıkan İnönü’ye 30 Nisan’da Uşak’ta taşla saldırılacaktı. 1 Mayıs’ta da Demokrat Parti hükûmetince gezideki olaylara yayın yasağı getirildi (Bkz.).

[10]: 14’ler Tasfiyesi olarak da anılan bu olayda, 27 Mayıs Darbesi sonrasında ülkeyi yöneten Milli Birlik Komitesi üyelerinden 14’ü ihraç edilmiştir. Devlet Başkanı ve MBK Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel, 13 Kasım 1960’ta yayımladığı bildiriyle MBK’yi feshettiğini açıkladı. Yeni oluşturulan Millî Birlik Komitesi’nde Alparslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer, Rıfat Baykal, Numan Esin ve Orhan Kabibay gibi isimler yer almadılar, emekli edilerek yurt dışında farklı görevlere gönderildiler (Bkz.).

[11]: 12 Mart sürecini “1971 Buhranı” olarak anan Süleyman Demirel, dönemin koşullarını daha rahat anlayabilmemizi sağlayacak bir tespit yapıyor:

“Türkiye’de geçen 12 sene içerisinde cereyan eden hadiseleri hiç kimse küçültemez. Bunlar büyük hadiselerdir. Geçen 12 sene içerisinde Türkiye’de bir asırlık hadiseler cereyan etmiştir. Ve geçen 15 ay içerisinde de Türkiye’de 10 senelik hadiseler meydana gelmiştir.” (Süleyman Demirel, 1971 Buhranı ve Aydınlığa Doğru, Ankara: Doğuş Ltd. Şti. Matbaası, 1973, s. 54.)

[12]: Suavi Aydın ve Yüksel Taşkın, 1960’tan Günümüze Türkiye Tarihi, 7. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2020, s.193.

[13]: 1961 Anayasası’nda 1971’de ve 1973’te yapılan ve aslında çoğunluğu memnun etmeyen değişikliklere rağmen, Anayasa’ya hep “günah keçisi” niteliği atfedilmiştir ve 12 Eylül 1980’e dek ülkedeki çoğu sorunun temelinde bu Anayasa görülmüştür. Örneğin seçim kanununda yapılabilecek bir değişiklikle giderilmesi mümkün olan sorunlar dahi, Anayasa kaynaklı sayılmıştır [Bkz. Hikmet Özdemir, Siyasal Tarih (1960-1980), “Çağdaş Türkiye 1908–1980”, 13. Basım,  Yayın Yönetmeni: Sina Akşin, İstanbul: Cem Yayınevi, Kasım 2018, s.240.]

[14]: “Post-modern darbe” olarak da anılan 28 Şubat’ı bu yazı kapsamında incelemememizin nedenleri, çok partili yaşamın bu dönemde herhangi bir kesintiye uğramamış olmasıdır ve 12 Mart Muhtırası gibi 12 Eylül’le önemli bir tarihsel neden sonuç bağını haiz olmamasıdır. 28 Şubat sürecinde Refah Partisi’nin kapatılması ve anti-demokratik bazı hareketlerin yapılmasına rağmen 28 Şubat, çok partili demokratik yaşamı kesintiye uğratmamıştır.

[15]: John Stuart Linz’in ortaya attığı bu kavramın Türkiye’deki olgusal tezahürünü, Server Tanilli şu sözlerle ifade etmektedir:

“(…) iç ve dış zorunluluklar, tek partili dönemden çok partili döneme geçişi gerektirmektedir. Ve ‘ideolojik’ bir engel de yoktur buna. Asker-sivil bürokrasinin bir siyaset felsefesi olarak kabul ettiği, devlet-toplum ilişkilerinde de uyguladığı ‘Kemalizm’ bu geçişe engel değil. Aslında ‘pozitivist, laik, milliyetçi ve antiemperyalist’ olan Kemalizm çok partili demokrasiye inanıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlıyarak bir ‘tek parti’ yönetimine gidilmişse, büyük reformlar için gerekli görülmüştür de ondan. Yoksa asıl amaç, ‘çağdaş uygarlık’ düzeyine varmak. (…) Nitekim, Atatürk daha yaşarken iki kez denemesi de yapılmış bu geçişin: 1925 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930’da da Serbest Fırka kurulmuş. Ne var ki, her ikisi de başarısızlıkla sonuçlanan denemelerdir bunlar.”
(Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi; Türkiye’de Demokratik Gelişim, İstanbul: Say Yayınları, 1982, s.88.)

[16]: Taha Parla, bu tezin başlıca savunucularından biri olmuştur:
” (…) 1961 Anayasası’nın demokratik özgürlükler rejimi başkadır; anti-demokratik yapılış biçimi ile devlet rejimindeki kimi sakatlıklar başkadır. Demokrat aydınların ve anayasa hukukçularının 1961’i tümüyle fetişleştirmekten vazgeçmeleri, ardındaki vesayetçi devletçi ideolojiyi (esas kuruluşa da yansımış olan) aşmaları zamanı gelmiş olmalıdır.”
(Taha Parla, Demokrasi Anayasalar Partiler ve Türkiye’nin Siyasal Rejimi, İstanbul: Onur Yayınları, 1986, s.10.)