İbrahim A. Khairallah’ın Kaleminden: Yeni Türkiye’nin Kurucusu: Mustafa Kemal36 min read

Sunuş: 98 yıl önce, Kemalist Türkiye’nin dış dünyada dikkatle takip edildiğinin bir kanıtı olarak Mısır İçişleri Bakanlığı Eski Siyasi Büro Şefi İbrahim A. Khairallah tarafından Current History’e “Mustapha Kemal – Maker of the New Turkey” ismiyle bir makale yayımlandı (Nisan 1928, Cilt: 28, No.: 1, ss. 65-71). 1928’de yazılmış olmasına rağmen -bazı küçük detaylarda rastlanan hatalar dışında- Atatürk, cumhuriyet ve Kurtuluş Savaşı hakkında oldukça isabetli ve değerli tespitlerden oluşan bu makale, bugüne kadar Türkçeye çevrilmemişti. TurkInkilabi.com olarak bu değerli makalenin tam halini, dipnotlar da ekleyip herhangi bir sansüre uğratmaksızın tercüme etmeyi ve yayınlamayı Türkçe literatüre bir borç bilerek Umut Emre Alp’in metnin özüne sadık tercümesiyle internete kazandırdık. Literatüre katkısı olması dileğiyle, iyi okumalar.
YENİ TÜRKİYE’NİN KURUCUSU: MUSTAFA KEMAL
Modern Türkiye’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, eski Türk rejimini deviren ve muhtelif başarı seviyeleriyle çağın ruhuna daha uygun modern bir devletin temellerini atmaya çabalayan hareketlerin merkezi olarak son yıllarda büyük önem kazanan Selanik’te, 1880 yılında doğdu.[1] Gazi veya “Muzaffer“, kentsoylu bir aileden gelmektedir, babası zamanında alt düzey bir devlet memuruyken daha sonra kereste tüccarlığıyla iştigal etmiştir. Hayatının erken dönemlerinde matematiğe belirgin bir eğilim gösterdi ve zekası öğretmenini o kadar etkiledi ki ona halen dahi kullandığı “Kemal” yani “mükemmel” adını verdi.
1904 yılında Harp Akademisi’nden Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.[2] Yıldız Sarayı’nın mukimine [II. Abdülhamid kast edilmektedir e.n.] İmparatorluğun sayısız derdinden daha fazla endişe veren “Jön Türk” gizli örgütünden hürriyetperverlerle paylaştığı hürriyetçi eğilimleri ile Hamidiye rejimine olan düşmanlığı, onu kısa sürede merkezi hükümetle karşı karşıya getirdi. Tutuklanıp hapse atıldı. Serbest bırakıldıktan sonra, genç ve çok tehlikeli olmayan hürriyetperverlere uygulanan bir prosedürle İmparatorluğun uzak vilayetlerinden birine sürgüne gönderildi. Kemal’in şansına, sürüldüğü vilayet Yemen veya Arabistan gibi bir ücra yer değil, Suriye idi; zira Şam’da ve daha sonra alt düzey bir subay olarak atandığı Yafa’da, “Kızıl Sultan”ın[3] tiranlığına öfke duyan benzer ruhta kimseleri buldu. Yafa’dan gizlice Mısır ve Yunanistan üzerinden Selanik’e geçti ve burada diğer subaylarla birlikte, 1908’de Abdülhamit’i devirecek olan ve anayasayı ilan eden “İttihat ve Terakki Cemiyeti”ni kurdu.[4] Bu faaliyetleri ülkeyi saran casuslar tarafından rapor edildi ve tutuklanması için emirler çıkarıldı, ancak o zamanlar Selanik’te Emniyet Müdür Yardımcısı olan ve şu anda Ankara’da İçişleri Bakanlığı’nın başında bulunan yakın arkadaşı Cemil Bey’in [Mehmet Cemil Uybadın kast edilmektedir e.n.] yardımıyla kaçtı ve Yafa’daki görevine döndü; olay da böylece örtbas edildi.
1908 darbesinin ardından İstanbul’a dönen Kemal, Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Cemiyeti kongresinde zorlu bir mücadelenin içine girdi. Onu, orduyu çatışmalara sürüklemek isteyen Enver Bey’in politikasına şiddetle karşı çıkarken ve ordunun kesinlikle siyasetin dışında kalması gerektiğini savunurken buluyoruz. O, böyle bir politikanın izlenmesi halinde doğacak felaketleri; yani memleketin menfaatlerini kendi hırslarına kurban etmeye meyilli serüvenciler elinde askeri bir diktatörlüğün inşa edileceğini ve ordunun yozlaşacağını tüm çıplaklığıyla görüyordu. O, kokuşmuş saltanat sisteminin ufak tefek makyajlarla sürdürülmesini değil, gerçek bir demokrasinin kurulmasını hararetle savundu. Tüm meslek hayatı boyunca ilkelerine hep sadık kalmış ve bu ilkelerin hayata geçirilmesi için mücadele etmişse de bu samimi çabalarının boşa gittiğini anlayınca, Cemiyet ile olan bağlarını kesin olarak koparmıştır.[5]
1911’deki İtalyan-Türk Savaşı sırasında, Mısır’daki yetkililerin dikkatlerinden sıyrılarak Trablusgarp’a gitti, burada Derne’deki kuvvetlerin komutasının başına geçti ve İtalyanlarla sonuna kadar savaştı.
1912’deki Balkan Savaşı sırasında, Bulgarların hızlı ilerleyişini durdurmak için Gelibolu’ya gönderildi; ve felaketle imzalanan barış antlaşmasının ardından Büyük Savaş’ın patlak vermesine kadar sürdüreceği Sofya Askeri Ataşeliği görevine atandı.
Kemal hiçbir zaman Alman stratejisinin hayranı olmadı. 1914 yazının o önemli aylarında ülkesinin savaşa girmesine kararlılıkla karşı çıktı ve temkinli bir bekleme politikasının takip edilmesini savundu. Ancak Potsdam yöntemlerinin[6] her zaman bir hayranı ve Alman savaş cemiyetinin bir aparatı olan Enver galip geldi ve Türkiye’yi Almanya’nın basit bir uydusu konumuna düşürdü. Gelgelelim Kemal’in yaklaşımı tamamen farklıydı. O, savaş boyunca Alman hegemonyasına karşı sürekli bir mücadeleye girişmiş, mümkün olan her fırsatta Kayzer’in generallerini eleştirmiş ve sonucun Alman davası için hüsran olacağını açıkça belirtmişti. Yine de görevini layıkıyla yaptı ve kendisine isteksizce verilen küçük görevleri bile en iyi şekilde yerine getirdi. Şu bir gerçekti ki Kemal, Enver’in gözüne batan bir dikendi. Enver onu saf dışı bırakmak maksadıyla henüz ortada bile olmayan bir tümenin kumandanlığına tayin etti; üstelik ondan bu tümeni, cephede ağır zayiata uğramış döküntü birliklerden ve nekahat halindeki askerlerden yoktan var etmesini istiyordu. O, buna rağmen bu insan enkazından Gelibolu’daki komutası altında destan yazacak örnek bir tümen yarattı. İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’de başlarına gelen felaketlerin hikayesi herkesçe malumdur; onun bu cephede düşmana karşı kurduğu üstünlük, harp boyunca sergilenen en çarpıcı strateji harikalarından birini teşkil eder.
Gelibolu’dan sevk edildiği Kafkas cephesinde Enver’in verdiği o ağır zayiatı toparlayan yine O oldu; Muş ile Bitlis’i Rusların elinden söküp alarak, Türk ordusunun uğradığı o utanç verici mağlubiyetleri hafızalardan kazıdı. Suriye harekatında Alman generallerle sürekli anlaşmazlık içindeydi. Cemal Paşa’nın anıları, kendisi ile Kemal’in bir tarafta, Alman generallerin de diğer tarafta olduğu karşılıklı sürtüşmelere dair atıflarla doludur. Kemal’in Harbiye Nezaretine ve Sadrazam’a yaptığı başvurular beyhude oldu, şikayetleri ve raporları cevapsız kaldı. Bu şartlar altında Almanlarla işbirliğinin imkansız olduğunu anlayan Kemal istifa etti ve İstanbul’a döndü. Burada Türk veliahdına Almanya seyahatinde eşlik etmek üzere görevlendirildi. Cepheleri dolaştı ve övgüden nasibini almamış sözleriyle mihmandarları huzursuz etti; ki René Marchand son kitabı Le Réveil d’Une Race‘ta da {Bir Irkın Uyanışı) bu sözlerin bazılarına yer vermiştir:
” — İhtiyat kuvvetleriniz nerede?
— Hiç yok.
— O hâlde iddia ettiğiniz gibi galip değilsiniz. Vaziyetiniz son derece vahim…. “
Kemal’den izlenimleri sorulduğunda Ludendorff’a verdiği açık sözlü cevap: “Savaşı kaybettiniz” olmuştu.
Türkiye’ye döndükten sonra, yeni padişahın ısrarı üzerine Mustafa Kemal, Suriye’deki Yedinci Ordu’nun komutasını kabul etti. Ancak harekatın sonu çoktan görünmüştü. Düşmanın ezici üstünlüğü sonucunda Türk ordusu Halep’e çekildi.
Mütarekeden sonra kuvvetlerini İngilizlerin kuşatma harekâtından ustalıkla çıkardı ve İstanbul’un da direnişin sürdürülmesine onay vermeyi reddetmesi üzerine, kurtarabildiği kadar batarya ve birliği kurtardıktan sonra istifa etti.
İstanbul’da en ateşli milliyetçiler arasında bile tam bir çaresizliğin hakim olduğunu gördü. Felaket onarılamaz görünüyordu. Herkes kaderine boyun eğmişti ve birçoğu İmparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak için son umutlarını bir Amerikan mandasına bağlamıştı. O trajik günlerde sadece Mustafa Kemal, Vatanın kaderine olan inancını asla kaybetmedi. Türkiye’nin dışarıdan gelen bir yardımla değil, kendi çabalarıyla ve öz kuvvetleriyle kurtarılabileceğine inanıyordu.
Yunanların İzmir’i işgalinden sonra Dokuzuncu Ordu Müfettişi olarak gönderildiği Karadeniz kıyısındaki Samsun’da, vatan topraklarını kurtarmak amacıyla Türk ulusal direniş güçlerini bir araya getirme mücadelesini başlattı. İtilaf Devletleri ve Saray’ın şüphelerini üzerine çekince başkente geri çağrıldı. Buna karşılık olarak istifasını sundu ve görev yerinde kaldı. İlki Erzurum’da, kısa süre içinde de ikincisi Sivas’ta olmak üzere milli kongreler tertip etti. Kongre, oturum sonlandırılmadan evvel daimî bir heyet oluşturdu ve bu heyetin başkanlığına da Kemal’i tayin etti.[7] Padişah, Kemal’i kanun kaçağı ilan etti; ancak bu ulusal hareketin tesiri hızla yayıldı, öyle ki Damat Ferid Paşa Kabinesi istifa etmek zorunda kaldı ve Ali Rıza Paşa altındaki yeni kabine de bir uzlaşma sağlamaya çalıştı.
Bunu izleyen müzakerelerde Kemal, Millet Meclisi’nin İtilaf Devletlerinin etkisinden uzak, Anadolu’nun içlerinde bir yerde toplanmasında ısrar etti. Ali Rıza Paşa bu talebi kabul edemedi; İngilizler İstanbul’u işgal etti, Meclis’i dağıtarak milletvekillerinin birçoğunu Malta’ya sürdü. Kemal, buna misilleme olarak Ankara’da yeni bir Meclis topladı. O zamanlar İngilizlerin kuklası haline gelen Padişah, Kemal’i yola getirmek için “Kuvâ-yi İnzibâtiye” [Halifelik Ordusu ç.n.] adında bir ordu gönderdi ve Saray, Kemal’e Anadolu köylülerinden müteşekkil çeşitli isyanlar tertip etti. Ne var ki Kuvâ-yi İnzibâtiye ordusu kolayca bertaraf edilerek isyanlar bastırıldı.[8]
Bunun üzerine İngiltere Yunanistan’a destek verdi ve Yunan orduları iç kesimlere doğru genel bir taarruza geçti. Kemal, Ocak ve Nisan aylarında gerçekleşen iki meydan muharebesinde bu taarruzu durdurmayı başardı; ancak mağlubiyeti kabullenmeyi reddeden İngiltere, Yunanların Ankara üzerine yönelik genel taarruzlarını yeniden başlatabilmeleri için bol miktarda mühimmat yolladı. Bu yeni ilerleyiş, yirmi iki gün süren uzun bir savaşın ardından [Sakarya Meydan Muharebesi kast edilmektedir e.n.] Türkler tarafından durduruldu ve Milli Meclis, gösterdiği üstün hizmetten ötürü Kemal’i mareşal yaptı. Ancak birliklerin mühimmat yetersizliği, kazanılan zaferden yararlanmalarını engelledi ve Yunanların Eskişehir-Afyonkarahisar şeklindeki aşılmaz hat boyunca tahkimat kurmalarına izin verdi. Harekât uzadıkça uzamış, sekiz yıl süren aralıksız savaşlar Türklerin tahammül gücünü sonuna kadar zorladığından durumları günden güne daha da yürek burkan bir hal almıştı. İtilaf Devletleri, Türk topraklarının büyük bir kısmını ellerinde tutmanın yanı sıra denizlerde de tam bir hakimiyet kurmuştu; bu da her türlü silah ve mühimmat sevkiyatını imkansız kılıyordu. Bir kez daha umutsuzluk baş gösterdi; milletvekillerinden bazıları ile ordu barış çağrıları yapmaya başladı. Fakat Kemal her türlü yılgınlığa kararlılıkla karşı çıktı ve nihai bir hamle için sabırla hazırlıklarını sürdürdü. O her yerdeydi; Ankara’da milletvekillerinin kırılan cesaretini topluyor, cephede askerlere nutuklar vererek cesaretlendiriyor, memleketin dört bir yanında halka teselli veriyordu. Uzun zamandır beklediği saat nihayet gelip çatmıştı. 25 Ağustos 1922’de, Meclis’e, ertesi gün taarruza geçeceğini bildirdi; öyle de yaptı ve Yunanlara hatlarının en güçlü tahkim edilmiş noktası olan Afyonkarahisar’dan saldırarak onları ikiye bölüp kırk sekiz saat içinde bozguna uğrattı [Başkomutanlık Meydan Muharebesi kast edilmektedir e.n.]. 30 Ağustos’ta onlarla ikinci bir muharebeye girip dağıttı [Büyük Taarruz kast edilmektedir] ve 9 Eylül’de birlikleri İzmir’e girdi. İtilaf Devletleri ateşkes talep etti ve bunu takip eden müzakerelerde Türkiye, Meriç’e kadar olan Avrupa topraklarını geri kazandı. İsmet Paşa daha sonra Lozan’a giderek kapitülasyonların kaldırılması için müttefiklerin onayını aldı.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi ve Gazi’nin eserinin ilk aşaması tamamlanmış oldu. Bir süreliğine sindirilmiş olan Türkiye, dünya haritasındaki yerini yeniden alırken; zayıflık, zillet ve aşağılanmayla yüklü o geçmiş tarihten kazındı.
VATANININ KURTARICISI

Mustafa Kemal’in adı, yalnızca vatanının kurtarıcısı olarak değil, aynı zamanda onun gelecekteki ihtişam ve refahının kurucusu olarak da tarihin en seçkin şahsiyetlerinden biri sıfatıyla anılacaktır. Çağlar boyunca yaşamış tüm büyük liderler gibi, o da derin bir inanca ve geniş bir ufka sahipti. Vatanın parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı 1918 Mütarekesi’ni ve 1921’deki Yunan işgalini izleyen o en trajik günlerde dahi Türk milletinin kaderine olan inancı asla sarsılmadı. Yıkım ve tahribatın o korkunç manzaraları arasında inancını bir tek o yitirmedi, yılgınlığa karşı kararlılıkla savaştı ve yok olma tehdidi altındaki milletlerin amentüsü olarak tarihe geçecek şu ünlü sözleri sarf etti: “Milletimiz asla ölemez; fakat farzımuhal ölecek olursa, yeryüzünün kabuğu onların tabutunun ağırlığını taşıyacak kadar sağlam olmayacaktır.”.[9]
Askeri başarıları üzerinde burada uzun uzadıya durmamıza gerek yok. Şunu söylemek yeterlidir ki, yetkin ve tarafsız askeri eleştirmenlere göre; Çanakkale harekâtındaki stratejisi, Yunanların bozguna uğratılması ve Anadolu’nun kurtarılması, ona Cihan Harbi generalleri arasında en üst sırada bir yer kazandırmaktadır. Ancak, onun ölümsüzlüğünün temeli daha çok savaş sonrası yeniden inşa alanına dayanmaktadır. Bir devrimci, yönetici ve devlet adamı olarak bu insanın gerçek değerini tam anlamıyla kavramak; ancak Cumhuriyet Türkiyesi’nin başarılarını ve birkaç yıl gibi kısa bir sürede kaydedilen ilerlemeyi incelemekle mümkündür.
Modern dönemin tüm Türk devlet adamları arasında, Türkiye’yi köhnemişlikten kurtarmanın ve gelecekteki refahını sağlam ve kalıcı bir temele oturtmanın tek yolunun geçmişin gelenekleriyle olan tüm bağları koparmak olduğunu açıkça gören tek kişi Kemal’di. Yarım tedbirler denenmiş ve yetersiz kalmıştı. Seleflerinin uyguladığı geçici pansumanlar asıl yaraya inememişti. Batı kanunlarının ve kurumlarının Türkiye’nin hukuk ve yasama sistemlerine dayatılması, sadece asıl meseleleri perdeleyerek durumu daha da kötüleştirmişti. İhtiyaç duyulan şey geçici bir yatıştırıcı değil, bir neşterdi; yarım yamalak önlemler değil, radikal adımlardı; çağ dışı kalmış devlet çarkının modern gereksinimlere göre yeniden yamalanması değil, miadını doldurmuş bu yapının tamamen yıkılıp modern çağın ruhuna daha uygun, yepyeni bir sistemin inşa edilmesiydi. Kısacası gereken şey geçmişten tamamen kopmak, fetih yoluyla ya da kendi rızalarıyla bünyeye katılmış fakat hiçbir zaman özümsenememiş uyumsuz yabancı unsurları kesip atmak, ırkın dağınık unsurlarını homojen bir ulus halinde kaynaştırmak ve çağdaş bir devleti kademeli olarak inşa etmekti. Onun savunduğu politika ve ulaşmak istediği ideal işte buydu; üstelik bunu hesapsız sıçramalarla değil, tutarlı bir şekilde yürürlüğe konan aşamalı adımlarla yapmayı hedefliyordu. Atılacak her adım için eksiksiz bir hazırlık yapılması gerektiğine yürekten inanan biri olarak, hiçbir şeyi şansa bırakmazdı. Her tedbir hayata geçirilmeden önce her olası açıdan enine boyuna değerlendirilir, ancak bir kez karara bağlandıktan sonra sistemli bir biçimde uygulanırdı.
Birkaç somut örnek ele alalım. Türk idaresinin, devlet içindeki sayısız yabancı unsuru asimile edecek yöntemler geliştirmesinin ve bu eritme potasından sağlam, bütünleşik bir siyasi yapı inşa etmesinin imkansız olacağı yıllardır bilinen bir gerçekti, zira bu yapıyı oluşturan unsurlar arasındaki uyuşmazlık had safhadaydı. İstanbul’un fatihi II. Mehmed’in, Osmanlı idaresi çatısı altında farklı özerk idarelerin varlığına icazet vererek yaptığı o ilk hata, yıllar geçtikçe telafisi giderek zorlaşan bir hal aldı. Çünkü bu durum, muhtemel bir kaynaşma veya asimilasyonun kapılarını kapatmakla kalmıyor, aynı zamanda keskin dini önyargıları kökleştiriyor ve batılı Hristiyan güçlerin, Hristiyan azınlıkları koruma bahanesiyle içişlerimize iç işlerine karışmasına ardına kadar kapı aralıyordu. Ortada homojen bir Türk devleti veya milleti yoktu; daha ziyade, her geçen gün kan kaybeden askeri bir sınıfın bir arada tuttuğu, heterojen halklardan oluşan gevşek bir federasyon söz konusuydu. Belki pek çokları hastalığı bu şekilde teşhis etmişti ancak hiçbiri, Türk siyasi bünyesini saran bu yabancı uru söküp atma reçetesini yazacak vizyon genişliğine ve cesarete sahip değildi. Ne var ki Gazi, neşteri reçete edecek cesarete ve o neşteri kullanacak sarsılmaz bir ele sahipti.
Barış Konferansı’ndaki yetkin kurmayları vasıtasıyla ve doğrudan yürütülen müzakerelerle büyük devletleri, nüfus mübadelesi politikasına yani Balkan devletlerine bırakılan topraklardaki Türklerin Türkiye’ye; Türkiye topraklarındaki Hristiyanların da gelenlerin yerine nakledilmesine razı etti. Bu işin gerektirdiği fedakarlık ne kadar ağır, yüklenmek zorunda olduğu mesele ne kadar çetin olursa olsun asla geri adım atmadı. Homojen bir Türk milleti inşa edecek ve Türk devletini yabancı müdahalesinden temelli kurtaracak hiçbir bedel onun nazarında ağır değildi.
NÜFUS MÜBADELESİ
Nüfus mübadelesi halihazırda sistemli ve aşamalı bir şekilde sürdürülmektedir. Türkiye’ye sadece gereği gibi iskân edilebilecekleri, kendilerine ev tahsis edilebileceği ve Anadolu’nun uçsuz bucaksız topraklarının ıslah edilip işlenmesi için yeterli teçhizatla donatılabilecekleri sayıda göçmenin girişine izin verilmektedir. Tahminlere göre Gazi yönetimi son üç yıl içerisinde yaklaşık 12.000.000 Türk Lirası harcamış; 6.400 yeni ev inşa edip 12.000 evi onarmış ve göçmenlere 21.640 büyükbaş hayvan ile 27.476 saban dağıtmıştır.
Ancak mesele bununla sınırlı değil. Kemal’in verdiği ilhamla hayat bulan Türkiye’nin bu uyanışı öylesine büyük bir başarıya ulaştı ki; İran’daki ve komşu manda bölgelerindeki milliyetçiler, yeni Cumhuriyet’e yakınlaşma girişimlerinde bulundular. Ne var ki tüm bu girişimler geri çevrildi: Gazi ve onunla birlikte yeni Türkiye, her türlü yayılmacılık fikrini bir kenara bırakmış olup sadece ve sadece “Türklerin Türkiyesi”ne odaklanmakta ısrarcıdır. Kendilerine uzatılan tüm ellere hep şu yanıtı verdiler: Ülkelerini millî bir devlete dönüştürmek ve dünyaya saygınlıklarını kabul ettirmek zaten bütün vakitlerini alacak bir şeydir.
İlk adım buydu: Her türlü dış müdahale ihtimalinden uzak bir ulus yaratmak. İkinci adım ise büyük devletlerin kapitülasyonların kaldırılmasına onay vermesini ve Türkiye’nin modern bir devlet olduğunu tartışmasız bir şekilde tanımasını sağlamaktı.
Çarpık “kapitülasyonlar rejimi”nin raison d’étre’i (varlık sebebi) ve büyük devletlerin Türkiye’nin egemenlik haklarını kayıtsız şartsız tanımaktan kaçınmasının ardındaki temel neden, ülkenin yasalarının ve kurumlarının laikleşmesine mani olan Halifelik bağıydı. Gazi, İslam Hukuku’nun devletin resmî hukuku olarak kalmasının, Türkiye’nin batılı bir devlet rolünü üstlenmesini imkânsız kıldığını görüyordu. İslam hukuku yalnızca ve yalnızca “müminler” için öngörülmüş dinî bir hukuktu. Tüm gayrimüslimler bu sistemin dışında kalıyordu. Kuran, inananların salt kutsal kitabı değil, aynı zamanda kanunnamesi olduğu sürece devletin, inancı veya milliyeti ne olursa olsun herkesi bağlayacak yasalar çıkarması ve kendi toprakları üzerinde tam anlamıyla egemenlik kurması mümkün değildi. Böylesi bir düzende ilerleme imkânsızdı ve Türkiye’nin kelimenin modern anlamıyla bir devlet olma iddiası taşıması beklenemezdi. Oysa Kuran, Halifeliğin adeta can damarıydı ve Halifelik de asırlar boyunca saltanatın dayandığı temel meşruiyet kaynağı olmuştu. Saltanat makamı, nüfuzlu bir ‘hocalar’ sınıfına özel imtiyazlar tanımıştı. Bu sınıf, Osmanlı kabinesinde söz sahibi olan şeyhülislam tarafından temsil ediliyor, şeyhülislam ise sıklıkla tüm idareyi etkisi altına alarak yenilikçilerin çabalarını boşa çıkarıyordu. Dahası şeriat hukuku -ya da daha doğrusu şeriatın yanlış yorumlanışı- kadının ikinci planda kalışını meşrulaştırmış, onu toplumdan soyutlanmaya mahkûm etmiş ve ulusu, nüfusunun yarısının faydalı emeğinden ve zekâsından mahrum bırakmıştı. Öte yandan, sadece “müminlere” tanıdığı ayrıcalıklar yüzünden husumetleri ve önyargıları sürekli canlı tutmuş; İmparatorluğu oluşturan farklı unsurların birbiriyle kaynaşmasına mani olmuştu. Dolayısıyla yeni Türkiye’yi sağlam temeller üzerine inşa edebilmek için ulusun İslam Hukukuyla, saltanatla ve Halifelikle olan bağlarının koparılması şarttı.
SALTANATIN VE HİLAFETİN KALDIRILMASI
Durum bu noktaya varınca, Kemal kafasındakileri sistematik bir biçimde uyguladı. Atılan ilk adım saltanatın kaldırılmasıydı; zira Yunan saldırısının püskürtülmesi, İzmir’in kurtarılması ve ordunun İstanbul’a ilerleme tehlikesini gören Padişahın ihanet edip bir İngiliz savaş gemisiyle kaçması, bu kurumu herkesin gözünde tiksinti verici hale getirmişti. İkinci adım, Padişah’ın tahttan indirilmesiyle lidersiz kalan Türk Halifeliğinin ortadan kaldırılmasıydı. Üçüncü ve nihai adım ise, milletin gerekli olgunluğa eriştiği 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilan edilmesi oldu.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, Kemal’in o muazzam inşa politikasındaki ilk kilometre taşı geride bırakıldı. Hukuk ve devlet laikleştirildi. Bugün artık belirli bir dine mensup olmak, devlet memurluğunun ve terfinin kapılarını ardına kadar açan sihirli bir tılsım olmaktan çıkmıştır. Din, bundan böyle yabancı güçler tarafından bir müdahale bahanesi olarak da istismar edilemez; zira Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesi ve başarıyla uygulanmasından bu yana, Lozan Antlaşması’ndaki özel bir maddeyle hakları güvence altına alınmış olan azınlıklar, kendi istekleriyle yeni rejimin hukukuna tabi olmak ve onun nimetlerinden faydalanmaya bizzat talip olmuşlardır.[10] Din, artık kadının ikinci planda kalışının bir gerekçesi olmaktan çıkmış, Müslüman bir Türk kadınının gayrimüslim bir erkekle evlenmesinin önündeki engel olmaktan da kalkmıştır engel ortadan kalkmıştır. Peçe, harem ve çok eşlilik artık tarihe karışmıştır. Reşit olma yaşına ulaşan her çocuk (erkekler 18, kızlar 16 yaşında olmak üzere) dilediği dini seçmekte özgür bırakılmıştır. Dahası, son yasal düzenlemelerle evlilik bağı kurmak isteyen tarafların sağlık muayenesinden geçmesi zorunlu kılınmış ve nikah memurunun nikahı kıyabilmesi için öncelikle evliliğe uygunluğu gösteren bir sağlık raporunun sunulması şart koşulmuştur. Yıllar yılı rehavet içindeki İstanbul’un ve diğer Türk şehirlerinin çarşılarında tablo gibi bir manzara sunan o rengarenk “çarşaf” ortadan kaybolmuş, yerini Paris’in Rue de la Paix sokağının en son kreasyonlarından ilham alan kıyafetlere bırakmıştır. Kuşkusuz hala bazı garipliklere rastlamak mümkündür ancak her köşe başında çok yoğun bir batılılaşma dalgası hissedilmektedir. Müzikholler, görkemli sinema salonları ve varyete şovları bir gecede çoğalmış; genç kadın ve erkekler dans salonlarında en son caz melodileri eşliğinde süzülmeye başlamışlardır.
Türkiye’nin dönüşümü, Gazi ve muktedir kurmaylarının rehberliğinde hızla ilerliyor. O’nun, insanları tahlil etme ve doğru adamı doğru yere yerleştirme konusunda eşine az rastlanır, olağanüstü bir yeteneği olduğu söylenebilir. O’nun temel politikası geçmişle bağları tamamen koparıp atmaktır. Hiçbir şey, o kendine has başlık bile, Türk’ü batı insanından ayırmamalıdır. Fesin yasaklanması kararı salt bir hevesi tatmin etmek için değildi, bu başlığın aşağılayıcı bir geçmişi simgelediğinin[11] açıkça idrak edilmiş olmasıydı. Ayrıcalıklı ‘hocalar’ sınıfı diğer yenilikleri belki sineye çekebilirdi ancak şapka giyilmesi tahammül edilebilir bir şey değildi. Onların bağnaz gözlerinde şapka tıpkı murdar domuz eti yemek veya şarap içmek gibi, kafirlerin ayırt edici bir sembolüydü! Öte yandan, vatan topraklarını Hristiyanların saldırısından kurtaran o büyük vatanseverin kafirlikle suçlanamayacağı da gün gibi ortadaydı. Milletin nabzını tutan Kemal, tüm bunları kavramış ve kararını buna göre vermişti. Tüm eylemlerine yön veren o değişmez korkusuzluğuyla, tutucuların kalesi konumundaki bir Anadolu kasabasına doğru taarruzunu başlattı. Pırıl pırıl güneşli bir günde, kasabanın ana caddesinde başında bir şapkayla rahatça dolaştı ve etrafında toplanan şaşkın kalabalığa şapkanın festen neden daha iyi bir serpuş olduğunu anlattı. Ne de olsa onlar, artık diğer medeni milletlerden hiçbir şekilde ayırt edilmek istemeyen medeni bir halk değil miydi? Onun sade tavrı ve içtenliği oradaki insanları oracıkta fethetti; böylece o kasaba ve vilayet, şapkayı benimseyen ilk yer oldu.[12]

Toplumsal devrimin köklerini sağlam bir şekilde atmak ve eski rejimin adetlerine dönülmesini engellemek maksadıyla Kemal ve Millet Meclisi, yeni kültürün tohumlarını genç kuşağın sinesine ekmek için yorulmak bilmeden çalışmakta ve eğitimin yurt sathına yayılmasına var gücüyle destek olmaktadır. İlköğretim zorunlu ve parasız hale getirilmiş, kız-erkek karma eğitim bazı yüksekokullarda uygulamaya konmuştur. 1924 ve 1926 yıllarında çıkarılan iki kanunla, o güne dek “medreselerde” verilen gerici dini eğitim lağvedilmiş, yerine modern, milli ve laik okullar tesis edilmiştir. Mezhepçi nitelikteki dini eğitim ortaöğretim müfredatından tamamen çıkarılmış, ilkokullarda ise makul bir seviyeye indirilerek belirli dogmaların tahakkümünden arındırılmış ve yalnızca dinin temel ahlaki prensiplerinin öğretilmesiyle sınırlandırılmıştır.
İstatistikler, eğitim alanında kaydedilen belirgin ilerlemeyi gözler önüne sermektedir. İmparatorluk genelinde 1914 yılında toplam 250.290 öğrencinin kayıtlı olduğu ve 8.165 öğretmenin görev yaptığı 2.632 ilkokul varken; 1926 yılına gelindiğinde 385.455 öğrenciye ve 11.770 öğretmene sahip 5.883 ilkokul bulunmaktaydı. Amerika’daki ilkokullarla kıyaslandığında bu rakamlar mütevazı görünse de, eğitim reformlarının henüz sadece emekleme aşamasında olduğu ve bu rakamların üç yıl gibi şaşırtıcı derecede kısa bir sürede elde edilen ilerlemeyi temsil ettiği unutulmamalıdır. Dahası bu gayret; Nüfus Mübadelesi Anlaşmaları kapsamında her yıl ülkeye kabul edilen yaklaşık 100.000 muhacirin iskanı, demiryolu hatları ve telefon şebekelerinin inşası, sağlık koşullarının iyileştirilmesi ile sanayi ve tarımda devrim yaratılması gibi diğer alanlardaki yeniden inşa meselelerinin Hazine’ye yüklediği çok daha acil sorumlulukların ışığında değerlendirilmelidir. Kemal’in ve Meclis’in omuzladığı vazife muazzamdır ve elde ettikleri başarılar, savaştan yorgun düşmüş bir millet ile tükenmiş bir hazineyle hayata geçirildiği için çok daha takdire şayandır.
Kemal ve hükümeti tarafından öngörülen programın teferruatına burada girmek imkânsızdır. Ancak, bu programın en mühim özelliklerine kısaca değinmek yerinde olacaktır. Bayındırlık alanında, demiryollarının inşası için on yıl boyunca yılda 25.000.000 Türk Lirası harcanmak üzere bütçeye ödenek konmuştur. Benzer şekilde, milli yolların ve köyleri vilayet merkezlerine bağlayan diğer yolların inşası için de yeterli kaynak ayrılmıştır. Çiftçilere ve göçmenlere tarım aletleri, büyükbaş hayvan ve tohum dağıtılmaktadır. Ticaret ve sanayiye büyük bir ivme kazandırılmış; ithalat 1923’teki 144.788.671 Türk Lirası’ndan 1925’te 242.314.118’e, ihracat ise 84.651.189’dan 193.119.453’e fırlamıştır. Türk gemilerinin toplam tonajı 1926’da 132.242 iken 1927’de 200.000’e çıkmıştır. Ticari şirketlerin sayısı 1914’te 138 iken 310’a yükselmiştir. Ereğli kömür havzalarından elde edilen gelir 1920’de 100.000 Türk Lirası iken 1927’de 1.186.000’e ulaşmıştır.
Tüm bu köklü değişiklikler muhalefetsiz karşılanmadı, bu muhalefet bazı çevrelerde saldırgan, bazılarında ise içten içe tepkili ve pasifti. Komplolara karıştığı kanıtlanan muhalefetin bazı aşırı gayretkeş mensupları, Sıkıyönetim mahkemesi sıfatıyla toplanan Millet Meclisi tarafından yargılandı, mahkûm edildi ve idam edildi. Bu en ağır cezanın infazı bazı çevrelerce acımasızca bulunsa da, başka çevrelerce siyasi zaruret gerekçesiyle haklı görülmüştür. Yunanların Ankara’ya ilerlediği o karanlık günlerde İngiliz uyruklu Hintli Mustafa Sagir’in[13] tezgâhladığı suikast girişiminin hatırası herkesin zihninde hâlâ tazeydi; yeni rejimin akıbeti tehlikedeydi. Ve nihayetinde şu teslim edilmelidir ki, Türk Devrimi başka yerlerdeki devrimlere kıyasla çok daha az can kaybına mal olmuştur. Dahası, sadece komplolara doğrudan karışan muhalifler idam edilmiş, diğerlerinin meclisteki koltuklarını korumalarına ve fikirlerini ifade etmelerine müsaade edilmiştir.
İzmir’in Yunanlardan geri alınışı sırasında şehrin belirli bölgelerini harap eden büyük yangın da Kemal’in hayranları tarafından benzer şekilde hoş görülmüş; bu kişiler, yangının sorumluluğu kesin olarak Türklere yüklense bile, geri çekilen Yunanlar tarafından evlerinin yakıldığını ve tarlalarının acımasızca tahrip edildiğini gören Türk birliklerinin cinnete geldiğinin unutulmaması gerektiğini savunmuşlardır. Batı Anadolu’da 200.000’den fazla evin yıkıldığını ve 20.000.000’dan fazla asmanın söküldüğünü öne sürerler. Durum ne olursa olsun, bu hadise tarafsız bir hüküm vermek için henüz çok yenidir. İleride, doğru bir perspektiften bakıldığında daha sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün olabilir.[14]
Kemal’in zengin bir İzmirli tüccarın kızıyla evlenmesi ve çok geçmeden boşanması üzerine çeşitli yorumlar yapılmıştır. Şu ya da bu sebeple “Türk her zaman Türk’tür” sözüne inananlar, bizzat Kemal tarafından imzalanan boşanma kararında belirgin bir keyfilik eğilimi bulmaktadırlar. Ancak boşanmanın Medeni Kanun’un kabulünden önce, ülkenin hâlâ İslam hukukuyla yönetildiği bir dönemde gerçekleştiğini unutmuş görünmektedirler. Şeriat hukukuna göre boşanma hiçbir yasal prosedür gerektirmiyordu: Koca mutlak karar merciiydi, belirli bir sözü üç kez söylemesi yeterliydi ve eşinden boşanmış oluyordu.
Kemal’i diktatör olarak niteleyip de haklı olmak imkansızdır. Onun kariyeri böyle bir yaftaya adeta isyan eder. Herkesin putlaştırdığı, isteseydi kendini padişah yapabilecekken sıradan bir vatandaş rolünü tercih eden ve içindeki her zerre enerjiyi Cumhuriyet’in köklerini sağlamlaştırmak için harcayan bir milli kahraman asla bir diktatör olamaz. İsteseydi bile olamazdı, çünkü güç Millet Meclisi’nde toplanmıştır; Cumhurbaşkanı ve hükümeti bu yapının yalnızca yürütme organıdır.
Kemal’in en belirgin özellikleri; benliğini saran bir vatanseverlik ve ülkesine adanmışlık, tüm Anadolu köylüsüyle paylaştığı o sarsılmaz azim ve milletinin mukadderatına duyduğu derin inançtır. O, birinci sınıf bir stratejist ve yöneticidir; son derece pratik bir zekâya sahip yorulmak bilmez bir çalışan, insanları cezbeden bir lider, keskin bir gözlemci ve derin bir düşünürdür. Görev çağırdığında demirden bir adama dönüşen; ama aynı zamanda devletin o ağır sorumlulukları arasında dinlenmeye ve eğlenmeye vakit bulan, iyi bir içkinin, güzel bir dansın ve kaliteli bir gösterinin tadını çıkaran cana yakın bir dost ve hoşsohbettir.
İşte asrın adamının portresi budur. Cumhuriyet Türkiyesi onun büyüklüğünün anıtıdır zira ülkesini yeniden haritaya yerleştiren ve onu uluslar topluluğunun saygın ve yararlı bir üyesi yapan şey, onun kendi ırkının kaderine duyduğu o sarsılmaz inançtır.
Çeviren: Umut Emre Alp
Editör: Doğukan Temizel, Kerem Ali Vahap
Dipnotlar:
[1]: Yazının yazıldığı tarih itibarıyla, Atatürk’ün doğum yılı net olarak bilinmiyordu. 12 Kasım 1936’da, Riyaseticumhur Umumî Katipliği üzerinden bizzat Atatürk tarafından doğum tarihi 19 Mayıs 1881 olarak seçilecektir.
[2]: Mustafa Kemal Efendi, üç senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902’de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisinde devam etti, 1903 yılında üsteğmen oldu. 11 Ocak 1905 tarihinde de Erkân-ı Harbiye (kurmay) yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisinden mezun oldu.
[3]: II. Abdülhamid için ilk defa Albert Vandal tarafından kullanıldığı düşünülen, bilhassa devrin Avrupa basınında rastlanılan aşağılayıcı bir lakaptır.
[4]: Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından biri değildir. Şam’da görev yaparken kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini açmak için 1906’da gizlice Selanik’e gitmiştir. Bu döneme ve Atatürk’ün İttihad ve Terakki Cemiyeti ile ilişkisine dair bkz. Bahadır Işık, “İttihad ve Terakki’de Bir Hayalet: Selanikli Mustafa Kemal”, https://turkinkilabi.com/ittihad-ve-terakkide-bir-hayalet-selanikli-mustafa-kemal
[5]: Bağların hukuksal ve resmi anlamda hiçbir tarihte kopmadığını vurgulamak gerekir. Atatürk ile İTC arasındaki “gönül bağının” koptuğu tartışmasızdır ancak bilindiği kadarıyla Atatürk İTC’den istifa etmemiştir.
[6]: Geist von Postdam (Postdam Ruhu), 1914 yılında Prusya’nın mutlak askeri disiplini, monarşiye bağlılığı ve ordu merkezli devlet anlayışını simgeliyordu. Bu hareket motivasyonunu, Alman askeri makinesinin dünyayı fethedeceğine olan sarsılmaz inançtan almaktadır. Askeri anlamda bakıldığında, Enver Paşa’nın Berlin’deki ataşeliği sırasında hayran kaldığı “yenilmez ordu” iddiası yatar. Almanya’da gördüğü bu modelden aldığı ilhamın da etkisiyle iktidara gelmeden evvel tasarladığı, Osmanlı ordusunu yaşlılardan arındırıp Prusya tarzı bir disiplinle baştan aşağı yenileme planı vardır.
[7]: “…constituted a permanent committee” diye bahsedilen kurum, Sivas Kongresi’nde tüm yurdu kapsayacak şekilde genişletilen Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti)’dir ve başkanlığına Mustafa Kemal seçilmiştir.
[8]: Kuvâ-yi İnzibatiye, 18 Nisan 1920’de Damat Ferid Paşa Hükûmeti’nce kurulan, Kurtuluş Savaşı karşıtı ordu. “Hilafet Ordusu”, “Halife’nin Ordusu” ve “Halifelik Ordusu” olarak da anılır. Ordunun komutanlığına ilk olarak Süleyman Şefik Paşa atanmıştır. Bkz. https://turkinkilabi.com/baslangic/sozluk/
[9]: “Ölmez bu vatan farz-ı muhâl ölse de hatta
Çekmez kürenin sırtı o tabut-u cesimi.”
Mithat Cemâl Kuntay’a ait bu dizeler “Vatan Hisleri” adlı şiirinden olup 30 Ağustos Zaferi’nden sonra (1922) yazılmıştır. Mustafa Kemal tarafından TBMM konuşmaları başta olmak üzere çeşitli söylevlerinde defaatle alıntılanmıştır. (Bkz. Kastamonu’da Cumhuriyet Halk Fırkası Binasında Yaptığı Konuşma- 30 Ağustos 1925)
[10]: Lozan Barış Antlaşması’nın 42. maddesindeki haklar kast edilmektedir: “Türkiye Hükü meti gayri müslim akalliyetlerin hukuku aile veya ahkâmı şahsiyeleri bahsinde bu mesailin mezkûr akalliyetlerin örf ve âdetlerinde hal ve fasledilmesine müsait her türlü ahkâm vaz’ına muvafakat eder.
İşbu ahkâm Türkiye Hükümeti ile alâkadar akalliyetlerden her birinin müsavi miktarda mümes sillerinden mürekkep hususî ko misyonlar tarafından tanzim olu nacaktır, ihtilâf vukuunda Türkiye Hükümeti ile Cemiyeti Akvam Meclisi bilittifak Avrupa hukukşinaslan meyanındanmüntehap bir hakem alelhakem ta yin edeceklerdir.
Türkiye Hükûmeti mezkûr akalliyetlere ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve sair müessesatı diniyeye her türlü himayeyi bahşeylemeği taahhüt eder. Ayni akalliyetlerin hali hazır da Türkiyede mevcut olan ev kafına ve müessesatı diniye ve hayriyelerine her türlü teshilât ve müsaadat ita olunacak ve Türkiye Hükümeti yeni müesse satı diniye ve hayriye ihdası için bu kabil sair müessesatı hususiyeye temin edilmiş olan teshilâtı lâzimeden hiç birini diriğ etmeyecektir.”
[11]: Atatürk’ün fese ilişkin duygu ve düşünceleri de tabii olarak bu yöndedir. Gelgelelim kanunla şapkanın getirilerek fesin terk edilmesi yalnızca serpuşu (başlığı) değiştirmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Yabancı gözlemcilerin metinlerinde sıklıkla sadece “fesin yerine şapkanın getirilmesi” üzerinden okunan bu devrim, esasında Atatürk’ün milletin genel dış görünüşünü ve giyim kuşamındaki karmaşayı bütünüyle düzeltme vizyonunun bir parçasıdır. Osmanlı’nın son dönemlerinde sokaktaki halkın giyimi; doğu ile batı tarzının, geleneksel ile modernin birbiriyle örtüşmeyen, plansız bir karışımı haline gelmişti. Atatürk’ün amacı salt bir başlık değişimi değil; Türk milletini bu karman çorman kılıktan kurtararak estetik, tutarlı ve çağdaş bir çizgiye taşımaktı. Nitekim Atatürk, Ağustos 1925’teki meşhur Kastamonu konuşmasında kalabalığın içindeki bir vatandaşın uyumsuz kılığını işaret ederek bu durumdan duyduğu rahatsızlığı şu sözlerle dile getirmiş ve meselenin genel bir “kıyafet devrimi” olduğunu bizzat ortaya koymuştur:
“Mesela karşımda kalabalığın içinde bir zat görüyorum. Başında fes, fesin üstünde yeşil bir sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket… Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan alelacaip kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü? (…) Devlet memurları da, bütün millet de kıyafetlerini tashih edecektir (düzeltecektir). Fen, sıhhat noktainazarından ameli olmak itibariyle, her noktainazarından tecrübe edilmiş medeni kıyafet iktisa edecektir (giyinecektir).”
Kaynak: Atatürk, M. K. (2024). “Kastamonu’da Cumhuriyet Halk Fırkası Binasında Yaptığı Konuşma”. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Cilt III (1925-1938), (Ed. Yüksel Özgen), Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, s. 20.
[12]: Cumhurbaşkanı M. Kemal Paşa’nın 1925’te yaptığı Kastamonu-İnebolu gezisi kast edilmektedir. Bkz. https://turkinkilabi.com/ozel-roportajlar/burcu-ozcan-erdalla-roportaj/
[13]: Mustafa Sagir (1887 – 24 Mayıs 1921), Millî Mücadele döneminde Ankara’da faaliyet gösteren ve Mustafa Kemal Atatürk’e suikast planlarken yakalanarak idam edilen Hint asıllı bir İngiliz casusudur. Peşaver doğumlu olan Sagir, felsefe doktorası yapmış ve beş dil bilen üst düzey eğitimli bir istihbarat ajanıydı. Ankara’ya gelmeden önce Afganistan Emiri Habibullah Han suikastını organize etmiş, İngiliz baskısıyla serbest kalmıştır. Türkiye’de güven kazanmak amacıyla kendisini Hintli Müslümanların temsilcisi olarak tanıtmıştır. Anadolu’ya milyonlarca altın yardım toplayacağını, okullar ve gazeteler kuracağını vaat ederek Ankara hükûmetinin güvenini kazanmaya çalışmıştır. İngiliz Gizli Servisi adına çalışan Sagir’in asıl görevi, Millî Mücadele hareketinin planlarını öğrenmek ve Mustafa Kemal Paşa’ya suikast düzenlemekti.
[14]: Milli Mücadele’nin son döneminde yaşanan Büyük İzmir Yangını, yerel halk için bir travma olmasının yanı sıra, Türk-Rum ilişkileri özelinde bir sosyo-psikolojik kırılmanın göstergesidir. Psikolojik kırılmanın kökleri ise, 1917 Selanik Yangını’na kadar uzanmaktadır. Selanik’te Müslüman ve Yahudi mahallelerinin yakılması ile cereyan eden bu olay Yunan hükümetinin iskan politikalarıyla tam bir demografik tasfiyeye dönüşmüştür. Her ne kadar uluslararası sigorta şirketlerinin detaylı tetkikleri neticesinde hasarın maddi olarak karşılanması ve yangına “kazara” neden olan ailenin yargılanıp beraat etmesiyle resmi kayıtlara bir “kaza” olarak geçmişse de, Yunanistan hükümeti bu felaketi kendi lehine tarihi bir fırsata çevirmiş; yanan eski Müslüman ve Yahudi mahallelerinin eski sahiplerince yeniden inşasına izin vermeyerek şehri hızla “Helenleştirmiş” ve demografik yapıyı Türklerin ve Yahudilerin aleyhine kesin bir biçimde tasfiye etmiştir. Bu travmanın, 1922 yılında Yunan ordusunun Batı Anadolu’dan çekilirken uyguladığı acımasız “Yanık Toprak” (ing. Scorched Earth, fr. Politique de la terre brûlée) taktiğiyle yeniden canlandığı görünmektedir.



