Atatürk, Kemalizm ve Türk Anayasaları Üzerine Röportaj18 min read

Sunuş: Gündemin baş döndürücü bir hızla değiştiği Türkiye’de tarihe not düşmek adına röportajlarımızı sürdürüyoruz. 2023’te yayımlanan Meclis Hükûmeti kitabı üzerinden ve gündeme de temas ederek -aynı zamanda Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden hocamız olan- Prof. Dr. Tolga Şirin ile keyifli ve öğretici bir röportaj yaptık. Röportaj teklifimizi kabul ettiği ve yanıtları için kendisine bir kez daha teşekkür ediyoruz. Metindeki köşeli parantezler ve dipnotlar, okuyucuya kolaylık sağlamak için tarafımızca eklenmiştir. Okuyucu için ufuk açıcı olması dileğiyle.

1-) Meclis Hükûmeti kitabınızda,[1] Türk Devrimi’ni “1908’den başlayıp yeni Türkiye’nin kurulmasına kadar uzanan bir süreç” olarak ele alıyorsunuz. Bu zaman aralığını belirlerken, 1908’de filizlenen İttihat ve Terakki hareketi ile 1919’da başlatılan hareketi hangi paralelde ve nasıl birleştirdiniz, kadro ve başat aktörler nazara alındığında bu ikisi farklı devrimler değil midir?

Bu sorular, “devrim” kavramından ne anladığımıza bağlı olarak yanıtlanabilir. Bu kavram; geniş ve dar, anlık ve süreçsel, politik ve toplumsal çoklu anlamları barındırır. Benim burada devrim kavramını kullanma biçimini bir süreç, bir devrimci durumlar bütünü olarak kavrarsanız bu sürekliliği görebilirsiniz. Dar bir mercekten baktığımızda 23 Temmuz 1909’te Hürriyetin ilanı veya 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı birer “an” olarak ayrıdır, evet. Fakat geniş anlamda devrimler süreçlere yayılan, yani yaygın bir zaman dilimini ifade eder.

Tolga Şirin’in On İki Levha Yayıncılık tarafından 2023’te yayımlanan Meclis Hükûmeti kitabı

Aslında bu iki tarih arasında bir devamlılık olduğu savı münhasıran bana ait değil. 1908’i bir “devrim” olarak yerli yerine oturan Aykut Kansu’dan, 1908’in tamamlanmamış yönlerinin 1923’te farklı bir yerden tamamlandığını ileri süren Sungur Savran’a, farklı isimler bu bağlamda savlar çeşitlenmiştir. Burada bu savları tek tek açmak mümkün değil ama şunu söyleyebiliriz. Bu devrimci sürecin ve devrimci durumların sizin ifadenizle öncü aktörleri “Jönler”dir. Jön kavramı o yıllarda, Avrupa kent devrimlerindeki aktörlerden (junge Deutschland vd. Giovine Italia, Jeune Europe) esinle devrimci anlamı taşıyordu.[2] 1908’de bu jönler veya Tarık Zafer Tunaya’nın ifadesiyle “Türk Jakobenleri” ön plandaydı. Aktarılanlara göre Mekteb-i Mülkiye’deki derslerde öylesine canlandırarak anlatırmış ki öğrenciler boş zamanlarında Danton, Marat, Robespierre gibi isimlerin kişiliklerine bürünüp kendi aralarında oyunlar oynarlarmış. Zaten “Liberté Egalite Fraternite”, “Hürriyet Musavat Uhuvvet” olarak uyarlanmış olmasına veya hürriyet geldiğinde kutlamaların Marseilles marşı ile[3] yapılmasına bu bakımdan şaşırmamak gerekir.

Cumhuriyet, bu gelenekten ayrı bir yerde değildir. Belki Fransız Devrimi’ne ve onun aktörlerine açıktan atıf yapmak yerine “bize özgü” yönlere ve millî olana daha çok atıf yapılmış olabilir. Hatta tüm bu jönlerin içinde en radikal yorumun öne çıktığı da açık olabilir. Buna rağmen bu hareket bunlardan bağımsız değildir. Hatta Emel Akal’ın “Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm” eserine kulak kabartacak olursak aslında tüm bir İstiklal Harbi 1908’de iktidarı alanların merkezi kararıyla yürütülen bir operasyondur. Hatıratlar veya mektup vb. arşiv kayıtlarının yanı sıra Meclis’in eski İTC kulübü olmasından başlayıp diğer pek çok sembolik kanıt bu savı destekler.

Aslında bu durumu daha iyi anlamak için 1908’den 1923’e kadarki devrimci sürecin içindeki devrimci hâlleri hatırlamak lazım belki. Balkan Harbi’nden sonra Arnavutluk’ta ve Batı Trakya’da devrimci anların oluşması iyi bir inceleme konusudur. Olay Arnavutluk’ta bu bir bağımsızlığı tetikledi, Batı Trakya’da ise Garbi Trakya Hükûmeti oluştu. Kimilerine göre 1916 baharındaki Arap İsyanı, Kafkas bölgesinde geçici paralel yönetimler de bu devrimci sürecin bir kesitidir. Cenub-ı Garbi Kafkas Hükûmeti Cumhuriyeti ve diğerlerini biliyorsunuz. Bunların hepsi ikili veya çoklu iktidar hâllerdir ve taşıyıcıları ortaktır.

Son olarak ihtilal anları farklı olsa da inkılaplarda (bir bakıma sosyal devrimlerde) de ortaklık var. Harf, kıyafet, takvim, ölçü vb. konuların hemen hepsinin, hatta bizzat dinde reform tartışmalarının kökleri bu ikisi arasında kopmaya izin vermiyor.

Atatürk’ün erkler birliği ve meclis hükûmetine dair savunuları sizin tabirinizle “meşrutiyetin antitezi” iken 1908 ve 1919’da başlayan hareketleri bir arada tek bir devrim olarak ele almak nasıl mümkün olabilir?

Diyalektik böyle bir şeydir. Tutucu sandığınız tutum en radikal tutum olabilir. 1921’de Hilafeti ve saltanatı kurtarmak için çıkılan yolda her ikisinin de alaşağı etmenin ironisi gibidir bu. Erkler ayrılığı, 1908’de erklerin Bonapartist birliğine karşı işlevini gördü. 1923’e gelindiğinde erkler birliği yeniden erklerin jakoben birliği için değer kazandı. Her ikisi de ihtilal (politik devrim) için kullanıldı ama niyet her ikisinde de süreklilik arz edecek şekilde sosyal devrimlerin (inkılapların) hayata geçirilmesi ereğine matuftu.

2-) Meclis hükûmeti sistemi uygulamada partisiz bir demokrasi mi yahut tek parti demokrasisi mi vadetmektedir?

Hayır. Bunun her zaman için böyle olmasına gerek yok. Çok sayıda partiyle de meclis hükûmeti uygulayabilirsiniz. Zaten bazıları parlamanter rejimin içinde görmektedir meclis hükûmetini. Bu bakımdan kavramlar arası geçişler olabilir.

3-) 1921 Anayasası, mecliste Sovyetlerle bağlantılı olan sosyalist kanadın güçlü olduğu bir dönem yazılmıştı. 1924 Anayasası encümeninde zaten en baştan muhalif olmayıp, Gazi ve çevresinin parçası olan mesleki temsil savunucusu Yunus Nadi ve İbrahim Süreyya dışında eski komisyondaki sol kanat isimler gözükmüyor. Bu tutum bir yandan meclisteki solcuların “gazını almak”, bir yandan Sovyetlerle yakınlaşma çabası olarak değerlendirilebilir mi?

Gaz alma ifadesini doğru bulmuyorum. 1917’den sonra esen rüzgar ve tabii ki Millî Mücadele sırasındaki gerçekleşen Bolşevik desteği kaçınılmaz olarak Millî Mücadele aktörleri içinde bu akımları popüler kılmıştı. Bir şeyler almak için kurgulanmış bir durum yok. Tüm dünyada yaşananların Türkiye’deki tezahürü var. Sadece Anayasa hazırlığında değil, bizzat bakanlar arasında da solcular var. Cami Bey gibi.

Sol kanat isimler, 1924 Anayasası’nda gözükmüyor, doğrudur. Hatta milletvekili bağışıkları da kaldırıldı bazı isimlerin. Bunda olası bir Rus müdahalesine karşı milli bir müdahale olduğunu söyleyebiliriz. Jön hareketi ne tam sosyalistti ne de tam kapitalist, kalkınmacı bir hareketti. Geri kalmışlığa karşı öncelikli mesele tam bağımsızlıktı. Kimden ve nereden gelirse gelsin bu bağımsızlığı riske atacak aktörleri tasfiye etmeyi öncelikli mesele kılmışlardı. Bu sol fikirlere (duruma göre sağ fikirlere) kapalı oldukları anlamına gelmiyordu şüphesiz. Fakat 1923 ve sonrasının Rousseaucu ve sol-popülist (ben popülizmi olumsuz anlamda kullanmam) bir nitelik taşıdığı açık.

4-) Kitabınızda 1921 Anayasası döneminde erkler birliği, meclis hükûmeti ve yerelci anlayış savunusunun Mustafa Kemal Atatürk’te baskın olduğunu, sonrasında bambaşka bir seyir izlenerek merkezileşmeye geçildiğini anlatıyorsunuz. Bu anlayış değişiminde iç ve dış sebepler nelerdir? 1921 Anayasası’ndan 1924 Anayasası’na geçiş, Anayasal tarihimizde hangi yönde değişim getirmiştir?

Hızlıca yanıtlamak gerekirse, İngiliz emperyalizminin 31 Mart’ta olduğu gibi Cumhuriyet devrinde de ayrılıkçılığı kışkırtmasından çokça çekiniliyordu. Doğan Avcıoğlu’nun ifadesiyle “üçüncü 31 Mart” vakasına (Babıali Baskını’ndan sonra işbaşına gelen İttihatçıların Fitzmaurice ve yerli işbirlikçileriyle iktidarı değiştirmeye teşebbüsünü ikincisi sayar) karşı hareket ordusunun refleksi gösterildi. Menemen’de ve diğer yerlerdeki dinci gerici isyanlar ve diğer karşı-devrimci hamleler, merkezileşmeyi kaçınılmaz kıldı.

Anayasa Mahkemesinin bir zamanlar kullandığı “Devlet tektir, ülke tümdür, ulus birdir” formülüne geçildi ki bu formül de aslında Jakobenlere (“un peuple, une terre, un etat”) aittir.

Bu bağlamda yerel feodal beyler ve tarikatçı liderler direncine karşı ulusçu bir merkezileşme ön plana çıkarıldı. Toplumun tarikatlar, mezhepler ve etnisiteler bütünü olmaktan çıkarmak üzere bir ulus kılma hareketini görüyoruz. Siyasal rejimde köklü bir değişiklik olduğunu söyleyemeyiz. Kimilerine göre meclis hükûmetinden karma rejime, yani bir ölçüde parlamanter rejime geçilmiştir ama bu geçiş çok önemli değil kanımca. Esas mesele rejimin daha otoriterleşmesidir.

5-) Kitabınızda “Atatürk’ü (sözcüğün olumsuz anlamıyla) bir ‘diktatör’ değil, tebaadan yurttaşa dönüşerek demokrasi bilincine erişecek kitlelere bir vasi bir ‘edukatör'” saydığınızı ifade ediyorsunuz. Size göre Mustafa Kemal Atatürk niçin bir diktatör sayılmaz? Kavram olarak edukatör ne anlama gelmektedir?

Bunu kullanma nedenim, “diktatör” kavramının fazlasıyla kirlenmiş olmasıdır. Yoksa sözcüğün Jakoben anlamıyla Atatürk bir diktatör sayılabilir. Az önce söylediğim üzere tam bağımsızlık, hürriyet ve “Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma” ereğine matuf ve özgeci bir güç yoğunlaşması ile kendisinin, çevresindekilerin ve bazı çıkar çevrelerinin iktisadi ve yaşam biçimsel ikbalini düşünerek güç toplayan monokratik diktatörlükler bir görülmemelidir. Atatürk’ün diktatörlüğü (eğer böyle söyleyeceksek) evet vesayetçidir. Ama vesayet kavramı bugünkü kirlendirilmiş anlamıyla değil, emekleyen bir bebeği aydınlanmış bir vasi yapmak üzere işlev gören bir vasiliğe benzer.

Bu dönem için literatürde kullanılan “özgürlüğe doğru disiplinli bir yürüyüş”, “demokratik diktatörlük”, “bir daha diktatörlük olmasın diye uygulanan diktatörlük” kavramları uygundur. Diktatörlük bugün olumsuz anlamda kullanılıyor olabilir ama dediğim bağlamsallaştırma şu soruyu beraberinde getirir: Ne için diktatörlük neden diktatörlük? Bu çok önemli bir sorudur.

Kemalist yönetimin pejoratif anlamda diktatörlük olduğunu düşünmüyorum. Dediğim gibi daha çok emeklemekte olan bir toplumu ayağa kaldırma işlevi gören bir vasinin, yani sözcüğün bu anlamıyla vesayetin yaşandığını söyleyebiliriz. Ama bu vesayet olumsuz değildir. Bir bebek veli ve vasi yardımıyla yürür. Yürümeye ve aklını hür biçimde kullanmaya başladıktan sonra vasilik yapmaya kalkarsanız sorun var. Fakat bundan önce yok.

6-) Atatürk’ün legalist olduğu kadar devrimci olduğunu kitabınızda ifade ediyorsunuz. Sizce bu durum bir çelişki yahut paradoks mudur? Legalistlik ile devrimcilik birbirini dışlayan fikirler veya duruşlar mıdır?

Çevremizdeki devrimlerde, devrimci atılımlar için yasa arama geleneği yoktur. Bizde ise jönlerin aydın bürokrat kadrolarının “devleti kurtarma ereği”nin tamamen bir anayasa koymak, ardından da anayasanın ilgası karşısında ona karşı mücadele etmekten ileri gelen, keza bizzat devrimcilerin aynı zamanda bürokraside yer edinmesinden kaynaklanan bir özgünlük var.

Atatürk’ün durumu bu özgünlüğün bir uzantısıdır.

Bunun; Jön Türk geleneğinin, devletin dışında değil bizzat devleti kurtarmak için devlet tarafından görevlendirilme pratiğine dayanan bir yönü olduğunu düşünüyorum. Avrupa’daki devlet dışı burjuva sermaye birikiminden türeyen bir aydın hareketi yoktu bizde. Bizzat devleti kurtarmak için Batı’ya gidenler geleneği vardı.

7-) Size göre Kemalizmi güncellemek; sivil toplumcu, çoğulcu veya sosyal demokrasiyle benzeşen bir Kemalizm uyarlaması yapmak mümkün müdür ve gerekli midir?

Mümkün ki yapıyorlar. Bundan hayırlı bir şey çıkar mı veya bu yeni biçim hâlâ Kemalizm olur mu bu kuşkulu. Kemalizmi sosyal demokrasiye sıkıştırmak kanımca iyi bir şey değil, çünkü bu akım onun çok ötesindeydi ve çok daha radikal ve özgündü.

Sosyalizm, faşizm, kapitalizm dışında kendine özgü bir yönü vardı. Gerçekten amaçlarına ulaşabilseydi, üçüncü dünyada özgün hareketlerin (Jön Çin Partisi, Nijerya Zinde Partisi vb.) önünü daha da güçlü biçimde açabilirdi.

Bahsettiğiniz kalıplar bu özgünlüğün törpülenmesi anlamına geliyor.

Kemalizm, “asrileşme” [çağdaşlaşma] iddiasıyla öne çıkan ve dinamik olduğunu ileri süren bir akım. Dolayısıyla onun sıkışıp kalması donuk biçimde algılanması doğru olmaz. Bugün de güncellenmesi gerekli diyebiliriz ama tek bir modelle, üstelik Türkiye’ye özgü koşullardan bağımsız batıdan ithal kalıplarla güncellemeye kalkmak doğru olmaz.

8.) 27 Mayıs sonrasında yeni dönem için sıkça “2. Cumhuriyet” adlandırması yapıldığı biliniyor. Cumhuriyetin Anayasal tarihinde size göre, post-Kemalistlerin 1990’lardaki “2. Cumhuriyet” ifadelerinden bağımsız olarak, bir “cumhuriyet numaralandırması” yapılması mümkün mü? Mümkünse her bir asli kurucu iktidar ürünü Anayasa dönemi yeni bir cumhuriyet olarak mı adlandırılmalı?

Bu metodolojik bir mesele. Çok Frankafon. Bir de göreli. Anayasalara göre tanımlayacak olursak 1982 3. Cumhuriyet’e denk düşer ama 2017 sonrasını aynı kesitin içinde göremeyiz. 2007 veya 2010’dan 2017’ye kadar bir başka kesit ama 2017 sonrasını kesinlikle başka bir kategori.

Fransızlar anayasayı yıkan monarşik belgelere anayasa demek yerine şart diyorlardı. Bizde de 2017 sonrası maddi anlamda bir anti-anayasa yürürlükte gibi.

Anayasaları numaralandırma geleneği bizde tam oturmadı. Bir de “2. Cumhuriyet” sözcüğü kirlendi.

Fransa’daki gibi yaklaşacak olursak şu anda bir Cumhuriyet ve/veya anayasa yok. Monokratik bir yönetim ve ona eşlik eden bir şart var.

9-) 1961 Anayasası üzerinde yapılan kapsamlı 2 değişiklik var, 1982 Anayasası için de 1987 ile başlayan değişiklikler söz konusu. Peki 2017’de referandumda kabul edilen Anayasa metni için de öğretide “değişiklik” ifadesi mi kullanılmalı, yoksa 1921, 1924, 1961, 1982 gibi ayrı bir anayasa olarak mı anılmalı?

Teknik olarak yeni bir anayasa konmadığı için hâlâ 1982 Anayasası yürürlükte. Şu anda da 1982 Anayasası geçerli.

Teknik hukuk konuşmuyorsak “15 Temmuz Anayasası” veya “15 Temmuz Şartı” demeliyiz bence. Zira maddi anlamda yeni bir anayasal düzene geçildi.

10-) Erken Cumhuriyet Dönemi (1923-1960) Cumhurbaşkanlığı makamı yetkileri ile günümüz Cumhurbaşkanlığı makamı yetkileri kıyaslandığında Anayasa hukuku nezdinde nasıl değerlendirme yaparsınız?

Az önce bahsettiğim gibi aradaki fark Bonapartizm ve jakobenizm farkı gibidir. Aralarında kâğıt üzerindeki güç yoğunlaşması dışında dağlar kadar fark vardır.

Bugün görüntüde çok parti demokrasisi var. Fakat bu partiler Kürtçü-Türkçü, Sünni-Müslüman şeklinde dört parçaya bölünmek isteniyor. Bundan hareketle Türkçü-Sünni bir iktidarın ABD güdümündeki bölge politikasına göre bir yönetim sağlanmak isteniyor. Bu yönetimde, yasama tamamen yürütmenin güdümünde. Yürütme içindeki özerk yapılar tasfiye olmuş durumda. Yargı erkinin bağımsızlığı yok, aksine operasyonel projelerin aracı gibi kullanılıyor. Dolayısıyla kriminalize edilmiş ve kişisel ikbale bağlı tek kişi elinde toplanmış bir güç yoğunlaşması var.

Demokratik kitle örgütlerine yer olmadığı için de bunu frenleyecek bir yaklaşım yok. Tüm bunlar daha ilerici misyonlar veya kalkınma için değil, kişisel çıkarlara dayalı iktidarın sürekliliği için yapılıyor. Bu iktidara da uluslararası projeye uygun hareket etmesi karşılığında süper güçlerce göz yumuluyor. Bir nevi sömürge valisi mantığı bu.

11-) Post-Kemalist anlatı, Türkiye’nin günümüzde mevcut olan Anayasal sorunların tek ve biricik sorumlusu olarak Atatürk’ü ve Kemalizm’i görüyor. Post-Kemalizm ve post-post-Kemalizm konusu da son dönemde literatürde dikkat çeken çalışmaları beraberinde getirmeye başladı. Post-Kemalistlerin yıllardır eleştirdikleri “resmi tarih” yerine anlattıkları alternatif tarihi nasıl değerlendirirsiniz?

Bu söylemler artık bayatladı. Öyle ki benim açımdan Atatürk meselesi gitgide bir turnusole dönüştü. Bir kişinin Mustafa Kemal Paşa’ya dönük analizinden diğer tüm tarihsel çıkarımlarını anlayabiliyoruz artık.

Kestirmeden veya ithal/plastik kavramlarla gerçekleştirilen yüzeysel Kemalizm eleştirilerinin belli merkezlerden üretildiği ve kasıtlı olarak tedavüle sokulduğu artık çok açık değil mi? Aynı çevreler kimlikçilik pompalıyor ve sürekli olarak cinselliğimizi, etnisitemizi, yeme içme biçimimizi vs. tartışmamızı istiyorlar ama zinhar kapitalizmi ve genel olarak emperyalizmi tartışmamızı istemiyorlar.

Hep söylediğim bir şey var. Burada tekrarlayım. Kavramların bile içi boşaltıldı: Emperyalizm yerine küreselleşme, aydın yerine entelektüel, faşizm yerine popülizm, laik yerine seküler, demokratik kitle örgütü yerine sivil toplum kuruluşu dememiz, yani kavramlara süt dökmemiz ve içini boşaltmamız isteniyor gibi.

Kemalist aydınlanmacılık da bundan nasibini aldı. Doğan Avcıoğlu çevresi “gardırop Atatürkçülüğü” derlerdi işin içinde anti-emperyalizm ve kamuculuk yoksa. Biraz durum böyle. Ekonomi politik yoksa Kemalizmin ruhu da kalmaz. Pop figüre dönüşür.

Tolga Şirin kimdir?

1984 İzmir doğumlu olan Tolga Şirin, 2002 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde başladığı hukuk lisans eğitimini 2006 yılında tamamlamış ve 2007’de İstanbul Barosu’nda stajını tamamlayarak avukat ve marka vekili olmuştur. 2007 yılında başladığı lisansüstü eğitimini 2013 yılında doktor sıfatıyla tamamlamıştır. Şirin, halen Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde profesör olarak çalışmakta ve Berlin Humboldt Üniversitesi’nde de bir proje yürütmektedir. Anayasa hukuku, özgürlükler hukuku, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, bireysel başvuru usulü, Türk Hukukunda İfade Özgürlüğü Sorununun Hukuksal Kaynakları gibi dersler vermektedir. Halihazırda 2020’den beri T24 internet sitesinde düzenli olarak yazılar kaleme almaktadır.

Dipnotlar

[1]: Tolga Şirin, Meclis Hükûmeti, İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, 2023

[2]: Jeune/Genç hareketleri, 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da ortaya çıkan devrimci gruplardı. Ortak hedefleri, devletlerini ya demokratik, eşitlikçi, egemen bir devlet olarak inşa etmek ve halkı modernleştirmek ya da azınlık iseler yine aynı değerler ışığında halklarını bağımsızlığa ulaştırmaktı. Bunun Osmanlı İmparatorluğu’ndaki esas temsilcileri ise, imparatorluk içinde gizli hücrelerle ve yurt dışında sürgünlerin faaliyetleriyle muhalefete devam eden, Jön Türk olarak anılan çeşitli gruplardı. Devrim sonrası “Jön Türk” adı ise İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından sahiplenildi ve onlar tarafından kullanıldı. Jeune hareketlerinin temsil ettiği modernleşmeci ve devrimci fikirler, 20. yüzyılda Asya’ya kadar yayıldı ve Doğu Asya’da, devrin politik ortamına göre komünizm, milliyetçilik ve halkçı ideolojilerle harmanlanarak yeniden şekillendi.

[3]: La Marseillaise, 1792’de Avusturya ve Prusya’nın öncülüğündeki Koalisyon güçlerine karşı savaşmak üzere Fransız askerlerini ve halkı cesaretlendirmek için Claude Joseph Rouget de Lisle tarafından bestelenmiştir. Orijinal adı Chant de guerre pour l’Armée du Rhin olan şarkı, Strasbourg’tan Marsilya’ya gelen gönüllü askerler tarafından taşınmış ve onların sayesinde halk arasında büyük ün kazanarak “La Marseillaise” olarak anılmıştır. 14 Temmuz 1795’te Ulusal Konvansiyon tarafından resmi milli marş ilan edilmiştir. Napoléon Bonaparte döneminde resmi olarak kullanılmamış, Bourbon Restorasyonu döneminde ise yasaklanmıştır. Ancak halk arasında devrimci mücadelelerin ve savaşların sembolü olarak canlı kalmış, 1830 ve 1848 devrimlerinde yeniden benimsenmiştir. Son olarak 1879’da, Üçüncü Cumhuriyet’te kalıcı biçimde Fransa’nın milli marşı ilan edilmiştir.

Röportajın Künyesi

Röportaj Sorularını Hazırlayan ve Soran: Doğukan Temizel, Kerem Ali Vahap, Bahadır Işık

Röportaj Tarihi: 17 Temmuz 2025

Prof. Dr. Tolga Şirin’le Atatürk, Kemalizm ve Türk Anayasaları Üzerine Röportaj