Isaac F. Marcosson’ın Kaleminden: Kemal Paşa73 min read

Sunuş: 20 Ekim 1923’te, Cumhuriyet’in ilanına tam 9 gün kala, Amerikan menşeili The Saturday Evening Post gazetesinde “KEMAL PASHA” adlı bir röportaj yayımlandı. Röportajı yapan Isaac Frederick Marcosson, yazısına konu olan, Temmuz 1923’te yaptığı görüşmeyi alelade bir mülakat gibi değil; gerek Gazi’ye, gerek Türk Devrimi’nin sair figürlerine ve gerekse Türkiye ziyaretinde deneyimlediği her şeye (dolayısıyla döneme) dair bolca tasvir ve kendi öngörülerini de içeren geniş bir röportaj yazısı olarak kaleme alıyordu. İçerdiği detaylarla dönemsel bir okuma için her yönden adeta bir hazine olan bu röportaj, sadece Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun tarafından Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nin 1984 Kasım sayısında yayımlanmak üzere tercüme edilmiş ama bilinmeyen sebeplerle metinde epey önem taşıyan birçok yerin çevirisi de eksik bırakılmıştı. TurkInkilabi.com olarak bu röportajın tam halini, dipnotlar da ekleyip herhangi bir manipülasyon veya sansüre uğratmadan tercüme etmeyi, Türkçe literatüre bir borç bildik ve Mustafa Berk Turhan’ın özüne sadık tercümesiyle internete kazandırdık. İyi okumalar.
KEMAL PAŞA
Ankara bir zamanlar sadece kedileri ve keçileriyle ünlüyken; bugün Anadolu’nun yüksek tepelerindeki bu yıpranmış, hantal şehrin dünya çapında başka bir önemi var. O, sadece yeniden kurulmuş Türk Hükûmeti’nin başkenti ve idare merkezi, dolayısıyla bütün çağdaş demokrasi deneyimlerinin en renklisinin merkezi değil, aynı zamanda kendisine tam unvanıyla Gazi Mustafa Kemal Paşa denilen, Cihan Harbi’nin acı artçı dalgalarıyla ortaya çıkan az sayıdaki etkili şahsiyet arasında müstesna bir konuma sahip olan kişinin ikametgahıdır.
Karizmatik liderliğin giderek daralan sahnesinde onunla rekabet eden yalnızca iki isim var: Lenin ve Mussolini. Bu üç dikkat çekici şahsiyetin her biri, kendi özgün yöntemleriyle kesin sonuçlar elde etmiştir. Lenin, kan ve zor yoluyla otokratik bir idare empoze etmiştir. Mussolini, kendi şahsiyetini dramatize ederek hem şahsi hem de siyasal bir diktatörlük rejimi inşa etmiştir. Kemal ise, mağlup bir ulusu zafere sürüklemekle kalmamış, bir zamanların galip devletlerine kendi koşullarını dikte etmiş ve aynı zamanda özgün ve yeni bir idare sistemi ihdas etmiştir.
Lenin ve Mussolini, insani -ya da Sovyet lideri söz konusu olduğunda insanlık dışı- bir ilgiyle yaklaşan tarihçiler tarafından neredeyse tüketilmiş durumdadır. Kemal Paşa ise hala, büyük ölçüde pozisyonunun fiziksel erişilmezliğinden kaynaklanan bir gizem ve mesafe unsuru barındırmaktadır. O, ortalama bir Amerikalı için, yalnızca belli belirsiz birkaç askeri zaferle ilişkilendirilen bir Türk isminden ibarettir. Ancak İngilizler, Çanakkale Muharebeleri’nden dolayı bu ismi çok daha iyi bilmektedir; zira Paşa, Gelibolu kıyılarında kan ve ıstırapla yazılmış o muazzam kahramanlığın meyvelerini boşa çıkarmıştır. Yunanlar ise çok daha ağır bir bedelle bu ismi tanımaktadır; çünkü o, modern zamanların en büyük bozgunlarından birinde onları kelimenin tam anlamıyla denize döken zaferin mimarıdır.
Ankara’da, savaşın doğurduğu Türk Hükûmeti’nin kritik bir zamanında bu adamla görüştüm. Lozan Konferansı dağılmanın eşiğindeydi. Savaş mı çıkacak yoksa barış mı sağlanacak, hala belirsizdi. Yalnızca bir gün önce, Başvekil Rauf Bey bana şöyle demişti: ‘’Eğer onlar (İtilaf Devletleri) savaş istiyorlarsa, buyursunlar.’’. Hava gerginlik ve belirsizlikle doluydu. Bu sarsıntılı manzaranın üzerine, kendisini görmek için onca yolu kat ettiğim Paşa’nın amansız mevcudiyeti çökmüştü. Hükûmetin kendisi gibi, olaylar da onun etrafında dönüyordu.
Anadolu, seyahatin zorluğu ve atmosferin sert ve dramatik doğası açısından bana bir yıl önce Güney Çin cephesinde Sun Yat-Sen’i[1] görmek için yaptığım yolculuğu fazlasıyla anımsattı. Onunla Kemal arasında belirli bir benzerlik vardır. Her ikisi de, bir çeşit ilhamla dolu liderlerdir. Her ikisinde de, dağılmış imparatorlukların tali sonucu olan self-determinasyon idealine ateşle bağlılık görülür. Ancak benzerlik burada sona eriyor. Kemal, kan ve demirden bir insan, Doğu’nun Bismarck’ı; azimli, acımasız, yenilmez. Oysa Sun Yat-sen ise bir hayalperest, bir vizyonerdir; kaderin elinde sürekli bir piyon olmuş, nasıl atasözündeki kedinin dokuz canı varsa onun da o kadar çok siyasal hüviyeti -ve hatta ekleyebilirim ki- o kadar çok hükûmeti olmuştur.
TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR
Nasıl ki bu kişiler farklıysa, onların arkalarındaki milletler de o kadar farklı. Burada bir başka çarpıcı karşıtlıkla karşılaşıyoruz. Çin, kişisel çıkarlardan kaynaklanan ardı arkası kesilmeyen çatışmaları ve liderlik yokluğu yüzünden akıl almaz boyutlardaki bir siyasi karmaşa içinde çalkalanırken; Türkiye, uzun ve kanlı tarihinde ilk defa, belirli sınırlara, gerçek bir vatana ve Müslüman dünyasının kaderine şekil verebilecek -bu arada dolaylı olarak Amerika’nın Yakın Doğu’daki ticari hedeflerini de etkileyebilecek- milliyetçi bir ülküyle homojen bir ulus olarak ortaya çıkmıştır. “Türkiye Türklerindir” artık bu dönüşümün yeni parolasıdır. Bütün bu hayret verici değişimin hem aracı hem de ilham kaynağı -ki 1919’da Türkiye’nin, mağlubiyetin ve iflasın götürebileceği en dip noktada olduğunu hatırladığınızda bunun neredeyse bir mucize olduğu anlaşılır- Kemal Paşa olmuştur.
Türkiye’ye yaptığım gezinin asıl hedefi oydu. Parıldayan camileri ve minareleriyle, o solgun ihtişamına rağmen hala şehirlerin kraliçesi olan İstanbul’un kendine özgü bir çekiciliği vardı ama, Haliç kıyılarına vardığım andan itibaren tüm dikkatimi Ankara’ya çevirmiştim.
Bu arzumu gerçekleştirmek için oldukça zor bir zaman seçmiştim. Lozan Konferansı görünüşe göre çıkmaza girmişti; uzun zamandandır beklenen barış, her zamankinden daha uzak görünüyordu. Savaş hali fiilen devam ediyordu. İşgal ordusu, sokaklara askeri bir renk ve hava katıyordu; öte yandan, geniş bir İtilaf donanması Boğaz’da demirli duruyor ya da Marmara Denizi’nde atış tatbikatına çıkıyordu. Anadolu tepelerindeki başkente ulaşmak daha da ulaşılamaz hale gelmişti.
Şüphe, mesafeli duruş ve yabancıya karşı yaygın hoşnutsuzluk -Türk bürokrasisinin klasik üçlemesi- temelinde şekillenen her türlü engel, sonu gelmez bürokratik bağlarla düğümlenmiş biçimde işliyordu. Bu karışım, hızlı hareket etmek isteyen Amerikalılar için tam bir felaketti. Daha sonraki deneyimlerim, Kippling’in, Doğu’da enerjik bir Yankee’nin akıbetini anlatan ünlü hikayesindeki gerçeği doğruladı. Adamın mezar taşında şöyle yazıyordu: ‘’Burada, Doğu’yu acele ettirmeye çalışan bir ahmak yatıyor.’’.
Tüm bu mizaca ve başka unsurlara dayalı engellerin üstüne Türkler, Chester İmtiyazı’nın kağıt üzerindeki kadar kolay gerçekleşmeyeceğini anlamaya başlamışlardı ve bu durum onları rahatsız ediyordu. Ankara’ya gitmek için izin alabilmiş en son sivil, vesikasını -Türkçe’de vizeye verilen ad- alabilmek için, İstanbul’da yedi hafta beklemek zorunda kalmıştı. Diğer iki üç kişi ise dört haftalık dikkatli ve sonuçsuz bekleyişten sonra, bıkkınlık içerisinde ülkelerine dönmüşlerdi. Durum pek de umut verici görünmüyordu.
İstanbul’daki ilk günümde, Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Mark L. Bristol’a nezaket ziyaretinde bulunduğumda, Ankara’ya gidebilmek için kendisinin yardımına başvurdum. O da derhal bana, o dönemde Ankara Hükûmeti’nin İstanbul’daki baş temsilcisi olan Dr. Adnan Bey’e bir takdim mektubu verdi; zira tüm izin belgeleri ondan geçiyordu.
Onu görmek için, meşhur Bab-ı Ali’ye -Hariciye Nezareti’ne ve Türk tarihinin karanlık birçok sahnesine ev sahipliği yapmış o binaya- gittim. Burada Kızıl Sultan Abdülhamid’in kirli aletleri ve işbirlikçileri günlerini geçirmişlerdi. Tarihteki zengin muadili Ayasofya Camii kadar etkileyici bir yapı görmeyi umuyordum. Oysa karşıma çıkan, mimari açıdan hiçbir estetik değeri olmayan, temizlenmeye şiddetle muhtaç, kirli, dağınık sarı renkte bir bina oldu.
Adnan Bey’in şahsında ilk Türk müttefikimi buldum. Üstelik, kendisinin geniş ve cömert görüşlü, tecrübeli bir kişi olduğunu keşfettim. Milli Mücadelenin en çetin günlerinde, Kemal’in ilk destekçilerinden biri olması nedeniyle, Ankara Hükûmetinin ilk başkan vekili olmuştu. Ayrıca kendisinin başka bir nedenden dolayı da şöhreti vardı; Türkiye’nin önde gelen kadın inkılapçısı olan meşhur Halide Hanımın eşi olması. Kendisini sonraları Münih’te ilginç koşullar altında tanıma fırsatım oldu; bu hikayeye ileriki bir yazımda değineceğim. Adnan Bey’i, Amerikan bağlamında söylemek gerekirse, ‘mesleği eş olmak’ olan bir adam sanmamak gerekir. Kemalist davaya katılmadan çok önce, Türkiye’nin en yetkin hekimlerinden biri olarak zaten tanınıyordu.
Gidiş iznim için Ankara’ya hemen bir telgraf çekti. Bu izin, İstanbul Polis Müdürlüğünce verilen bir belgede -yukarıda değinilen vesikada- somutlaşmıştı. Cihan Harbi günlerinde, sahibine cepheye gitme imkanı veren ve beyaz paso diye adlandırılan bu evrakı elde etmek güç bir işti. Ancak şimdi fark edeceğim üzere, Ankara’yı ziyaret etme izniyle kıyaslandığında o belge, halka dağıtılan el ilanları kadar kolay erişilebilirdi.
Adnan Bey, Ankara’dan yaklaşık üç gün içerisinde bir cevap alacağını söyledi. Ancak kısa sürede anladım ki, buradaki ‘’üç gün’’, tıpkı Rusların ‘’hemen’’ anlamına gelen ama pratikte kendi ülkelerindeki faaliyetler, daha doğrusu faaliyetsizlikler, hakkında kullanıldığı zaman genellikle ‘’gelecek ay’’ demek olan ‘’seichas’’ sözcüğü gibiydi.[2]
BÜROKRATİK ENGELLER
Bir hafta geçtikten sonra Amerikan Elçiliği, Bab-ı Ali’den müracaatıma bir cevap gelip gelmediğini sordu; hiçbir cevap gelmemişti. Birkaç gün sonra Türk resmi makamları çılgına döndüler. İngiliz, Fransız ve İtalyan vatandaşları dışında hiçbir yabancının, Ankara’nın rızası olmadıkça İstanbul’a giriş ya da çıkışına izin verilmeyeceği yönünde bir emir yayımlandı. Paris ya da Londra’dan geçerli evraklarla yola çıkmış olan ve aralarında Amerikalıların da bulunduğu bazı yolcular Türk sınırında bekletiliyorlardı; oysa emir, onlar yola çıktıktan sonra yayımlanmıştı. Neyse ki Amiral Bristol’ün vakitli ve ısrarlı çabaları sonucunda sınır yasağı Amerikalılar için kaldırıldı. Ankara bir gecede protesto ve taleplerle dolu telgraflara boğuldu; ben ise kendi dilekçemin, yeni ve artan kargaşa içerisinde tamamen kaybolduğu hissine kapıldım.
Bu arada, İngilizce, Fransızca ve Almancayı akıcı şekilde konuşan Reşat Bey adında iyi, dürüst bir Türk gencini dragoman, yani kurye ve tercüman olarak yanımda bulmuştum. Hiçbir yabancı, böyle bir yardım olmaksızın Ankara’ya gidemezdi; çünkü istisnai birkaç yer dışında Anadolu’da konuşulan tek dil Türkçe’ydi. Reşat Bey aslında, Ankara’da bir yıl Amerikan konsolosluğu yaptıktan sonra daha yeni emekliye ayrılmış bulunan Robert Imbrie’den miras kalmıştı. Reşat Bey onun tercümanıydı. Imbrie ile olan yakınlığı sayesinde Amerikan adetlerine aşinaydı; gecikmeden dolayı duyduğum sabırsızlığı da gayet iyi anlıyordu. Ankara’da da hatırı sayılır tanıdıkları vardı ve benim adıma arkadaşlarına birkaç telgraf çekmişti.
İkinci haftanın sonunda Amiral Bristol bizzat devreye girerek iznimin hızlandırılması için Adnan Bey’e kişisel bir müracaatta bulundu ve Bab-ı Aliden Ankara’ya sert bir ikinci telgraf gitti. Tanıştığım diğer Türk ve Amerikalılar da telgrafla başvurularını buna eklediler. Elbette başka işlerim de vardı, zamanım da kısıtlıydı; her şey bir yana bu seyahatin başlıca amacı Kemal’le görüşmekti ve ben onunla görüşmeye kararlıydım. Bu nedenle Temmuz ayının başlarında Reşad Bey’i, durumun ne olduğunu öğrenmesi için Ankara’ya gönderdim. Ayın dördüncü gününün sabahında yola çıktı. Elçilikteki Bağımsızlık Günü (4th of July, Amerika’nın bağımsızlık günü) kutlamasından otele döndüğümde, Reşat Bey’e hitaben Ankara’da hükûmetteki arkadaşlarından birinden benim adresime gönderilmiş bir telgraf buldum; telgrafta, Ankara’ya gitmem için gerekli iznin dokuz gün önce telgrafla bildirilmiş olduğu yazıyordu! Oysa yalnızca bir gün önce Bab-ı Ali, Ankara’dan ses seda olmadığını söylüyordu.
Araştırınca farkına vardım ki, Polis Müdürlüğündeki bürokratik karmaşa yüzünden, sabırsızlıkla beklenen o telgraf, bir evrak yığınının altına sıkıştırılmıştı; talebim üzerine başlatılan uzun bir arama telgrafı ortaya çıkarana kadar da kimse onun hakkında bir şey bilmiyordu. Bu, tipik bir Türk usulüydü ve tam da Çin’in herhangi bir yerindeki resmi bir dairede yaşanabilecek cinsten bir şeydi. Reşat Bey dönüp de durumu bana bildirmeden önce, vesika elime geçmişti ve yola çıkmaya hazırdım.
Bu ilk adım ne kadar zorluysa, yolculuğun neredeyse sonraki aşamalarının her biri de farklı engellerle, benzer derecede güçlüklerle doluydu. Ve yine resmi bir Türk kararnamesiyle başım derde girecekti.
Normal koşullarda, eğer bir Türk olsaydım, vapurla İstanbul’un hemen karşısında Boğazın karşı kıyısında olan ve çokça tartışılmış olan Berlin-Bağdat Demiryolunun Anadolu bölümünün başlangıç noktası olan Haydarpaşa’dan trene binebilir ve yaklaşık yirmi yedi saatte vasıta değiştirmeksizin Ankara’da olabilirdim. Oysa, 250.000 kişiden hayli fazla olan tüm Türk ordusu İzmit’in ötesinde ve demiryolu hattı boyunca seferber edilmişti. Hiçbir yabancının bu hat üzerinden seyahat yapmasına kesinlikle müsaade edilmiyordu. Nispeten -nispeteni bile bile söylüyorum- kolay olan bu demiryolu yolculuğu yerine yabancı, gemiyle Mudanya’ya sonra trenle Bursa’ya, daha sonra bütün gün otomobille Anadolu ovasını geçerek Karaköy’e gitmek, orada da Haydarpaşa trenini beklemek zorundaydı. Yirmi yedi saat yerine, benim de yapmak zorunda olduğum bu seyahat tamı tamına elli beş saat sürdü.
Bu günlerde Ankara’ya gitmek, Çin’in ya da Afrika’nın iç bölgelerine düzenlenen bir keşif gezisini anımsatıyor. Öncelikle, kendi erzağınızı yanınızda taşımanız gerekiyor. Her ne kadar pek cazip gelmese de, en temel gerekliliklerden biri, birkaç kutu haşerat tozu edinmek. Zira İstanbul’dan ayrıldığınız vakit -hatta, bu görkemli ve tarihi şehrin sınırları içerisindeyken bile- akla gelebilir her cinsten ve her şekilde ısıran küçük ziyaretçilerle karşılaşıyorsunuz. Görünen o ki; ortalama bir Türk bu tür haşere saldırılarına karşı bir tür bağışıklık geliştirmiş. Ancak siper savaşlarında edinilmiş uzun süreli tecrübeler bile bir Avrupalının bu duruma karşı duyduğu tiksintiyi ortadan kaldırmaz.
Parlak güneşli bir pazartesi sabahı İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıktım. Amiral Bristol, Yüzbaşı T. H. Robbins komutasındaki denizaltı avcı botunu emrime vermişti; bu sayede kalabalık ve pek de temiz olmayan Türk vapurundan kurtulabildik. Yanımda, Mütarekeden sonra Türkiye’deki ilk Amerikan Yüksek Komiseri olan ve şimdi de Ankara’da ticari bir misyonu olan Lewis Heck ve Sadık Reşat Bey vardı. Marmara Denizi’ni geçerek Mudanya yolculuğunu dört saatte yaptım ve öğlen vakitlerinde oraya vardım. 1922 Kasım’ına kadar Mudanya, Türkiye haritasında bir noktadan ibaretti. Yunanlar hezimete uğratıldıktan sonra, İngiliz ve Türk orduları Çanakkale’de fiili bir çatışmadan birkaç metre uzaktayken ve iki devlet arasında savaş kaçınılmaz görünürken, Türkiye’deki İngiliz Kuvvetleri Kumandanı General Sir Charles Harrington ve İsmet Paşa -ki bu İsmet, Lozan’da Müttefik delegelerine zorlu bir diplomatik maraton yaşatan kişinin ta kendisi- burada bir araya gelerek, I. Lozan Konferansı’nın öncüsü olan ünlü mütarekeyi tanzim ettiler.
MADAM BROTTE VE OTELİ
Köy, bir gecede meşhur oldu. Konferansın yapıldığı rıhtımın yanındaki küçük taş ev bugün bir Türk ailesi tarafından mesken tutulmuş durumda ve çocuklarla dolup taşıyor.
Kırk millik Bursa yolculuğunu, günde iki sefer yapan oyuncak trenle yapmak yerine; Bursalı bir tüccarın yeni edinmiş olduğu yepyeni bir Amerikan otomobiliyle gerçekleştirdik. Gelmesi telgrafla emredilmiş olan bu araba limanda bizi bekliyordu. Tepeler zeytin ağacı yığınlarıyla kaplıydı; vadilerdeyse bol miktarda tütün ve mısır yetişiyordu. Anadolu köylüsü kanaatkar ve çalışkan bir ruha sahiptir; öyle görünüyor ki Yunan askeri araçları gözden kaybolurken, yeniden toparlanma işine koyulmuş gibiydi.
Müezzinler minarelerden akşam namazı çağrısını yapmadan çok önce Türkiye’nin eski başkenti ve bugün hala ticari önemini koruyan Bursa’ya vardık. Geceyi Hotel d’Anatolie’de geçirdik. İstanbul’a dönerken tekrar buraya uğrayana kadar, rahata ve lüksün her türlüsüne burada veda ettim.
Anadolu’nun meşhur kurumlarından biri olan bu otelin sahibi, en az otelin kendisi kadar seçkin bir kişi olan Madame Brotte idi. Minik bir şelalenin tatlı tınılarını dinleyebildiğimiz güzel bahçesinde, hala Fransız köylülerinin taktığı beyaz kepini giyen bu sevimli ve alışılmadık yaşlı hanım bana hayat hikayesini anlattı.
Seksen dört yıl önce Fransa’nın Lyon şehrinde doğmuş ve yirmi bir yaşındayken ipekçilik alanında uzman olan babasıyla birlikte Anadolu’ya gelmiş. Bursa, Fransızlarca kurulmuş ve halen de büyük ölçüde işletilmekte olan Türk ipek endüstrisinin merkezidir. Madam, Anadolu’ya gelişinden kısa bir süre sonra otelin sahibiyle evlenmiş ve eşinin ölümünün ardından işletmeyi devralmıştı. Savaşlar, geri çekilmeler ve yıkımlar etrafını sarmış olsa da o vakarlı tavrını korumaktaydı. Türkiye’de o kadar uzun zamandır yaşıyordu ki, Fransızca konuşurken Türkçe kelimeler de kullanıyordu. Bu güzel kokulu ortamda onun hoş sohbetini dinleyip, sunduğu mükemmel yemeği hatırladıkça, Fransa’da değil de Anadolu’da olduğumu idrak etmekte güçlük çekiyordum.
Şunu da ekleyeyim ki, Anadolu alkol bakımından kupkurudur. Madam’ın dile getirdiği tek üzüntüsü, Türklerin şarap mahzenini mühürlemiş olmasıydı; bu mühürlerin ne zaman kaldırılacağını bir Allah bir de Ankara bilirdi. Anadolu’da geçirdiğim sekiz gün boyunca bir damla bile içki görmediğimi özellikle belirtmeliyim. Dünyada içki yasağının gerçekten uygulandığı belki de tek yer burasıydı. İstanbul ise daha sonra anlatılacak bambaşka bir hikaye.
Madam Brotte nezdinde, sömürgeci yayılmacılığın başka bir kanıtını gördüm. Dünyayı, özellikle uzak ve ücra bölgeleri dolaştığınızda belli milletlerin başka topraklara yerleştiğinde belli kalıpları izlediklerini fark edersiniz. Misal; bir İngiliz’in yaptığı ilk şey banka kurmaktır. İspanyol mutlaka bir kilise inşa eder, Fransız da bir kahve açar. Anadolu’da da aynı durum geçerliydi.
Ertesi sabah, o yaşlı Fransız hanıma biraz hüzünle veda ettim. Mudanya’dan bizi getiren otomobille Karaköy’e bütün gün sürecek olan yolculuğa başladık. Bursa’nın eteklerinde Yunan felaketinin ilk somut işaretlerini gördüm. Yol kenarlarında terk edilmiş yüzlerce kamyon -Yunanlardan kalma zoraki hediyeler- vardı. Türkler bu araçları kaldırma veya kurtarma zahmetine bile girmemişti. Kırlara doğru ilerledikçe, her yanda harap olmuş çiftlik evleri gözümüze çarpıyordu. Yunanlar, Ankara’yı zapt edeceklerine inandıkları taarruzları sırasında önlerine çıkan bütün köyleri yerle bir etmişti. Ancak geri çekilmeleri, ilerleyişlerinden çok daha hızlı olmuştu.
KAĞNI YOLCULUĞU
Artık gerçek Anadolu’daydık. Tınısı yalnızca Mezopotamya ile kıyaslanabilecek kadar bu tatlı isim, ‘’güneşin doğduğu yer’’ demektir. Güneş, insanlığın hem maddi hem manevi tüm ileri atılımlarında geçen kişi ve olaylar üzerinde uzun zamandır parlamıştı; çünkü şimdi insanlığın beşiğinin kenarları diyebileceğimiz yerlerden geçiyorduk. Bu ovalarda, Kitabı Mukaddes günlerinin görkemli ve ölümsüz simaları dolaşmıştı. İskender’in ve Pompey’in orduları burada ordugah kurmuş, ünlü Gordion düğümü burada kesilmişti. Aynı şekilde, zırhlı Haçlılar, Kudüs’e giderken bu topraklardan geçmişlerdi; sağlı sollu yükselen yeşil tepelerin arasında Yakın Doğu medeniyeti doğmuştu.
Yerinde bir isimlendirmeyle Anadolu kağnı senfonisi ismi verilmiş şeyle ilk temasım burada oldu. Türk çiftçisinin erişebildiği yegane aracından; öküz veya manda tarafından çekilen arabaların yağlanmamış tahta tekerleklerinden çıkan bu ses muhtemelen dünyanın en acayip sesi. Tarsuslu Saul’un zamanından beri bu araçların ne yapım şekli, ne de sesi değişmiş. Çıkan korkunç gürültüyü duyan biri için inanılmaz geliyor ama, yolları dolduran kağnı arabalarının sürücüleri için, yolculuk sırasında uyanık olmak, görgü kurallarına aykırı bir şey. Ancak gıcırtı durduğunda uyanıyorlar. Sessizlik, onların çalar saatidir. Bu arabalar günde yaklaşık on beş mil yol alıyorlar. Yunanlar güneydeki önemli Türk limanlarını tıkadıkları zaman, Kemal’in tüm ikmal malzemeleri Ankara’ya kadar bu arabalarla, iki yüz milden fazla bir mesafeden taşınmıştı.
Yolculuğa devam ettikçe, manzara giderek savaş sonrası Kuzey Fransa’ya benzemeye başladı. Gülle çukurlarında hatmi çiçekleri yeşermişti; her tarafta bir evin veya köyün kuru, katı harabesi çevreye gözcülük ediyordu. Yunanlarla Türklerin kanlı bir savaşa tutuştukları İnönü köyünden geçtik; tam güneş batarken de Karaköy’e vardık; burası, Türkiye’nin her tarafında bulabileceğiniz kahvehanelerle çevrili bir tren istasyonundan ibaretti. Türk ordularının bir birliği yakınlarda konuşlanmıştı. Kahvelerimizi içmeden önce, evraklarımızı polis incelemesine sunmamız gerekiyordu.
Bir saat sonra, o sabah Haydarpaşa’dan kalkmış olan tren gara yanaştı. Birinci sınıf bir kompartıman kaparak Ankara yolculuğumuzun son bölümüne başladık. Gece yarısı, bir zamanlar önemli bir kasaba olan ve Yunanlarla Türklerin aylarca ölüm kalım savaşı verdiği Eskişehir’deydik. Türklerin 1921’deki geri çekilişinden sonra Yunanlar kasabayı ateşe vermişti. Trene biner binmez sert koltukta -zira Türkiye’de Pulmanlar[3] bilinmiyor- biraz kestirmeye çalıştığım anda; Anadolu’ya kaşıntıyı getiren küçük seyyahlarla tanışmaya başladım. Bunlar, rahatsızlığın ne olduğunu gösteren küçük, inatçı tabiat rehberleridir.
Saatlerdir etraf giderek daha engebeli bir hal alıyordu. Dalga dalga uzanan mısır tarları ve göz alıcı yeşilliğiyle bereketli ovalar artık geride kalmıştı. Durmadan tepelere doğru tırmandıkça, zaman zaman Ankara keçisi sürüleri görüyorduk. Manzara donuk ve kasvetliydi, fakat gözle görülebilen bütün arazinin ve ötesindeki her karış toprağın uğruna çetin mücadeleler verilmişti.
Ertesi sabah saat dokuzda, tembelce kıvrılarak akan dar bir ırmağı geçtik. Görünüş olarak önemsizdi -tıpkı diğer pek çok tarihi nehir gibi- ancak bu nehir, Türk ezgilerinde ve geleneklerinde ölümsüzleşecekti. Gelecek yıllarda, pazarlarda rastlayacağınız o hikaye anlatıcıları, onun kayalık kıyılarında yaşanan destansı olayları dile getireceklerdi. İşte bu önemsiz görünen nehir, Yunan taarruzunun zirve noktasını teşkil eden ve Kemal Paşa’nın ordusunun son ve kararlı gayretini gösterdiği ünlü Sakarya’ydı. Nehri geçtiğimiz noktanın pek yakınında, Yunanlar püskürtülmüş ve taarruzları kırılmıştı. Marne Nehri Fransa için, Piave Nehri İtalya için ne ifade ediyorsa, Sakarya Nehri de yeni Türkiye için aynı şeyi ifade eder. Umut yıldızının doğduğu yer tam burasıdır.
Neredeyse farkına bile varmadan, bir duman örtüsü, bir şehrin değişmez öncüsü, uzaktan belirdi. Ardından, güneş ışığı altında dik ve beyaz duran tek tük cami ve minareler gördüm. Kısa bir süre sonra Ankara’daydık. Tren istasyonu şehrin eteklerinde olduğundan; kalacağım yere gitmek için otomobille bir milden fazla yol gitmem gerekti.
Yolculuğun sıkıntılarına rağmen, trenden indiğimde bir çeşit heyecana kapıldığımı itiraf etmeliyim. Nihayet, belki de medeniyet tarihinde eşi benzeri olmayan bir başkentteydim. Önce Erzurum’da, sonra Sivas’taki geçici konaklamalardan sonra Kemalistler, hükûmetlerini Anadolu demiryolunun ucundaki bu harap, köhne ve yarı yanmış köyde kurmuşlardı. Burası tamamen tarihsel ilişkilerden yoksun da değildi; zira bir zamanlar Haçlılar burada kamp kurmuş, korkunç Timurlenk de ünlü bir savaşta Sultan Beyazid’i yenip esir alarak Doğu’ya götürmüştü.

ANKARA, GARİP BAŞKENT
Neredeyse bir gecede nüfus, on binden altmış bine çıkmıştı. Türk parlamentosuna verilen adla Büyük Millet Meclisi’nin doğuşuyla birlikte, kabine, hükûmetin bütün üyeleri ve milli yönetime katılan birçok insan gelmişti. Yunanların geçen yıl bozguna uğratılışına kadar Ankara, aynı zamanda Türk ordusunun ana karargahı ve ana ikmal merkeziydi.
O zaman da, şimdi de Ankara, her Avrupa elçiliğinde geleceğine ilgi duyulan bir hükûmetin başkentinden ziyade, ilk refah patlamasını yaşayan bir batı madencilik kasabasını andırıyordu. Her ev, hatta oturulabilecek her delik, insanlarla dolup taşıyordu. Amerikan Konsolosu Imbrie, hükûmetin kendisine tahsis ettiği bir yük vagonunda bir yıl boyunca yaşamak zorunda kalmıştı. Üstelik bu uyduruk evi elinde tutabilmek için epeyce uğraşmaya mecbur olmuştu. Dükkanlar ilkeldi ve bir Avrupalının gidebileceği gibi sadece iki restoran vardı.
Bildiğimiz anlamda oteller mevcut değildi. Bu kavrama en yakın olan şey, Türkçede ‘’ev’’ anlamına gelen, han diye adlandırılan yapılardı. Yolcuların konakladığı ortalama bir Türk köy hanı, ortada avlusu olan beyaz badanalı bir yapıdan ibarettir; kervan sürücüleri, geceleri, katırlarını veya develerini bu avluya bağlayıp yukarı katta yerde yatarlar. Han atmosfer bakımından oldukça zengindir -ve daha görünür başka şeyler bakımından da.
Eğer yeni Türk hareketini besleyen vatanseverlik duygusu hakkında herhangi bir şüpheniz varsa, bu şüpheyi dağıtmak için Ankara’ya gitmeniz yeterlidir. Neredeyse tarif edilemez bir konforsuzluğun içinde, çoğu bir zamanlar Londra, Paris, Berlin, Roma veya Viyana’nın lüks ve rahatlığında yaşamış eski elçiler olan yüksek memurları, günlük görevlerini metanetle yerine getirirken görürsünüz.
Neyse ki ben, Ankara’yı ziyaret eden herkesin payına düşen bu fiziki konforsuzluğa karşı bir tür sigortalanmıştım. Kemal’in ikametgahı dışında, hemen hemen yaşanılabilir durumda olan tek yer, Yakın Doğu Yardım Misyonu çalışanlarının kullanımı için yenilenmiş, son zamanlarda da Chesther İmtiyazı[4] temsilcilerince satın alınmış binaydı. İstanbul’dan ayrılmadan önce, burada kalmak için izin almıştım ki, bu birçok yönden Allah’ın bir lütfuydu. Bir mucize eseri, fakat daha önemlisi, sürekli yerleri temizlettirip karyolaları havalandırttırarak meşgul ettiğim üç yaşlı Ermeni hizmetkar sayesinde, haşerat tozuna hiç ihtiyacım olmadı. Hatta bunları beraberimde İstanbul’a geri getirdim ve daha çekici başka mallarla takas ettim.
Chesther İmtiyazı’ndan söz ederken, Ankara’ya varmamın üzerinden henüz yarım gün bile geçmeden içime doğan şu çarpıcı gerçeği hatırlıyorum. En fakir kundura boyacısına varıncaya kadar herkes, sadece bu imtiyaz hakkında bilgi sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda onu Türkiye’nin zenginleşmesi ve kalkınması için şaşmaz bir çare olarak görüyor. Bir Türk köylüsüne konuyu sorduğunuzda size bunun, gelecek ay çiftliğinin kenarından bir demiryolu geçmesi demek olduğunu söyler. Chester imtiyazcılarının, bir ekonomik dönüşümü gerçekleştirebileceğine dair körü körüne, adeta insanın içine dokunan bir inanç var. Türkiye’nin her tarafında olduğu gibi Ankara’da da, Amerikalının şu anda en makbul yabancı oluşunun bir nedeni de bu. Ancak tüm bu Chester meselesi, daha sonraki bir makalede ele alınacak.
TERCİHİN SEBEPLERİ
Şimdiye kadar kendinize şu soruyu sormuş olmanız gerekir: Niçin Türkler, bu bakımsız ve perişan kasabayı başkentleri olarak seçmişler? Cevap ilginç. İlk etken, savunma düşüncesi. Ankara, denizden iki yüz küsur mil uzaklıkta ve Yunanların ağır bir bedelle keşfettikleri gibi, buraya gelen herhangi bir işgalci ordu bölge kaynaklarıyla yetinmek zorundadır.[5] Ayrıca, ani bir saldırı halinde kaçış yolu sağlayan vahşi ve engebeli geri bölgeleri var. Ama bu, sadece dış sebep.
Eğer bir Türk samimi davranacak olursa, bu tecridin asıl amacının belki de hükûmet yetkililerini dalaverelerden uzak tutmak olduğunu söyleyecektir. İstanbul’da memur, gayrimeşru resmi işlerin alışılagelmiş oyun alanındadır. Milliyetçi hükûmet, bu geçiş döneminde işini şansa bırakmıyor. Ankara’yı başkent olarak seçen doğrudan Kemal Paşa’ydı ve bu tercihi onun takdir gücü hakkında fikir veriyor. Her ne kadar Türkler Ankara’nın daimi başkent olduğunu ve isteksiz yabancı hükûmetlerin de burada er ya da geç temsilcilik açmak zorunda kalacaklarını savunsalar da, muhtemelen birkaç yıl içerisinde İstanbul’un başkent olarak eski statüsüne kavuşması kaçınılmaz olacaktır. Bu arada, Ankara yeni Türkiye’nin Washington’ı, İstanbul ise onun New York’u olmaya devam edecektir.
Ankara’nın ana yolu kaldırımsız, düzensiz bir cadde; yakıcı güneş, caddenin bitmek bilmez toz ve gürültüsü üzerine sertçe vuruyor. Caddenin bir ucunda, üzerinde beyaz yıldız ve hilaliyle kırmızı Türk bayrağının dalgalandığı alçak, sıvalı bir bina var. Kemal’in şahsiyetinden sonra, Türk Hükûmeti’nin ruhu olarak nitelendirebileceğimiz şey, burada yer alıyor. Burası, Büyük Millet Meclisi’nin merkezidir. Kemal Paşa burada Başkan seçilmiş, Lozan Antlaşması burada onaylanmıştır.
Başkanın makamının üzerinde Kur’an’dan alınmış şu ayet asılıdır: ‘’İşlerini istişare ile yürütürler.’’.[6] Kemal’in koridorun karşısında yer alan çalışma odasında ise yine aynı kaynaktan başka bir ayet yer alır: ‘’İşler konusunda onlarla müşavere et.’’.[7] Bu son alıntı, Kemal’in siyasi anlayışının kilit noktasıdır. Zira bugüne kadar, diktatörlüğün imtiyazlarını kullanmaktan özenle kaçınmıştır, aslında fiili olarak bir diktatördü ve bunu rahatça sürdürebilecek bir konumdaydı. Türkiye’nin idolü olduğu söylemek hiç de abartı olmaz. Resmi, her dükkanda ve evde asılı haldedir.
Büyük Millet Meclisi, bütün parlamenter organlar arasında eşsizdir; şu nedenle ki, aynı zamanda yürütme erkinin de başı olan kendi başkanını seçmekle kalmıyor, fakat başbakan da dahil olmak üzere kabine üyelerini de doğrudan belirliyor. Bu usule göre bir hükûmet, İngiltere veya Fransa’da olduğu gibi, başbakan güvenoyu alamadığı zaman düşmez. Eğer kabinedeki bir vekil istenmiyorsa, yasama organınca görevden alınır, yerine bir yenisi seçilir ve hükûmet işleri, kesintiye uğramaksızın devam eder. Meclis üyeleri ise elbette halk tarafından seçilmişlerdir.
Bütün bunlar konuya giriş mahiyetindeydi. Artık Kemal’in sahasındaydım ve şimdi işim onu görmekti. Bir Çarşamba günü öğle vakti Ankara’ya varmış ve hemen Reşat Bey’i, kendisine Amiral Bristol’dan bir takdim mektubu getirdiğim Başvekil Rauf Bey’e göndermiştim. Lozan’daki kriz nedeniyle kabine neredeyse kesintisiz şekilde toplantı halindeydi ve onu ancak ertesi sabah saat dokuzda görebildim.
Sıvalı, küçük, yetersiz döşenmiş, fakat baş sakinin şahsiyeti sayesinde canlı bir bina olan Hariciye Vekaleti’nde kendisiyle üç saat geçirdim. Denizcilikten gelme bir Başbakan olan Rauf Bey’in -kendisi Türk Donanmasında amiraldi- bir denizciye özgü açık sözlü, dobra ve sağlam tavırları vardı. Üstelik, kabinenin İngilizce bilen tek üyesiydi; bana, 1903’te Beyaz Saray’da Roosevelt’i ziyaret ettiğini söyledi.1920’de İngilizler tarafından Malta’ya sürgüne gönderilen tanınmış Türklerden biriydi. Bana söylediğine göre sürgündeyken tek tesellisi, denizci dostlarından ara sıra kendisine ulaşan Saturday Evening Post’tu. Bu dergileri o kadar etraflıca okumuş ki; onlardan uzun alıntılar yapıyordu. Benim General Smuts hakkındaki bir makalemle özellikle ilgilenmişti; Smuts’un self-determinasyon ile ilgili düşünceleri, yeni Türk politikasının şekillenmesine yardımcı olmuştu.
Ertesi gün öğleden sonra saat beşte, Kemal Paşa’yı evinde görmek üzere bana randevuyu Rauf Bey aldı. İlk plana göre, orada o akşam ikimiz birlikte yemek yiyecektik. Daha sonrasında bu değişti; zira Rauf Bey’in ifadesiyle: ‘’Gazinin kayınları ziyarete gelmiş, evi çok kalabalık.’’. Kayınlar (in-laws) tabirini kullanmasından, Rauf Bey’in batı deyimlerine ne kadar çabuk adapte olduğunu görebilirsiniz.
Başvekil’in Gazi ifadesini açıklamak gerek. Ankara halkı Kemal’e genellikle Paşa diye hitap eder. Okumuş Türkler ise; daima Meclis tarafından kendisine verilen son unvanı, Gazi’yi kullanır; bu unvan Türkçede ‘’fatih’’ anlamına geliyor. 1453’te, II. Mehmed’in İstanbul surlarını yıkarak Bizans’a son verdiği ve Boğaz’da İslam çağını başlattığı o tarihi günden bu yana, bu azametli unvan yalnızca üç kişiye verilmiştir. Bunlardan biri Plevne kahramanı Topal Osman Paşa[8]; ikincisi 1890’ların sonlarında Yunanları hezimete uğratan Muhtar Paşa; üçüncüsü ise Mustafa Kemal’dir. Ayın on üçü cuma günüyle birlikte, uzun zamandır Kemal’le yapmayı beklediğim mülakat da geldi. Kendisi, Ankara’dan yaklaşık beş mil ötede bir tür yazlık yerleşim yeri olan Çankaya’da, Türklerin ‘’köşk’’ olarak adlandırdığı bir villada oturuyordu. Ankara’da motorlu taşıt sayısı az olduğundan, oraya düşük tavanlı bir at arabasıyla gitmek zorunda kaldım. Reşat Bey de benimle geldi ama Kemal’le konuşmamızda hazır bulunmadı.
GAZİ’NİN KONUTU
Kemal’in konutuna yaklaştıkça askerlerle karşılaşmaya başladık; ilerledikçe bunların sayısı daha da arttı. Bu askerler, Kemal’in hayatını korumak için alınan birçok tedbirlerden biriydi, çünkü kendisi, her an öfkeli bir Yunan ya da Ermeni tarafından suikasta uğrama tehlikesi içindeydi. Daha önce onu öldürmek için birkaç suikast teşebbüsünde bulunulmuş, bir seferinde yanındaki bir Türk subayı, suikastçı tarafından ağır yaralanmıştı.
Her ikisi de Almanların güdümünde bulunan önceki iki Türk lideri, meşum (uğursuz) Talat Paşa ve en az onun kadar nefret uyandıran suç ortağı Enver Paşa, Cihan Harbi sonrasında trajik bir biçimde öldüler. Oysa Kemal, farklı bir liderlik biçimini temsil etmektedir.
Kısa bir süre sonra, yeşil bir tepenin üzerinde yükselen, düzenli bir bahçe ve badem ağaçlarıyla çevrili, cephesi kırmızı, zarif bir beyaz taş bina göründü. Sağ tarafta daha küçük bir taştan kır evi vardı. Daha önce buraya gelmiş olan Reşat Bey, bunun Türk milletince Kemal’e hediye edilmiş ev olduğunu söyledi. O söylemeseydi de bunu nöbetçilerin sıklaşmasından anlayabilirdim. Girişe ulaştığımızda bir çavuş bizi durdurup ne işimizin olduğunu sordu. Reşat Bey adama Gazi ile randevum olduğunu söyledi; o da kartımı alıp içeri götürdü.
Çavuş birkaç dakika sonra geri dönerek bizi Kemal’in kabul salonu olarak kullandığı küçük taş evine götürdü. Burada, Gazi’nin kayınpederi olan Muammer Uşşaki Beyi gördüm; kendisi, İzmir’in en zengin tüccarı, aynı zamanda New York ve New Orleans pamuk borsalarının ilk Türk üyesiydi. Amerika’yı sık sık ziyaret etmiş olduğundan İngilizce biliyordu. Kemal’in kabine toplantısında olduğunu ve kısa süre içerisinde benimle görüşeceğini söyledi.
Bu sırada Kemal’in şöhretini ve Türk halkının kalbindeki yerini yansıtan hatıralarla dolu odaya göz gezdirdim. Bir duvarda, her zamanki gibi bir Kur’an ayeti vardı: ‘’Allah Kur’an’ı öğretti.’’[9] Türk şehirlerinin minnettarlığını ifade eden, parşömen üzerine zarif şekilde yazılmış yadigarlar vardı. Ayrıca, ihtişamlı mücevherlerle süslenmiş hediyelik kılıçlar da dikkat çekiyordu. Fakat beni en çok etkileyen şey, odadaki en görünür yerde olan, tatlı yüzlü yaşlı bir Türk kadınının birebir boyutlardaki portresiydi. Bu kadının Kemal’in annesi olduğunu bana kimse söylemeden de biliyordum. Bir zamanlar Yunanlar onu evinden sürmüştü; Kemal de onun mezarı başında intikam yemini etmişti. Bu hikayeyi defalarca duymuştum ve hem Muammer Bey hem de başkaları bunu doğruladı. Neyse ki annesi, oğlunun Türk halkı tarafından ne denli sevildiğini hayattayken görebilmişti.
KEMAL’İN ÇELİK GÖZLERİ
Tam Muammer Bey’le Türkiye’nin ekonomik geleceği üzerine tartışmaya başlamıştım ki; Kemal’in yaveri, haki üniforması içinde, bakımlı genç bir teğmen içeri girerek, Gazi’nin beni görmeye hazır olduğunu söyledi. Onunla birlikte küçük bir avludan ve dar bir geçitten geçtik ve kendimi ana konutun kabul salonunda buldum. Oda, tam anlamıyla Avrupai zevkle döşenmişti. Bir köşede kuyruklu piyano vardı; onun karşısında birçoğu Fransızca ciltler olan, güzelce yerleştirilmiş bir sıra kitap rafı bulunuyordu; duvarlarda da başka hediye kılıçlar asılıydı.
Bitişikteki odada, geniş yuvarlak bir masa etrafında oturmuş, hızlı hızlı konuşan bir grup insan görüyordum. Bu toplantı halindeki Türk kabinesiydi ve Lozan’dan gelen son telgrafları tartışıyorlardı; Hariciye Vekili ve kabinenin orada olmayan tek üyesi İsmet Paşa, bir gün önce, Chester İmtiyazı ve Türk dış borçları üzerine Türk ültimatomunu vermişti. Ekonomik savaş, belki daha kötüsü kapıdaydı.
İçeri doğru ilerlerken Rauf Bey dışarı çıktı ve beni kabinenin toplandığı odaya götürdü. Grupla kısa bir tanışma faslı geçti. Ama benim gözlerim tek bir kişinin üzerindeydi. O da, masanın başındaki yerinden kalkıp elini uzatarak bana doğru gelen uzun boylu figürdü. Kemal’in sayısız resimlerini görmüştüm, bu yüzden görünüşüne aşinaydım. O, insanlara ve topluluklara hakim olabilecek bir tipti: Bunu önce, yaklaşık 1.80’lik boyu, geniş göğsü, omzu ve askeri duruşuna; sonra, bir insanda gördüğüm -ki ben, merhum J. P. Morgan, Kitchener ve Foch’la görüşmüştüm- neredeyse esrarengiz bir güce sahip olan gözlerine borçluydu. Kemal’in gözleri çelik mavisi, soğuk, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi. Yeni biriyle tanışırken gözlerini hafifçe kısmak gibi bir alışkanlığı vardı. İlk bakışta bir Alman izlenimi verir çünkü Kemal, nadir görülen sarışın Türklerden biridir.
Sarı saçları alnından geriye doğru dümdüz taranmıştı. Geniş yüzündeki solgunluk ve yüksek elmacık kemikleri, ilk başta yarattığı o Germen izlenimini boşa çıkarıyordu. Aslında solgun bir Slav’a benziyordu. Kemal’in gülmüş olduğunu gören insan sayısı pek azdır. Kendisiyle geçirdiğim iki buçuk saat boyunca yüz hatları sadece bir defa gevşemeye benzer bir hal almıştı. Demir maske takmış bir adam gibiydi, ve o maske de onun doğal yüzüydü.
Onu üniforma içerisinde görmeyi bekliyordum. Oysa, gri çizgili pantolon ve rugan ayakkabılarla siyah bir jaketataydan oluşan çok şık bir kıyafet içerisindeydi. Kanat yakalı gömlek ve mavili sarılı bir kravat takmıştı. Sanki Londra’daki Park Lane’de ya da New York’taki Beşinci Cadde’de bir resepsiyonda asortik bir ev sahibesine saygılarını sunacakmış gibiydi. Şunu da eklemeliyim ki; Kemal, giyimine her zaman özen göstermiştir. Uzun yıllardır kullanılan kırmızı fesin yerine, milliyetçiliğin simgesi olan yüksek astragan kalpağı Türklere münasip başlık olarak tanıtan da odur.
Rauf Bey kabine odasında beni Kemal’e takdim etti. Mutad selamlaşmaları Fransızca olarak teati ettikten sonra, şöyle dedi: “Belki konuşmamız için öteki odaya geçip, kabineyi müzakereleriyle baş başa bıraksak daha iyi olur.” Böylece öncülük ederek bitişikteki salonu gösterdi. Rauf Bey sağımda, Kemal solumda, küçük bir masaya oturduk. Şıklıkta ev sahibinden aşağı kalmayan bir kahya, her zamanki gibi koyu Türk kahvelerini ve sigaraları getirdi. Mülakat başladı.
Gazi, Fransızca ve Almanca bilmesine rağmen, bir tercüman aracılığıyla Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. Ben, yine sözde Fransızcamla, kendisiyle tanışmış olmaktan duyduğum büyük memnuniyeti ifade ettikten sonra, Rauf Bey araya girerek, belki de büyük adamın kendi dilinde konuşmasının en uygunu olacağını söyledi. Bunda mutabık kalındı ve o andan sonra Başvekil, tercümanlık yaptı.
Kemal, bir şekilde, Ankara yolculuğum sırasında karşılaştığım güçlüklerden ve gecikmelerden haberdar olmuştu. Hemen özür dileyerek, Ankara gibi bir yerde yönetimin etrafını saran güçlükler içerisinde böyle şeylerin olabileceğini söyledi. Ardından şu sözleri ekledi: “Geldiğinize gerçekten sevindim. Biz, Amerikalıları aramızda görmek istiyoruz; çünkü bizim emellerimizi en iyi onlar anlayabilirler.”
Sonra, doğrudan ve kendine özgü o net, keskin ifade tarzıyla, adeta emir veren bir subay gibi bana sordu: ‘’Size ne söylememi istiyorsunuz?’’
‘’İlk olarak’’ diye yanıtladım, ‘’bana, Amerikan halkı için bir mesaj verebilir misiniz?’’
Bu soruyu özellikle böyle sordum, çünkü onun Amerikalılara karşı dostane duygular beslediğini ve böyle bir sorunun, konuşmanın akışını rahatlatacağını biliyordum. Bu, az konuşan insanlarla yapılan mülakatlarda konuşma dalgalarını başlatmakta nadiren başarısız olan bir manevradır.
WASHİNGTON İÇİN TAKDİR DUYGUSU
En ufak bir tereddüt göstermeden şöyle dedi (Şunu da ekleyebilirim ki bütün konuşma boyunca tek bir yanıtında bile tereddüt etmedi):
“Memnuniyetle. Birleşik Devletler’in ideali, bizim de idealimizdir. Büyük Millet Meclisi’nin 1920 Ocak’ında ilan ettiği Misak-ı Millimiz, sizin Bağımsızlık Beyannamesi’ne çok benzer. O, sadece Türk topraklarının istilacılardan kurtulmasını ve kendi kaderimize hakim olmamızı ister. Bağımsızlık, hepsi bu. O, halkımızın misakı ve anayasasıdır ve biz bu misakı, ne pahasına olursa olsun savunmaya kararlıyız.
Türkiye de Amerika da demokratik rejimlerdir. Gerçekten şu andaki Türk Hükûmeti, dünyadaki en demokratik hükûmettir. Halkın mutlak egemenliğine dayanır ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi, yasama, yürütme ve yargı organıdır. Kardeş demokrasiler olarak, Türkiye ve Amerika arasında en sıkı ilişkiler olmalıdır.
Ekonomik ilişkiler alanında, Türkiye ile Birleşik Devletler, karşılıklı en büyük yararı sağlayacak biçimde birlikte çalışabilirler. Zengin ve çeşitli milli kaynaklarımız, Amerikan sermayesi için çekici olmalıdır. Biz, kalkınmamızda Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız; çünkü diğer ülkelerin sermayelerinin aksine Amerikan parası, Avrupalı milletlerin bizimle olan ilişkilerini yönlendiren siyasi entrikalardan uzaktır. Başka bir deyişle, Amerikan sermayesi yatırılır yatırılmaz kendi bayrağını çekmeye kalkmaz.
Chester İmtiyazı’nı vererek Amerika’ya olan inancımızın ve güvenimizin somut bir delilini zaten göstermiş olduk. Gerçekten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.
Hayatım boyunca, Washington’ın ve Lincoln’ün hayatlarından ve yaptıklarından ilham aldım. İlk on üç devletle (eyaletle) yeni Türkiye arasında ilginç bir benzerlik vardır. Sizin atalarınız, İngiliz boyunduruğunu kaldırıp attılar. Türkiye de, üzerindeki bütün yolsuzlukla ve çürümüşlükle dolu eski imparatorluk boyunduruğunu, daha da kötüsü, başka milletlerin bencilce müdahalelerini kaldırıp attı. Amerikan yardımıyla amacımıza ulaşacağız.”
Sonra öne doğru eğilip, bütün mülakat sırasında yaptığı tek hareketle şunları söyledi:
“Neden Washington ve Lincoln beni daima etkilemiştir, biliyor musunuz? Size söyleyeyim. Onlar yalnızca Birleşik Devletler’in kurtuluşu ve şerefi için çalıştılar; oysa öbür başkanların çoğu görünüşe göre kendilerini Tanrılaştırmaya çabaladılar. Kamu hizmetinin en yüce biçimi, bencil olmayan çabadır.”
Bunun üzerine: “Sizin için devlet yönetiminde ideal nedir?” diye sordum. “Başka bir deyişle, Pan-İslamizm ve Pan-Turanizm fikirlerine hala inanıyor musunuz?”
“Kısaca söyleyeyim” dedi. “Pan-İslamizm, din ortaklığına dayanan bir federasyonu temsil ediyordu. Pan-Turanizm ise, aynı türden bir çaba ve amaç birliğini ırk temelinde simgeliyordu. Her ikisi de yanlıştı. Pan-İslamizm fikri, Türklerin Avrupa’da ulaştıkları en kuzey noktada, Viyana kapılarında asırlar önce öldü. Pan-Turanizm ise, Doğu ovalarında yok olup gitti.
Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı çünkü temellerinde fetih, yani kuvvet kullanımı ve emperyalizm vardı. Emperyalizm, uzun yıllar boyunca Avrupa’ya hakim oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkumdur. Bunun cevabını Almanya’nın, Avusturya’nın, Rusya’nın ve geçmişteki Türkiye’nin enkazında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir.
Benim gibi bir Türkün ve savaş için yetişmiş bir askerin böyle konuşması size tuhaf gelebilir. Oysa, yeni Türkiye’nin arkasındaki temel fikir budur. Biz zor kullanma, fetih istemiyoruz. Sadece bağımsız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasi kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı bunun üzerine kuruludur. Şunu da ilave edeyim ki, bu, Amerikan fikrini temsil eder; fark şu ki, biz tek bir devletiz, siz ise kırk sekiz devletsiniz (eyaletsiniz).
Benim milliyetçilik anlayışım soy, din ve mizaç bakımından birbirine yakın bir halk demektir.[10] Yüzyıllar boyunca Türk İmparatorluğu, Türklerin azınlıkta olduğu karmaşık bir insan yığınıydı. Başka sözde azınlıklarımız da vardı ve bu azınlıklar, sıkıntılarımızın çoğunun kaynağı olmuşlardı. Bu ve eski fetih düşüncesi…Türkiye’nin gerilemesinin bir sebebi, bu zor yönetim işleri yüzünden tükenmiş olmasıydı. Eski imparatorluk çok büyüktü ve her an kendisini sorunlara açık halde buluyordu.
Ancak eski kuvvet, fetih ve yayılma fikri, Türkiye’de ebediyen ölmüştür. Eski imparatorluğumuz Osmanlıydı. Bu da kuvvet ve zor demekti. Artık bu kavram sözlüğümüzden silinmiştir. Biz şimdi Türküz, sadece Türk. İşte bu yüzden Woodrow Wilson’un çok güzel ifade ettiği self-determinasyon (kendi kaderini tayin) idealine dayanan, Türklere ait olan bir Türkiye istiyoruz. Bu, milliyetçilik demektir; ancak Avrupa’nın birçok yerinde self-determinasyonu (kendi kaderini tayin etme hakkını) engelleyen bencil türden bir milliyetçilik değildir. Bu, keyfi gümrük duvarları ve sınırlar anlamına da gelmez. Bunun anlamı, ticarette açık kapı, ekonominin yeniden canlandırılması, bir vatanla somutlaşan ülkesel bir vatanseverliktir. Bunca yıllık kan ve fetihten sonra Türkler sonunda bir vatan elde etmişlerdir. Sınırları belirlenmiş, sorun yaratan azınlıklar dağıtılmıştır; bu sınırlar içinde kendi duruşumuzu sergileyip kendi kurtuluşumuz için çalışmak istiyoruz. Kendi evimizde efendi olmayı amaçlıyoruz.“
KEMAL’İN YAPICI PROGRAMI
Yine bana doğru eğildi ve keskin, kesik kesik üslubuyla şunları söyledi:
“Avrupa’da barışı ve yeniden inşayı ne engelledi, biliyor musunuz? Bunu basitçe söylemek gerekirse, bir milletin diğerine müdahalesi. Bu daha önce söylediğim çıkarcı, bencil milliyetçiliğin bir parçasıdır. Bu, siyasetin yerine ekonominin geçmesi sonucunu doğurmuştur. Alman tamirat tazminatları[11] karmaşası, bunun sadece bir örneğidir. Dünyanın laneti, küçük çaplı siyasettir.
Bizim zorlukla kazandığımız Türk bağımsızlığını engellemek isteyen, milliyetçiliğimizi kınayan, bunun doğu komşularımızı fethetme arzusunu gizleyen bir kamuflajdan ibaret olduğunu söyleyen, ekonomiyi yönetecek kabiliyette olmadığımızı ileri süren milletler var. Bakalım, göreceğiz.
Yeni Türkiye’nin ilk ve en önemli düşüncesi siyasi değil, ekonomiktir. Biz hem tüketim dünyasının hem de üretim dünyasının bir parçası olmak istiyoruz.’’
‘’Birleşik Devletler, sizin yeni Türkiye’nize somut olarak ne gibi yardımlarda bulunabilir?” diye sordum.
Solumdaki sarışın dev, “birçok şeyler” dedi. “Türkiye esasen bir tarım ülkesidir. Tarımımızla ya ayakta kalacağız ya da çökeceğiz. Canlandırma programında başlıca üç faaliyet öne çıkmaktadır. Bunlar; tarım, ulaştırma ve sağlık; çünkü köylerimizdeki ölüm oranı dehşet verici boyutlardadır.
Önce tarımı ele alalım. Birincisi tarım okulları kurarak, ki bunda Amerika da katkı sağlayabilir, ikincisi traktör ve diğer modern tarım makinelerinin kullanıma sokulması yoluyla tamamen yeni bir tarım bilimi geliştirmeliyiz. Pamuk gibi yeni ürünleri geliştirmemiz, tütün gibi eski ürünleri de yaygınlaştırmalıyız. Motor, ister karayolunda ister çiftlikte, bizim ilk yardımcımız olacaktır.
Ulaşım da aynı derecede hayatidir. Cihan Harbi’nden önce Almanlar Türkiye’nin ulaşımı için kapsamlı bir plan hazırlamıştı, ancak bu plan ülkenin onlar tarafından ekonomik bakımdan sömürülmesi fikrine dayanıyordu. Neyse ki Almanlardan kurtulduk, benim açımdan da, hiçbir zaman bu otoriteyi tekrar ele geçirebilecek değillerdir. Biz, büyük ihtiyaç duyduğumuz demiryollarımızı geliştirmek için gözlerimizi Amerika’ya çevirdik. Onlara Chester İmtiyazını vermemizin nedenlerinden biri de budur. Bu imtiyazın bizim için ne ifade ettiğini Amerikalıların anlayacaklarını umuyorum. Bu yalnızca yeterli ulaşım sağlama umudu değil, aynı zamanda yeni limanların inşası ve başta petrol olmak üzere ulusal kaynaklarımızın değerlendirilmesi anlamına gelmektedir.
Sağlık konusunda gelince, kabine bünyesinde bir Sıhhiye Nezareti kurduk ve çocuk ölümlerini önlemek için her türlü çaba gösterilecektir.[12] Bu konuda da yine Amerika yardımcı olabilir.
Ekonomiden bahsetmişken, yeni Türkiye için hayati önem taşıyan başka bir soruna da değinmek istiyorum. Geçmişte Türkiye’nin trajedisi, büyük Avrupa devletlerinin, onun ticari gelişimine dair birbirlerine karşı takındıkları bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. O devletler, yemlikteki köpekler gibiydiler; kendileri bir çıkar sağlayamazlarsa, rakiplerinin de elde etmesini engellemeyi görev bilirlerdi. Yıllardır Çin’de olup bitenler de aynen böyledir; fakat, Türkiye’yi asla Çin’e çeviremeyeceklerdir. Biz, John Hay tarafından ortaya atılan herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Eğer Avrupa devletleri bu usulden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler.“
Ardından: “Dünyanın bugünkü hastalığı için sizin çareniz nedir?” diye sordum.
Hemen cevapladı: “Aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca işbirliği.”
“Milletler Cemiyeti bir çare mi?” diye devam ettim.
“Hem evet hem hayır.” dedi Kemal. “Cemiyetin hatası, bazı milletleri hükmeden, bazılarını ise hükmedilen konumuna koymasındadır. Wilson’ın self-determinasyon (kendi kaderini tayin) fikri, garip bir şekilde kaybolmuş görünüyor.“
Kemal’e Türkiye’nin Milletler Cemiyetine girmesinden yana olup olmadığını sorduğumda: “Şarta bağlı; ancak Cemiyet şu anki işleyiş şekliyle bir deney olma niteliğini sürdürmektedir.” cevabını verdi.
Kemal’in özellikle iki önemli konuda ilgi çekici fikirleri var: Almanya ve Bolşevizm.
İNCE BİR OYUN
Şunu söylemekle bir sırrı açığa vurmuş olmuyorum ki, Kemal, Alman komplosu yüzünden ülkesine çok pahalıya mal olan Büyük Savaş’tan çok daha önceleri, İstanbul’daki Alman entrikalarına sürekli şekilde karşıydı. Almanlarla ilgili her şeye karşı şiddetli muhalefeti yüzünden, savaş sırasında hükûmetin yönetimini Talat Paşa ile paylaşan Enver Paşa, onu ordu hizmetinden uzaklaştırıp etkisiz hale getirmeye çalışmıştı.
Oysa Enver, Kemal’in kariyerini sona erdirmek yerine, ona Türkiye’yi kurtarma ve kendisini milli kahraman yapma fırsatını da vermişti.[13] Günümüzde de Kemal’in Alman karşıtlığı aynı derecede belirgindir.
Kemal, Bolşeviklerle ince ve başarılı bir oyun oynadı. Milli hareketin ilk günlerinde silah ve cephane konusunda hayati bir ihtiyacı vardı. İstediği malzemeler temin edilinceye kadar Moskova ile ustaca pazarlık yaptı; istediği desteği sağladıktan sonra onlara sırt çevirdi. O dönemde Bolşevikler, yeni Türkleri bütün Yakın Doğu’nun kızıl fethi için gökten inmiş müttefikler olarak görüyordu. Ankara Hükûmeti’ni ilk tanıyan onlardı ve hala burada ayrıntılı bir misyon sürdürüyorlar.
Kemal ve başlıca mesai arkadaşları, bolşevizmin zirveyi geride bıraktığına ve düşüşe geçtiğine inanıyorlar. Eğer Bolşevikler Kemal’in kendi emellerine hizmet edecek gönüllü bir araç olduğunu düşünüyorlarsa, yanılıyorlar.
Evrensel öneme sahip bir konuda, Türk kadınının kurtuluşu konusunda Kemal’in kesin fikirleri var. Yalnız peçenin kesinlikle yasaklanmasına taraftar olmakla kalmıyor, aynı zamanda kadının kamusal hayatın bir parçası olmasını da istiyor. Bu konudaki görüşleri şöyle:
“Kadınlarımız, eğitimde ve çalışmada erkeklerle eşit olmalıdır. İslam’ın en erken dönemlerinden itibaren kadın bilginler, yazarlar, hatipler olmuş; okul açıp ders veren kadınlar olmuştur. Hatta İslam dini, kadınlara, kendilerini erkeklerle aynı derecede eğitmelerini emreder. Yunanlarla olan savaşta Türk kadınları cephedeki erkeklerin yerine geçerek evlerinde her türlü işi yapmış, hatta ordu için ikmal ve mühimmat taşınması işini üstlenmişlerdir. Bu, gerçek bir sosyolojik prensibin, yani toplumu daha iyi ve güçlü hale getirmek için kadınların erkeklerle işbirliği yapması gerektiği prensibinin sonucu olmuştur.
Türkiye’de kadınların hayatlarını tembellik ve aylaklık içinde geçirdikleri sanılmaktadır. Bu bir iftiradır. Büyük şehirler haricinde Türkiye’nin tümünde kadınlar, erkeklerle yan yana tarlalarda çalışır ve genel olarak milli çalışmaya katılırlar. Yalnızca büyük şehirlerde kadınlar kocaları tarafından kapatılmaktadır. Bunun nedeni de, kadınlarımızın dinin emrettiğinden daha fazla örtünmeleri ve kendilerini toplumsal hayattan izole etmeleridir. Gelenek, bu noktada aşırıya kaçmıştır.“
Bütün mülakat sırasında, sözlerini vurgulamak için öne doğru eğildiği iki an dışında Kemal, sandalyesinde dimdik oturmuş, sürekli sigara içiyordu. Bu taş gibi hatlarda en ufak bir yumuşama belirtisinin görüldüğü tek an, yalnızca konuşmanın sonunda az çok kişisel meseleleri tartışmaya başladığımız zamandı; ona evlenmemiş olduğumu, çünkü çok seyahat ettiğimi ve hiçbir eşin böyle kesintisiz bir faaliyete tahammül etmeyeceğini söyledim. Bunun üzerine: “Ben de ancak son zamanlarda evlendim.” dedi.
BAYAN KEMAL
Bu, doğal olarak bizi Kemal’in hayatındaki romansa götürüyor. Bütün diğer demirden adamlar gibi onun da hassas bir noktası var; Madam Kemal’le tanışınca onun neden teslim olduğunu anladım. Tüm hikayeyi ilk ağızdan ve şu şekilde işittim. Mülakatın ortasındayken kahya içeri girdi ve Kemal’in kulağına bir şeyler fısıldadı. Kemal derhal döndü ve gururla “Madam Kemal geliyor” dedi.

Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar tanıştığım en çekici Türk kadını odaya girdi, hatta süzüldü diyebilirim. Orta boylu, tam doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin tam kendisiydi. Üzerinde koyu mavi, Türk giysisi sayılamayacak bir kıyafet olmasına rağmen; genellikle peçeyle birlikte giyilen ve eski Türk geleneğine göre saçı tamamen kapatması gereken alımlı başörtüsünü muhafaza etmişti. Ancak peçe yoktu, çünkü Madam özgürlüğüne kavuşmuş kadınlardan birisiydi ve kahverengi saçlarının bir kısmı örtünün altından hafifçe görünüyordu. Ondan ince bir parfüm kokusu yayılıyordu. Kadın, Ankara semalarını adeta süsleyen, Paris’in kadın halinin bir tezahürüydü.
Kemal beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve o da takdire şayan bir İngilizceyle cevap verdi; aslında, İngiliz aksanı vardı. Bunun sebebi, okul hayatının bir bölümünü İngiltere’de geçirmiş olmasıydı. Sonrasında Fransa’da eğitim görmüştü. Madam Kemal hemen masadaki koltuğuna oturdu ve kocasıyla olan karşılıklı görüşmemi ilgiyle dinledi.
Onun gelişinden kısa bir süre sonra Kemal, kabinenin hala toplantı halinde olduğu yan odaya çağrıldı; onun yokluğu sırasında Madam Kemal bana hayat hikayesini anlattı; bu hikaye, seçkin kocasının daha zahmetli kariyerinin hikayesini çekici bir şekilde tamamlıyordu.
Daha önce bahsetmiş olduğum gibi, babası, uzun yıllar Türkiye’nin ekonomik başkenti olan İzmir’in en zengin tüccarı. Kendi ismi Latife. Buna, Türkçede evli veya bekar bayan anlamına gelebilecek “hanım” kelimesini eklemek gerek. Böylece, evlenmeden önceki ismi Latife Hanım’dı. Eğer şimdi tam evlilik ismini kullanırsa, Latife Gazi Mustafa Kemal Hanım olması gerekir.
Yunan savaşının ilk günlerinde zaman zaman Paris’te, zaman zaman Londra’daydı. 1921 sonbaharında, o zaman Yunanların elinde olan İzmir’e geri döndü. Yunanlar babasını hapsetmişlerdi, daha sonra kendisini de Türk casusu olma iddiasıyla tutukladılar. Kapıda iki Yunan askerinin nöbetçiliğinde kendi evinde göz hapsine mahkum edildi. Burada üç ay geçirdi.
Bir gün Yunan nöbetçileri ansızın ortadan kayboldular. Ortada, hızlı çekilişin telaş ve gürültüsü vardı; ertesi sabahın erken saatlerinde muzaffer Türkler İzmir’e girdiler. Birkaç gün sonra Kemal, ordusunun başında muzafferane İzmir’e girdi. Bundan sonrasını Madam’ın kendi saf kelimeleriyle anlatayım:
“Mustafa Kemal’le hiç tanışmamış olmakla beraber, onu İzmir’deki ikameti sırasında bizim misafirimiz olmaya davet ettim. Cesaretini, vatanseverliğini ve liderliğini takdir ediyordum; davetimizi kabul etti. Memleketimizin yeniden inşası için ortak ideallerimiz olduğunu gördüm; daha sonra başka ortak şeylerimiz olduğunu da keşfettik. Çok geçmemişti ki, dostlarımızdan kırk elli kadarı eve çaya davet edildi. Müftü çağrıldı ve önceden hiçbir haber verme olmaksızın evlendik. Nikah yüzüğümüzü daha sonra İsmet Paşa Lozan’dan getirdi.“
Bayan Kemal, kocasından samimi takdir duygularıyla söz ediyordu: “O, sadece büyük bir vatansever ve asker değil, aynı zamanda bencilliği olmayan bir liderdir” dedi. “Kurduğu hükûmet sistemi, onsuz da işleyebilir. O, kendisi için asla hiçbir şey istemez. Kendi kaderine hakim Türkiye idealinin yürüyeceğine emin olsaydı, her zaman çekilmeye istekli olurdu.”
“Ben onun bir çeşit sekreteri görevini görüyorum. Yabancı gazeteleri onun için okuyup tercüme ediyorum; dinlenmek istediği zaman piyano çalıyorum; biyografisini de yazmaya başladım.”
“Eşinizin eğlenceleri nelerdir?” diye sordum.
“Müziği sever; okuyacak zaman bulduğu zaman eski çağ tarihiyle meşgul olur” dedi. Sonra ayaklarımızın dibinde yerde sıçrayıp duran üç cilveli köpek yavrusunu göstererek ilave etti: “Ona bu küçük köpekleri de aldım; onları çok sevdi.” Bu makalede yer alan Kemal’in fotoğrafında işte bu köpek yavruları da görülmektedir.
OY HAKKINDAN ÖNCE EĞİTİM
Bayan Kemal’in, Türk kadınlarının geleceği konusunda kesin fikirleri var. Halide Hanım gibi o da, kadınların hürriyete kavuşmalarına kuvvetle inanıyor. Bu konuda şunları söyledi:
“Türk kadınları için eşit haklara inanıyorum; bu, oy verme ve Büyük Millet Meclisine seçilme hakkı demek. Ama şuna da inanıyorum ki, eğitim, oy hakkından ve kamu hizmetinden önce gelmeli.
Cahil köylülerin sırtına oy hakkını yüklemek saçma olur. Uzun vadede, kadınlar için kadınlar tarafından yönetilen okullarımız olmalı. Bunun, yavaş bir süreç olması kaçınılmaz. Peçenin kaldırılmasına taraftarım ama bu da kademeli bir gelişme olmalı. Hızlı değişimler istemiyoruz. Bu devrim değil, evrim olmalı.
Bir konuda güçlü fikirlerim var. Türkiye’de eğitim ve din birbirinden müstakil ve kendine özgü olmalı. Bu, kendi milletimin kadınlarının zihinsel gelişimi için benim ülkümdür.“
Kitaplardan konuşmaya başladık. Bayan Kemal’in Longfellow’un büyük hayranı olmasına çok hayret ettim. Hayat İlahisi‘nin[14] tümünü ezberden okudu. Keats, Shelley ve Byron’u ne kadar iyi bildiğini görmek de, benim için aynı derecede ilginçti. Yunan yanlısı fikirleri hasebiyle Byron’ın kitaplarının bir zamanlar Türkiye’de yasak olduğunu belirttiğimde, neşeli bir şekilde: “Bütün bu usuller artık metfun Türk geçmişinin bir parçasıdır.” dedi.
Tam bu esnada Kemal döndü ve mülakatımız, bıraktığımız yerden tekrar başladı. Bitirdiğimizde akşam oluyordu ve gitmek zamanı gelmişti. Gazi’nin Ankara’da ele geçirdiğim bir fotoğrafını yanımda getirmiştim. 1920’nin ilk günlerinde çekilmişti. Baktığında, düşünceli şekilde, “bu bana gençliğimi hatırlatıyor” dedi. Fotoğrafı imzaladı ve isteğim üzerine iki başka resmini daha verdi.
Veda edildi ve ayrıldım. Gece olmaktayken Ankara’ya geri döndüm; aralıklarla süvari nöbetçilerince selamlandım, zira karanlıkta Kemal’in güvenlik tedbirleri artırılıyordu; durgun havada borazan sesleri yansırken, güçlü ve hükmedici bir şahsiyetle, insanlar arasında eşi olmayan bir liderle tanışmış olduğumu idrak ettim.
Bundan sonra geriye Kemal’in şu ana kadarki hayli kısa ve dolu hayatını aktarmak kaldı. O kırk üç yıl önce, mütevazı, küçük bir devlet memurunun oğlu olarak o zamanlar Türk bayrağı altında bulunan Selanik’te doğmuş. Burada doğmuş olması kendisinin Yahudi olduğuna dair yaygın bir kanının doğmasına sebep olmuştur; oysa ki bu doğru değildir. Bu sanı tabii bir sonuçtu çünkü İspanyol zulümleri sırasında Selanik, sayısız mazlum İsraillilerin sığınağı haline gelmişti. Burada, Türkiye’nin başka yerlerinde olduğu gibi, hem ticari hem de siyasi hayatta önemli bir unsur haline gelmişlerdi. Türkler, ezeli fetih arzusu sebebiyle melez bir ırktır; Kemal’in annesi ise Arnavut soyundan gelmektedir.
Kemal’in kaderinde ordu vardı; yaşı gelince, Manastır’daki askeri okula girdi. Orduda iken çalışma arkadaşlarını, askerliğe karşı duyduğu gerçek aşkla etkiledi. Şimdi olduğu gibi, o zaman da bir milliyetçiydi. O günlerde bu, sapık bir düşünce sayılıyordu; çünkü Türkiye, din ve devletin kontrolünü saltanatta birleştiren yozlaşmış bir yönetimin pençesindeydi. Başka bir deyişle, sultan sadece hükümdar değil, aynı zamanda ulu halife olarak dinin de savunucusuydu.
Kemal’in eski askerlik günlerinden bir arkadaşının bana İstanbul’da söylediğine göre, 1908 İhtilali’ni ve 1909 karşı ihtilalini yapmış olan ve Enver Paşa’nın egemenliğinde bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarının zirvesindeyken, Türkiye’nin gelecekteki kurtarıcısı şunları söylemişti: “Bu politikacılar başarısızlığa mahkumdurlar; çünkü ülkeyi değil, bir sınıfı temsil ediyorlar. Sadece siyasi saiklerle hareket ediyorlar. Bir gün Türkiye’nin kurtuluşuna yardım edeceğim.” Napolyon gibi o da, kendisinin kaderin gönderdiği bir insan olduğuna inanıyordu; sonraki başarıları da bu eski inancını doğrulamıştı.
KEMAL ÇANAKKALE’DE
Türkiye’de zeki subayların siyasetteki istikballerinin parlak olduğu bir dönemde Kemal’in mesleğine bağlı kalmış olması da ilginçtir. Trablus’ta İtalyanlara karşı savaştı, ancak hemen hemen sıradan bir subaylıktan çıkıp orduda isim yapmaya başlaması Cihan Harbi’yle olmuştur.
Almanlara karşı duyduğu antipati dolayısıyla, Türkiye’nin İttifak Devletleri safında savaşa girmesine tabii olarak karşı çıktı. Bu yüzden hemen Enver Paşa’nın keskin düşmanlığını kazandı; savaş yılları boyunca bu husumet daha da şiddetlendi. Enver onu her şekilde küçük düşürmeye çalıştı, ancak o görevden alınamayacak derecede iyi bir askerdi. Bir ara, o zamanlar veliaht olan müstakbel Sultan VI. Mehmet’e [Vahdettin] Almanya’ya yaptığı resmî ziyarette refakat etmek üzere, geçici olarak cepheden ayrıldı.
Çanakkale savaşları öncesinde Kemal, piyade albayıydı. İngilizlerle Fransızların kötü bahtlı çıkarmalarını yapmalarından önce bile, kendisine Gelibolu’da bir komuta mevkii verilmişti. Kısa zaman sonra tümgeneralliğe yükseltildi -bu ona paşa unvanı kazandırdı- ve 19’uncu Tümenin komutasını üstlendi. Liman Von Sanders gözden düştüğünde, yarımadadaki en yüksek rütbeli Türk subaylarından biri oldu.
Çoğu kimse, Çanakkale Seferinin, büyük ölçüde Kemal’in süratli karar verişi sayesinde başarısızlığa uğratıldığını bilmez. Avustralyalıların Anzak Koyu’ndaki o tarihi saldırılarını yaptıkları gün Kemal, tümeninin en iyi iki alayına, Anzak diye bilinen Avustralyalıların saldırmak üzere olduğu tepelerde tam teçhizatlı olarak manevra yapma emrini vermişti. Çıkarmanın yapıldığı ve kıyı boyunca Türk birliklerinin bozguna uğradığı haberi kendisine ulaştığı zaman, bir yandan da bu durumun yalnızca bir aldatma harekatı olduğu bildirilmiş ve buna karşı sadece bir tabur ayırması istenmişti.
Kemal, ateşin niteliğinden ve ilerleyişin doğrultusundan bunun bir aldatmaca değil, ciddi bir saldırı olduğunu anladı. İnsiyatif alarak derhal, resmi geçit halindeki üç taburun tamamına, önceden kararlaştırılmış manevralarını uygulamalarını emretti. Bunları, ikinci alayın tamamı ile bizzat Mustafa’nın mevzilendirdiği ve yönettiği bir dağ bataryası izledi. Böylece diğer tümenin komutanı ile daha ihtiyatlı üstlerini de fiilen olayın içine çekmiş ve aslında durumu kurtarmıştı.
Cihan Harbi sonunda Türkiye perişan haldeydi. İngiliz Donanması Boğazdaydı; Sultan ve danışmanları da Müttefiklerin boyunduruğu altındaydı. 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanıp Türkler teslim olduğunda Kemal, kahramanca bir mücadeleden sonra Türklerin artçı birliklerini kurtardığı Filistin’den daha yeni dönmüştü. Şimdi, bozguna uğramış Türk ordusundan Küçük Asya’da arta kalan Türk kuvvetlerine nizam getirmek için umumi müfettiş olarak tayin edildi.
1919 mayısında Yunanlar, uzun zamandır göz diktikleri İzmir’i işgal ettiler. Bu akılsızca eylem neredeyse tamamen Lloyd George’un eseriydi ve İngiliz Başbakanı o zamanlar bunun farkında olmasa da, kendisini iktidardan düşürecek olaylar zincirinin ilk halkası buydu.
Bu olay, nasıl Yunanların nihai felaketinin ve Lloyd George’un kesin olarak düşüşünün başlangıcını başlangıcını ifade ediyorsa, aynı zamanda Kemal’in büyük anının geldiği anlamına da geliyordu. Yunanların İzmir’i işgali ve iradelerini vahşice dayatmaya çalışmaları, sanki Türkiye’deki yeni milliyetçiliğin alevini tutuşturan bir kıvılcım oldu.
Uzaklarda Erzurum’un ötesinde Kemal, terhis etmek ve silahsızlandırmak üzere gönderildiği ordunun kalıntılarıyla beraberdi. İzmir ve çevresindeki Yunan mezalimlerinin haberi ve İngilizlerin İstanbul’daki birçok arkadaşını sürmesinin hikayesi oraya ulaştığında, harekete geçme zamanının geldiğini anladı. Terhis ve silahsızlandırma yerine, ülkesinin nihai yok oluşuna karşı direnmek için silah ve gönüllü çağrısı yaptı. Programı Türkiye’yi yabancı hakimiyetinden kurtulması olan bir karşı hükûmet örgütlemeye başladı. Kendisi hareketin başı ve cephesi olduğu için, taraftarlarına Kemalist denilmeye başlandı. Bu yeni milliyetçi hareketin ilk merkezi Türk Ermenistanı’ndaki[15] Erzurum’du. Daha sonra Sivas’a, 1920 başlarında ise Ankara’ya nakledildi.
Bu arada İstanbul’daki padişah hükûmeti, Müttefiklerin zoruyla, Kemal’e kesin dönüş emri göndermişti. Bunu reddedince Kemal kanun dışı ilan edilerek ölüme mahkum edildi. Bu, sadece onun artan şöhretini daha da pekiştirdi.
Kemal’in görevi iki yönlüydü: Bir aşama, ‘’Yunanları kovma’’ şeklinde sloganlaşmıştı; diğeri ise milliyetçi hükûmeti mükemmelleştirmekti. Her iki hedefe de ulaşıldı. Bunlar, bir yandan askeri liderliğin dehasını ve stratejisini, öte yandan da güçlü, örgütleyici devlet adamlığını gerektiriyordu. Kemal, bütün bu gerekli nitelikleri kendisinde toplamıştı.
Bu iki yıllık savaşın hikayesini burada anlatacak yerimiz yok; Yunanların Sakarya Nehrine, yani Ankara’nın kırk mil kadar yakınına gelmeleri, Kemal Paşa ve onun kadar zeki olan İsmet Paşa -ki kendisi meslekten bir diplomat değil bir askerdir- tarafından istilacıların denize döküldükleri… Bu hikaye sık sık anlatılmıştır.
TÜRKİYE’NİN YENİ ANAYASASI
Bizi asıl ilgilendiren, Ankara’nın güçlük ve sıkıntıları içerisinde ve bizimki hariç bütün yabancı eller ona karşı kalkmışken Kemal’in kurduğu hükûmet sistemidir. Bu, gerçekten etkileyici bir demokrasi serüvenidir. Her ne kadar teknik olarak bir cumhuriyet olarak adlandırılmasa da, uygulamada ve işleyişte tam anlamıyla bir cumhuriyettir.
1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisince kabul edilen Misak-ı Milliye göre Türkler, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’nin paralelindedir. Misak, diğer hususların yanı sıra şunu da ilan ediyordu: ‘’Hayatımızın ve var olmaya devam edebilmemizin temel şartı, milli ve ekonomik gelişmemizin araçlarını sağlama konusunda, bütün diğer ülkeler gibi, tam bir bağımsızlık ve hürriyete sahip olmamızdır.’’
Yeni Türk Anayasası, Teşkilat-ı Esasiye adıyla bilinen kanunda somutlaşmıştır. Bu kanun, milletin egemenliğinin millete olduğunu ve halk tarafından seçilen Büyük Millet Meclisince kullanılacağını belirtir. Savaş ve barış yetkisi sadece bu meclise aittir. Meclis kendi başkanını kendi seçer (halen Kemal Paşa’nın işgal ettiği mevki); başkan, devletin en yüksek görevlisidir. Daha önce işaret ettiğim gibi, meclis kabine üyelerini de seçer.
Türkiye’nin geçmiş tarihi göz önüne alındığında, bu yeniliklerden çok daha önemlisi, din ve devletin mutlak ayrılığıdır. Sultan sorunu bitmiştir ve Müslümanların dini lideri, Büyük Millet Meclisince tayin edilen bir halife olmuştur. Halife, Müslüman dünyasının ruhani lideri olarak görev yapar, ancak Türk siyaseti üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Özetle o, Müslümanların Papasıdır.
Din ve devlet işlerinin ayrılması, yabancılar ve onların ticari çıkarları açısından büyük bir önem taşır. Milliyetçi hareketten önce, kapitülasyon adı altında bir tür yargı bağışıklığı vardı. Bunlar, eski rejim altında gerekliydi çünkü din ve hukuk yakından ilişkiliydi. Dini kurumlar, halkın cehaleti ve batıl inançları üzerinden güç kazanıyordu. Evkaf olarak da bilinen Dini Vakıf [Evkaf-ı Hümayun Nezareti], tüm vakıf mülklerini denetleyen, dünyanın en zengin kuruluşlarından biridir. Bu sebeple, Çin’de olduğu gibi yabancıların kendi mahkemeleri olmalıydı. Kemal’in yaptığı ilk işlerden biri kapitülasyonları kaldırmak oldu. Mahkemeler dini etkilerden arındırıldığında yabancılar da artık eşit muamele görüyordu.
KİŞİSEL NİTELİKLER
Kemal’in alelade bir insan olmadığını şimdiye kadar anlamış olmanız gerekir. Kişiyi ve yöntemini incelediğinizde onun hayret verici başarılarının temelinde iki niteliğin yattığını fark edersiniz. Biri, demir bir iradenin emrinde yürüyen şaşmaz bir gaye; diğeri ise kamuoyuna duyduğu derin saygısı. Gerçi, halk ona tapmaktadır ama, o başlangıçtan itibaren attığı her adımda halkına danışmıştır. Bir fikri hayata geçirmek istediğinde, halkın karşısına çıkar ve bir tür halk toplantısı aracılığıyla fikrini izah eder. Büyük Millet Meclisi’yle olan ilişkileri de aynı niteliktedir.
Giyim ve muaşeret adabı konusunda çok titiz olmasına rağmen, bütün hayatına dolambaçsız bir basitlik hakimdir. İlerleyen Yunanlara karşı Türklerin son mukavemetini yönetmek için cepheye giderken arkasında bıraktığı tek belge, o zaman Büyük Millet Meclisi’nin Başkan Vekili olan Dr. Adnan Bey’e yazdığı şu kısa nottu:
“Büyük Millet Meclisi Başkan Vekiline: Ben cepheye gidiyorum. Yokluğum sırasında işlerimle meşgul olmanızı rica ederim.” – MUSTAFA KEMAL / Büyük Millet Meclisi Başkanı
Enver Paşa’nın başarısızlığıyla Kemal Paşa’nın başarısını karşılaştırırsanız, bunların strateji yönünden ne kadar farklı olduklarını görebilirsiniz. Enver, amacını gerçekleştirmek için dosdoğru gider; bir duvara çarptığı zaman onu yıkmaya çalışırdı. Sonunda yenik düştü. Kemal ise, bir engelle karşılaştığı zaman, onu aşana kadar sabırla bekler, genellikle de amaçlarına ulaşır.
Az önce bahsettiğim sabır, askeri kariyerinin zirvesini temsil eden Sakarya’da ona büyük hizmet etmiştir. Günler boyunca durum karamsar görünüyordu. Alay üstüne alay Yunanlara saldırmış, ama Yunanlar onları korkunç kayıplarla geri püskürtmüştü. İlk günkü çatışmalarda üç tümen komutanı hayatını kaybetmişti. Türklerin felaketi kaçınılmaz görünüyordu. Bir emir eri, Kemal’in yanına koşarak başka bir mevzinin de kaybedildiğini bildirdi. Etrafında kargaşa hüküm sürüyordu, ama başkomutan hareketsiz duruyordu ve sfenks gibi yüzünde en ufak bir ifade yoktu.
Kritik an geldiğinde bir özel emir verdi ve rezervde ve gizli tuttuğu beş bin seçkin askerden oluşan birlik harekete geçti. Onlara, düşmanın gözlerinin beyazını görene kadar ateş etmeme talimatı verilmişti. Bu hamle durumu tersine çevirdi ve Yunan geri çekilişi başladı.
Şu an için Kemal, halkının neredeyse çılgınca sevgisiyle birlikte, kendi başarı dizisinin onu getirdiği başdöndürücü yükseklikte emniyet içinde bulunuyor. Geçen ağustosun on dördünde yeniden Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. Ona verilmeyen tek oy vardı; o da İsmet Paşa’ya verilmişti ve Kemal’in kıymetli arkadaşını bu şekilde onore etmiş olduğu sanılıyordu. Böylece iki yıl boyunca başkanlık görevi güvence altına alınmış oldu.
Bu arada, sıkıntıları başlayacaktır. Halen, Müdafaa-i Hukuk Partisi olarak adlandırılan partinin hakimidir (aslında, bu partinin ta kendisidir); şimdi Halk Partisi olan bu partinin karşısında bir muhalefet hemen hemen yok gibidir. Ancak zamanla başka bir kanat mutlaka belirecek ve kaçınılmaz siyasi bölünme ortaya çıkacaktır.
Daha acil olan görev, bu ateşli ekonomik ve self-determinasyon formülünü, yeni Türkiye’nin bu Magna Charta’sını[16] kesin ve pratik bir gerçekliğe dönüştürmektir. Gürültü, patırtı bitmiş, barış imzalanmıştır. Şimdi savaşın yaralarının sarılması gerekmektedir. Dolayısıyla, Kemal’in milli lider olarak gerçek sınavı, on iki yıllık nerdeyse kesintisiz savaşın getirdiği yıkıntı ve harabeden nizam ve refah elde edebilmektir.
Savaş meydanındaki ve toplum hayatındaki muhteşem başarısını ekonomik kurtarıcı olarak da tekrarlayıp tekrarlamayacağını zaman gösterecek. Ona ne kadir-i takdir düşerse düşsün, o şimdiden çağının tarihine kendisini büyük harflerle yazmıştır.
Çeviren: Mustafa Berk Turhan
Dipnotlar:
[1]: Sun Yat-sen, 1911 Çin Devrimi’nin önde gelen figürlerinden olup Çin’in ilk cumhurbaşkanı olarak kabul edilmektedir.
[2]: Seichas Rusçada “hemen, şimdi” anlamına gelmektedir ancak bürokratik, gecikmeci anlamda ironik biçimde ‘’çok sonra’’yı ifade etmek için kullanılmaktadır.
[3]: Pulman tipi vagonlardan, konforlu yataklı tren vagonlarından bahsedildiği düşünülmektedir.
[4]: Chester İmtiyazı, 10.04.1923 tarihinde TBMM ile Ottoman-American Development Company adlı ABD menşeili bir şirket arasında imzalanan, demiryolu ve maden işletmeciliğini konu edinen bir anlaşmadır. Ancak fiilen yürürlüğe konmayarak 18.12.1923’te Türkiye tarafından karşı tarafın edimlerini yerine getirmediği gerekçe gösterilerek feshedilmiştir.
[5]: Prof. Dr. Özbudun, kendi yaptığı çeviride buradaki “live on the country” tabirini “ülkede yaşamak zorunda” diye tercüme etmiş olup kanımızca bu çeviri, metinde asıl kastedilen anlamı karşılamamaktadır. Burada açık ve net şekilde, “yerel kaynaklarla yetinmek” kastedilmektedir. Ankara’nın coğrafi konumu göz önüne alındığında işgal ordusunun lojistik destek almasının zor olduğu barizdir.
[6]: Şûrâ Suresi 38. Ayet.
[7]: Âl-i İmrân Suresi 159. Ayet.
[8]: Yazar her ne kadar Topal Osman Paşa dese de aslen Plevne Kahramanı yakıştırması ile Gazi Osman Paşa’yı kastettiği düşünülmektedir. Zira Sadrazam Topal Osman Paşa 18. yüzyılda yaşamış olup Plevne Zaferi ile bir ilgisi bulunmamaktadır.
[9]: Rahmân Suresi 2. Ayet.
[10]: İlerleyen süreçte, Atatürk’ün “millet” tanımı üzerine bir formülasyon geliştirdiği ve Medeni Bilgiler kitabında millet için “dil, kültür ve mefkûre birliği ile bir birine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasî ve içtimaî hey’et” tanımını benimsediği, ancak öte yandan röportajdaki sözleri ile aynı doğrultuda; Türk milletinin kökleşmesinde etkili olduğu görülen doğal ve tarihi gerçekler olarak da “Siyasi varlıkta birlik, dil birliği, yurt birliği, ırk ve köken birliği, tarihi yakınlık, ahlaki yakınlık” şeklinde objektif millet tanımına uyan parametreleri içerir bir listeleme yaptığı görülmektedir.
En nihayetinde, Atatürk’ün millet kavramına dair (yine Medeni Bilgiler’de yer alan) nihai tanımı Ernest Renan’ın subjektif millet tanımına benzemektedir: “Zengin bir geçmiş mirasına sahip bulunan, birlikte yaşamak konusunda ortak arzu ve kabulde samimi, içten olan, ve birlikte sahip olunan mirasın korunmasına birlikte devam konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluluğa millet adı verilir.”
[11]: Burada Alman İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nı kaybetmesiyle imzaladığı Versay Antlaşması uyarınca, savaşta İtilaf Devletleri’ne vermiş olduğu zararları tazmin yükümlülüğünden bahsedilmektedir.
[12]: Bu konuda samimi olunduğu, 1923-1937 arasında toplamda 10 bini aşkın yatak kapasiteli yüzlerce sıhhat müessesesi kurulduğu, Amerika’nın desteğine ihtiyaç duyulmadığı görülmektedir.

[13]: Burada tam olarak Enver Paşa’nın hangi eyleminin kastedildiği belli olmamakla birlikte, Enver Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’nın askerliğinin önüne geçmediği (Örn. Çanakkale Kara Muharebeleri) ve bu vesileyle Mustafa Kemal Paşa’nın yıldızının parladığı ve Milli Mücadele’yi örgütlemesini sağlayacak karizmayı edindiği şeklinde bir yorum getirmek mümkündür.
[14]: Amerikalı yazar ve şair Henry Wadsworth Longfellow’un, orijinal ismi “A Psalmf of Life” olan şiiri.
[15]: “Türk Ermenistanı”, Ermenilerin Türkiye’de hak iddia ettikleri toprakları ifade eden halk tabiridir.
[16]: Tarihte modern anlamda mutlak siyasal iktidarın sınırlandırılmasını konu edinen ilk anayasal metinlerden biridir. İngiltere Kralı “Yurtsuz” John tarafından 1215’te imzalanmıştır.


