Cumhuriyet Halk Partisi ve Aile17 min read

Sunuş: Okumak üzere olduğunuz yazı, hukukçu ve milletvekili Vasfi Raşit Seviğ’in 1939’da verdiği konferansın metnidir. Erken Cumhuriyet Dönemi’nin aile hukuku tartışmalarına ışık tutması yönünden oldukça önem taşıyan bu metin, internette ilk defa yayınlanmaktadır. Okuma kolaylığı sağlamak için bazı kelimelerin karşılığı kapalı parantezle, editör tarafından eklenmiştir. İyi okumalar.

Cumhuriyet Halk Partisi ve Aile

Sayın Kardeşlerim, Partili Arkadaşlarım,

Fatih Halkevi’nde konferans vermeye memur edilmiş olmam bende, beni bu vazife ile tavzif edenlere [görevlendirenlere] karşı hususi bir şükran hissi uyandırmaktadır. Çünkü İstanbul Umumi Meclisi’ne Fatih’ten intihap edilmiş [seçilmiş] bir âzâ olarak iştirak etmiş bulunmam bende unutulması mümkün olmayan şerefli hatıralar bırakmıştır. Partimiz aileyi Türk cemiyetine [toplumuna] temel kabul eder. Partimizin şerefli kurucusu Ebedi Şefimiz Atatürk: “Medeniyetin esası, terakkisi ve kuvvetin temeli aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık behemehal içtimai, iktisadi, siyasi aczi mucip olur.” demiştir.

Aile hakkında, Parti Programı madde 35 şu kısa fakat derin ve esaslı fıkrayı ihtiva eylemektedir: “Türk sosyal hayatında aile esastır.”. Çünkü aile, adetlerimize girmiştir. Çünkü aile erkek tabiatında menkuzdur [bozulmuştur]. Çünkü adetlerimizin bize tavsiye eylediği aileyi şahsiyetimizin bünyesi de mecbur kılmaktadır. Aile nedir? Bu suale cevap verebilmek ancak, üç büyük meseleyi halledebilmekle mümkün olur. Aile evlenme, miras ve çocukların terbiyesi meselelerinin heyet-i umumiyesinin vücuda getirdiği bir mefhumdur [kavramdır]. Arz eylediğim üç meseleden biri olan evlenme diğer meselelere hâkim bulunmaktadır. Evlenme evvelâ şahsi bir meseledir. Devlet de evlenmeyi tanzim eylemekten vareste kalamaz. Binaenaleyh devlet evlenmeyi ne için tanzim eylediği ve ne derece tanzim etmesi lâzım geldiği yani devletin müdahalesinin gaye ve hududu meseleleri evlenmeye bağlı meselelerdir. Ben bu akşam yalnız evlenmeden bahsedeceğim.

Aileyi, asırların içinden takip edebilmek için, onu iki şekilde göz önüne getirmek lâzımdır: Birinci şekil hâlâ şark vilâyetlerimizde yaşamakta olan ve aşiret adı taşımakta bulunan geniş şekildir. Bu geniş şekil bir müşterek atadan gelen şahısların cümlesini bir arada tutar.

Ailenin diğer şekli asrımızın [çağımızın] kabul eylediği, ana, baba ve çocuktan mürekkep dar şeklidir. Geniş aileye vücut veren sebep ve ihtiyaç devlete vücut veren sebep ve ihtiyacın aynıdır. Devlet ferdi aileden daha iyi ve daha kuvvetli bir tarzda müdafaa eyledikçe fert varlığını korumak için sığındığı aileyi terk ediyor ve aileyi küçültüyor.

Medeni Kanunumuz civar hısımlar arasındaki, hatta kardeşler arasındaki münasebeti tanzim etmez. Kardeşler arasında yalnız, bir kardeşin yardım etmediği surette zarurete düşecek olan diğer kardeşine muavenet [yardım] vazifesini zikr [saymakla] ve tesis eylemekle [kurmakla] iktifa eder [yetinir] (Madde 315). Medeni Kanun yine mahfuz hisseyi [saklı payı] civar hısımlar arasında yalnız erkek ve kız kardeşler hakkında kabul ediyor.

Kanunun aralarında nafaka mükellefiyeti tahmil eylemediği [yüklemediği] amcalar, dayılar halalar ve teyzeler ile yeğenler örf ve âdette büyük bir mevki muhafaza etmektedirler. Kanun bu fiili hâli 364’üncü maddesinde nazara almaya mecbur kalıyor ve vasiliğe kasırın [kusurlunun] yakın kan hısımlarının tercihen tayin edilmesini tavsiye ediyor. Kanun sıhri hısımları [evlenmelerle ortaya çıkan akrabalar] kan hısımlarına müsavi [eşit] tutar. Çünkü evlenme iki şahsın bir olmasıdır. Evlenme de iki şahsı tıpkı an gibi birleştirir.

Dar aile, asra göre tam bir hayatiyet taşıyan bir ailedir.

Muasır hukukun hareketi basit değildir. Mürekkep [bir araya gelmiş] ve mütenevvidir [çeşitlidir]. Medeni Kanunumuz bir taraftan aileyi himaye etmek ve aile vazifelerinin icrasını temin eylemek endişesini taşıyor, diğer taraftan bu endişeye zıt bir endişe olmak üzere boşanmayı kabul ettiren haklı sebepleri ihmâl edemiyor. Aile velâyetini daraltan ferdiyetçi ve insaniyetçi endişeler bu endişelere gelip ilâve oluyor. Kanun, aileye böylece sıkılığı kaybettiriyor, aile bağlarını gevşetiyor. Nesebi sahih olmayan çocuğa babalık davasını açmaya, kendisini peydahlayan adamı yani tabii babasını aramaya müsaade eyliyor. Evlenmenin vücut verdiği ailenin haklarından nesebi sahih olmayan çocuğa da bir pay ayırıyor. Cumhuriyet Halk Partisi, Medeni Kanun’un nesebin tashihini [soy bağının düzeltilmesini] kolaylaştırmış olmasıyla da iktifa etmedi [yetinmedi]. Kanun-u Medeni’nin neseplerini tashih ettirmediklerini de bir kanun ile tashih ettirdi. Nesebi sahih olmayanları birer asi yapmakta fayda yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi Meclisi’nin bu cüretli kararı kadar insani ve vatani bir kararı yoktur desem mübalağa etmiş olmam.

Eski Türk cemiyetinde evlenme şahsi bir mesele olmaktan ziyade bir aile meselesi idi: “Kızı keyfine bıraksan ya davulcuya varır ya zurnacıya” diyen atalarımızın bu sözlerinden, evlenmeyi asla bugünkü gibi, şâirâne diyebileceğim cihetinden [yönden] tetkik ve kabul eylememiş olduklarını anlarız, Asrımızın sözü ile ifade edilen telâkkisinden [anlayışından]ne ayrı ve ne uzak bir telâkki.

İslâm hukukunda aile şahsi bir mesele olmaktan ziyade bir aile meselesi idi. Bir aile meselesi olduğu içindir ki baba kız veya oğlan evladını hatta daha beşikte iken velâyeti hasebiyle evlendirebilirdi. Buna dilimizde beşik kertiği deniyordu. Fakat, eski sistem ailenin yıkılmaya başladığı bir devirde çıkmış olan İslâm hukuku evlenmeyi biraz da şahsi bir mesele olarak telâkki etmeğe başlamış olan zamanının tesirleri altında olarak küçük iken evlendirilen kız çocuğa, buluğa varır varmaz, yani on iki yaşında babasının evlendirdiği adamdan vazgeçmek, ondan boşanmak hakkını da vermişti; bu muhayyerlik hakkına “hıyar-ı buluğ” deniyordu. Oğlan çocuğuna böyle bir hak vermeye lüzum yoktu. Çünkü koca olan oğlan daima, karısını boşamak hakkına malikti. Nikâhta keramet vardır diyen atalarımız kızın buluğ hıyârını kullanacağını da pek zannetmezlerdi.

İslâm hukukunun kaynağı olan Roma hukukunda aile bir din birliği idi. Her ailenin kendine mahsus bir dini vardı. Aile ölmüşlerinin ayininde ve ocağın etrafında birleşmiş kimselerden mürekkepti. Ev bir mabetti. Kadın evlenmekle kendi ailesinin dinini terk ederdi. Kendi ailesinden çıkardı, Kocasının ailesine girerdi. Yani kocasının dinine girerdi. Her fert tek bir ailenin azası idi. Ve diğer ailelere asla intisap edemezdi [giremezdi]; hali anlamak için bugünkü devlet dediğimiz gruplara bakmak lazımdır. Her fert tek bir devletin tebaası veya vatandaşıdır ve asla diğer bir devletin de aynı zamanda tebaası ve vatandaşı olamaz. Muhtelif devletlere mensup iki adam nasıl birbirine yabancı ise iki muhtelif aileye mensup adamlar da birbirine öyle yabancı idiler. Her ailenin kendi mâzisi ve kendi istikbâli vardı. Her ailenin kendi evi ve kendi Allahları vardı. Aile tabii bir cemiyet olmaktan ziyade dini bir cemiyet idi. Arz eylediğim gibi muhtelif aile fertleri birbirine yabancı kimselerdi. Çünkü Allahları böyle istiyordu…

Bu devirlerdeki insanlar için birbirlerinin kardeşidir demek meselâ Almanlara, “Almanlarla Yahudiler kardeştir, vatandaştır” demekten, meselâ “Rumenlerle, Lehlilerle, Almanlar aynı vatanın çocuklarıdır” demekten çok daha büyük bir günahkârlığı ifade ederdi. O devirde bir karnı paylaşmış olan kimseler dahi karındaş değil idiler. Evli bir kadın evlenmekle kardeşinin kardeşliğinden çıkıyor, çocuklarının karındaşı oluyordu. Aile etrafında olmayanın aileden birinin cenaze alayında dahi bulunması, mezarının başına gitmesi câiz değildi. O devirlerde ancak bir mezarı paylaşabilecek olanlar kardeş addedilirlerdi.

İnsanların birbirine yakınlığını göstermek için ne için “kardeş” kelimesinin kullanılmakta olduğunu hiç düşündünüz mü? Bu tabirin, aileleri birbirinden ayıran ve aile dinlerinin vücuda getirdikleri Çin setlerini yıkmak arzusunun duyulduğu gün çıkmış ve kullanılmış olduğu çok muhtemeldir.

Bu devirlerde babanın velâyeti mutlaktı. Baba ailesinin hâkimi idi ve yegâne hâkimi idi. Aile reisinin kızı hükmünde olan karısı tamamı ile aile reisinin velâyeti altında idi. Koca karısına istediğini yapabilirdi. Kusur işlerse tazir ederdi [cezalandırırdı]. Şarap içerse mahkûm ederdi. Diğer bir erkekle cinsi münasebette bulunursa öldürürdü.

Aile efradını [fertlerini] aile reisine bağlayan bu tabiiyet bağları eski devir ailelerinde lâzım bir unsurdu.

Eski ailelerde evlenme bir aile meselesi idi, Çünkü evlenmeden maksat aile dinini yaşatmak ve idame ettirmekti. Bir ocağın sönmesi bir dinin silinmesi ve yok olması idi. Bunun için evlenen kadın düğün günü kendi ailesini tamamıyla bırakmalı ve tamamıyla yeni ailesinin yanına gitmeliydi. Bu zihniyet kadını insan olarak telakki etmez, Eşya olarak telakki eder. Belki kadını fert olarak telakki eder fakat hukukun kabul eylediği manada şahıs olarak kabul etmez. Şahsiyetin hassası aynı zamanda iki ailenin azası olabilmektedir. Yeni tarz aileye atılmış ilk adımı teşkil eden bu hali anlatabilmem için biraz şahıstan ve şahsiyetten bahseylemekliğim [bahsetmem] lâzımdır.

Bilirsiniz ki insan hem eşya aleminin içinde hayvanlar sınıfına dahil bir mevcudiyet [varlık] gibi tetkik edilebilir. Hem de insan cemiyetinin bir uzvu olarak tetkik ve mütalaa olunabilir. İnsandaki bu iki hali birden ifade etmek üzere kullanılan formül, bize en eski zamanlardan intikal etmiş olan şu formüldür: “İnsan hayvan-ı natıktır. [İnsan, düşünen hayvandır.]”.

Bu sözün söylenmiş olduğu zamandan beri, üç bin seneden beri maddi âlemi teşkil eden eşyalar arasındaki münasebeti kavramakta gittikçe terakki göstermekteyiz. Fakat insanlar arasındaki münasebeti kavramakta üç bin seneden beri yerimizde saymaktayız; Hatta cemiyet mefhumu hakkında bile vazıh [açık] bir fikre ve anlayışa henüz varamadık. Bize ziyalarını [ışıklarını] ancak milyonlarca senede gönderebilecek kadar bizden uzakta bulunan yıldızların münasebetlerini tayin edebiliyoruz fakat yanımızda yaşayan insanlar arasındaki münasebetlerden ancak maddi olanını nispeten kolayca tayin edebiliyoruz. Manevi münasebeti asla tayin edemiyoruz.

Meselâ devrimizde hoca ile talebe arasındaki münasebet “Bana bir harf öğretenin kulu olurum.” sözüyle ifade ve tayin edilirdi. Ve hoca ile talebe arasındaki münasebet baba ile evlât arasındaki münasebete irca edilirdi [döndürülürdü]. Bugünkü hoca ile talebe arasındaki münasebeti ise hoca katilleri talebelerden öğrenmekteyiz. Acaba beşeriyet baba ile evlât arasındaki, iki kardeş arasındaki, karı ile koca arasındaki manevi münasebetleri tayin edebilmiş midir? Yıldızları ve atomları anlamakta bizi çok ileri götüren usulleri cemiyete tatbik eyledik yine bir şey elde edemedik hatta bu tatbikten yegâne elde ettiğimiz netice maddi dünyaya ait formül ve malûmatların cemiyete tatbikinin hata olduğunu öğrenmek olmuştur.

Ruh ile bedenden mürekkep olan insanın hayvan kısmına ait ilimlere eskiler çok güzel bir ifade ile beden ilmi derlerdi. Tıp, hekimlik, beden ilmidir. İnsanın natık kısmına yani düşünen, söyleyen, söylenileni anlayan kısmına ait ilimler muhtelif isimler taşımaktadır. Onlardan biri de hukuktur. Felsefenin “natık” dediğine hukuk “şahıs” der. Şahıs, hayvan gibi eşyadan sayılmaz. Şahıs bir eşyadan fazla bir şeydir. Konuşan, cevap veren, faaliyet gösteren bir eşyadır. Bir şahıs diğer bir şahıstan vücuda getirdiği eserle ve yalnız vücuda getirdiği eserle ayrılır. Hiçbir şahıs diğer bir şahsın vücuda getirdiği eserin aynını vücuda getiremez. Bu hususiyet şahsa kıymet verir. Veya şahsı kıymetsiz kılar. Mesuliyet ve muhtariyet şahsa mahsus hassalardandır [özelliklerdendir].

Şahıs kendisine doğrudan doğruya taallûk etmeyen [ilgisi bulunmayan], hatta kendisine hiç taalluku bulunmayan şeylere alaka göstermeye kadir bir varlıktır. Yanan bir evin karşısında, şahıs olmayan köpek -efendisi için de olmamak şartıyla- bir reaksiyon göstermez; lâkayt kalır. Halbuki bir şahıs yanan bir evin karşısında -sakinleri kendisine tamamıyla yabancı da olsa- müteessir olur [etkisinde kalır] ve harekete geçer. Bir şahıs diğer bir şahsin saadet ve felaketine lâkayt kalamaz. Demek şahıslar arasında bir kardeşlik vardır. Şahıslarda garazsız ve ivazsız hareket etmek kudreti vardır: Bu garazsızlık ve ivazsızlık şahıslar için tabiidir. Hodbinlik [Bencillik] hayvana mahsus olduğu gibi, menfaatten mücerret [soyut] olarak hareket edebilmek de şahsa hastır. Menfaatten mücerret olarak hareket edebilmek (ki bu hâli köylülerimiz “Allah rızası için” tabiriyle ifade eder.) evet yalnız Allah rızası için hareket edebilmek fikri şahsiyet fikrine o kadar bağlıdır ki, şahsiyet mefhumuna şahsiyet fikrine malik bulunmasaydık belki menfaatsizlik fikrini idrak derecesine yükselemezdik. İnsan, şahıs olduğu nispette menfaatten tecerrüt edebilir [soyutlanabilir], hayvan kaldığı nispette insiyakının (sevk-i tabiisinin) [içgüdüsünün] tahakkümü altında kılar ve her sahada körü körüne menfaatlerini arar.

Şahsiyet birdir ve birliğini kendi vücuda getirir. Hayvan yalnız tek bir içtimai gruba intisap edebilir [bağlanabilir]. İnsan ise müteaddit [birçok] içtimai [toplumsal] gruplara (aile, cemiyet, millet) aynı zamanda intisap edebilir.

Bu mahiyetleri itibarıyla muhtelif gruplar şahıslarda birbirine girift olur. Her bir grup, şahsı bir tarafından yakalayıp çeker. Fakat şahıs parçalanmaya mukavemet [direnç] gösterir, benliğini teşkil etmek ve devam ettirmek için haricen bu çağırışlarını içinde toplar.

Şahıs uzvi birliği ve harici münasebetinin çokluğu ile şayan-ı hayret [hayret etmeye layık] bir varlık olur. İştirak eylediği soysal gruplar tarafından çekilen bu varlık birliğini muhafazada yani varlığını muhafazada şayan-ı hayret bir kudret gösterir. Muhtelif gruplara parçalanmadan iştirak edebilmek mucizesini gösterir. Şahıs ve şahsiyet hakkında bu ufak malûmatı arz eyledikten sonra tekrar mevzumuza dönelim.

Tarihi dine göre taksim eden eski zihniyetimizin ve seniyet alemi (putperestlik alemi) adını verdiği, devirleri medeniyete göre ayıran zihniyetin de Grek ve Latin medeniyeti ismini verdiği ve nihayet tarihlerin Eski Çağ diye andığı devirde evlenme, arz eylediğim gibi sırf bir aile meselesi idi. Kadın kendi ailesini tamamı ile terk eder ve kocasının ailesine intikal eylerdi. Artık kadın içinden çıkmış olduğu yabancısı olduğu kendi ailesinden miras hissesi alamazdı. Halbuki arz eylediğim üzere şahsiyetin hassası iki aileye birden intisap edebilmek kudretini göstermesindedir. Kadına iki aileye birden kendi ve kocası ailesine intisap edebilmek kudreti verilmediğinden kadın eşya hükmünde tutulmuş oluyordu. Erkek ile kadının aile dışındaki faaliyetlerinde müsavi olup olmamaları bahsini burada zikreylemeye sebep yoktur. Yalnız Kemalci [Kemalist] rejim, Fırkamız evlenmede kadın ile erkeği mutlak bir müsavata [eşitliğe] mazhar etmiştir. Kemalci rejimde evlenme iki şahsın, iki şahsiyetin birleşmesidir. (İştirak-i içtimai değildir.) bir olmasıdır. Düşününüz ki, on sekiz yaşını bitirmiş olanlar evlenmek için ana ve babalarının izin ve muvafakatine muhtaç değillerdir.

Eski cemiyetimizde erkek çocuğa verilen kıymeti bilirsiniz. Cumhuriyetten evvelki rejimde evlenmeden gaye ayıp olan günah olan, ahlaksız bir şey olan, cinsi münasebeti helâl kılmak suretiyle zürriyeti ve mahza [sadece] zürriyeti idâme ettirmektir. Zürriyeti idame ettirmek gayesi eski Roma aleminin de gayesidir. Yani eski devirlerin evlenmede aradıkları müşterek gayedir. Kemalci rejim evlenmede zürriyeti idame gayesini takip etmez. Kısırlık boşanma sebeplerinden değildir. Kemalci rejim evlenmede çocuk “yaratmak” gayesini takip eder. Çocuk “yaratmak”, çocuk peyda etmek demek değildir. Çünkü birer şahıs olan çocukları dünyaya getirmek kâfi değildir. Dünyaya getirilen çocukların bedenlerine ve dimağlarına ihtimam göstermek, onları beslemek ve terbiye etmek lazımdır. Kemalci rejim evlenmeden iki şahsın birleşmesini, bir olasını anlıyor. Bu ciheti iyi anlatabilmem için Rusya ve Almanya’dan mukayese yapmaklığım lazımdır.

Rusya’da evlenme ilga edilmişti. İki şahsın birleşmesi yerine bedenlerin iştiraki ikame edilmişti. Yeni rejim idame edilmedi, tekrar evlenmeye döndü. Tekrar evlenmeye dönüldü.

Ari ırkının saf kalması ve tutulması iddiasını ortaya atan Almanya’da, tabir câizse haralarda cins hayvan istihsal edilmek üzere kullanılan usuller evlenmeye tatbik olundu. Zürriyetleri istenilmeyen kimseleri hadım etmek ve ırki sebeplerden dolayı boşanma talebinde bulunmak usulleri kanunlarda yer aldı. Cinsi münasebet, haralarda olduğu gibi fenni hâle sokulmak istendi.

Evlenme şahsi bir meseledir. Evlenme hakkındaki hatalar, evlenmenin dini bir müessese olması hakkındaki yanlış düşünce ile kadının esir vaziyetinde görülmüş olmasından ileri gelmiştir. Son zamanları din ve esaret aleyhindeki büyük hareketleri evlenme aleyhinde de cereyanlar uyandırmıştı. Bunun neticesi olarak evlenmenin yerine bizde imam nikâhı ve metres hayatı şekillerini alan “serbest birleşmeler” ikame edilmek istenildi. Halbuki kadın ile erkek arasındaki müsavat [eşitlik] yalnız evlenme ile elde edilebilir. Halbuki serbest birleşmede doğacak çocukları yükü yalnız kadına bırakılır ve müsavat mefhumunu rencide eyler.

Evlenme, arz eylemiş olduğum gibi, hem adetlerimizde yerleşmiştir hem tabiatımızda menkuzdur [bozulmuştur]. Anane evlenmeyi tavsiye kılar. Şahsiyetimizin yapılış tarzı evlenmeyi iktiza ettirir [gerektirir].

Gerçektir ki evlenme aynı çatinın altında birbirine yaklaşan iki “insan hayvanın” aralarında hâil [engel] olmaksızın yan yana gelmesinden ibaret değildir. Evlenme ailenin heyet-i umumiyesi gibi, millet gibi bir cemiyet de değildir. Evlenme iki şahsın bir şahıs olmasıdır. Birbiriyle anlaşan iki insan ile birbiriyle birleşen (bir olan) iki insan arasında elbette ki fark vardır.

Evlenme şahsi bir tasarruftur. İki insani yani bir “ben” ile diğer bir “ben”in birleşmesidir, düşünen bir süje ile diğer bir süjenin liyakat ve kusurlarını birleştirmelidir. Hayat denilen, insan hayatı denilen mütemadi fütuhatı [sürekli zaferleri] müşterek kılmak arzusudur, metres hayatı ile evlenme hayatı arasındaki bütün fark buradadır. Evlenme şahsin fiilidir, en esaslı bir fiildir. Kendisini ifna etmeden vermek ve başkasını bozmadan içine almak şahsiyete mahsus fiillerdendir.

Şahsın iştirak eylediği cemiyetler müteaddittir [birçoktur]. İnsanın, müteaddit cemiyetlere iştirak eylemek suretiyle iştiraki teaddüt edebilir. Fakat birleşmesi teaddüt edemez. Tek ve devam eden bir evlenmeyi icap ettirir. Onun içindir ki Kemalci rejim teaddüdü zeveat usulünü kaldırmıştır.

Ne serbest izdivaç, ne bedenlerin iştiraki evlenmenin yerine kaim olamaz. İmam nikâhı, metres hayatı bütün bunlar Kemalci rejimin ret ve inkâr eylediği şeylerdir. Hülâsa, evlenme eski telâkkisinde ailenin hizmetinde bir müessese idi. Ailenin hizmetine tahsis edilmiş bir alet bir vasıta idi, Ailenin dinine daimilik vermek vasıtası idi. Bugünkü telâkkisinde ise evlenme aileyi kuran iki şahsın esaslı eseridir. Bugün evlenen kimseler esas itibarı ile aileyi idame ettirmiyorlar aileyi yeni baştan kuruyorlar. Hiç olmazsa aileyi yenileştiriyorlar. Ve yeniden ihya eyliyorlar. Ailenin esasını, cevherini teşkil eden hassa, yani insandan arta kalan ve cetleri torunlara bağlayan bağ, bu birbirini takip eden nesillerin müşterek mal, bugün ailenin yalnız ziynetidir (süsüdür), fakat asla cevheri değildir.

Kaynak: C. H. P. Konferanslar Serisi Kitap: 10, “Cümhuriyet Halk Partisi ve Aile”, Vasfi Raşit Seviğ, Ankara: Recep Ulusoğlu Basımevi, 1939, ss. 3-11

Yayına Hazırlayan: Doğukan Temizel