İsmet İnönü’nün Kaleminden: Hadiselerle Dolu On Yıl24 min read

Sunuş
Okumak üzere olduğunuz makale, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1947’de yayımlanan 4 ciltlik 10 Eventful Years isimli Encyclopedia Britannica yayınında İngilizce yayımlanan makalesinin Türkçe halidir. İnönü’nün özellikle II. Dünya Savaşı dönemi Türk dış politikası ekseninde kaleme aldığı bu makale, 15 Eylül 1947 tarihli gazetelerde Türkçe haliyle yayımlanmış; Vatan gazetesinde “Son Cihan Harbinde Türkiye’nin Siyaseti”, Akşam gazetesinde “Cumhurbaşkanının Mühim Bir Makalesi”, Cumhuriyet gazetesinde “İsmet İnönü’nün İngilizce Bir Ansiklopedide İntişar Eden Mühim Makalesi” başlığıyla verilmiştir. Yayımladığımız metin, Ulus gazetesindeki halinden günümüz Türkçesine aktarılmış, yazı aktarılırken köşeli parantezle bazı kelimelerin karşılığı verilmiş ve günümüz Türkçesine göre kimi düzeltmeler yapılmıştır. Örn.: “Patlıyan” yerine “patlayan”, “hiç bir” yerine “hiçbir”. Bugüne kadar gözden kaçırılmış bu önemli makalenin, istifade edeninin bol olmasını diliyoruz.
Hadiselerle Dolu On Yıl
1914’te patlayan Birinci Cihan Harbi, 1918 sonbaharında nihayetlenmiş ve 1919 ve 1920’de, muharipler barış imzalamışlardır. Yalnız Türkler istisna teşkil ediyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu olarak harbe iştirak eden Türkiye, 1918 sonunda ve 1919 başında müttefikler tarafından geniş mikyasta [ölçekte] istilaya uğrayınca, Türk milleti, galiplere karşı mevcudiyetini müdafaa için heyecanla ayaklanmıştı. Türklerin “İstiklâl Savaşı” dedikleri Milli Mücadele dört sene sürmüş ve bu suretle Birinci Cihan Harbi, Türkler için, 1923 te Lozan Muahedesiyle sona ermiş bulunuyordu.
Türkler, dokuz senelik harp halinden, arazice bir imparatorluk kaybetmiş, en mamur memleketleri büyük tahribata uğramış ve maddeten yorgun bir halde çıkmışlardı. Fakat, milli davalarını bütün dünyaya kabul ettirmiş olmanın verdiği mânevi kuvvetler ve itimad-ı nefis [özgüven], kendilerini büyük kazançla çıkmış kadar azimli ve iradeli kılmıştı. Türkiye Cumhuriyeti, milli iradenin bu azimli kararıyla meydana gelmiştir (1923).
Cumhuriyetin getirdiği değişiklik, sade devlet şekline münhasır kalmamış, milletin siyasi ve sosyal bünyesinde engin ve derin değişiklikler yaratmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, din ve şeriata istinat ediyordu [dayanıyordu]. Yeni Türk Devleti, laik cumhuriyet olmuş, üst üste kabul edilen reformlar devletin şeklini Orta Çağ esaslarından, tamamıyla modern esaslara çevirmiştir. Kadınları kapalı bir cemiyetin, şahsi hükümlerini tanzim için İsviçre Code Civil’i [İsviçre Medeni Kanunu] kabul olunmuş, kadın, cemiyet hayatında her vazifeye girmiş, Büyük Millet Meclisine kadar seçmek ve seçilmek hakları almıştır.
Türk dilinin yazılması için o zamana kadar kullanılan alfabe terk olunarak Latin harfleri kabul edilmiştir (1928). Bunun gibi esaslı devrimler, reformlar yanında başlık olarak şapkanın kabul edilmesi, memleketin şeklini dış görünüşte de değiştirmiştir.
İşte, asırların geleneklerini beş altı sene içinde değiştirmek üzere kurulan Türkiye Cumhuriyeti, memleketi imar etmek, ekonomik, kültürel ihtiyaçlarını kendi menbalarından [kaynaklarından] temin etmek mecburiyetinde de bulunuyordu.
Umumi Bilgiler
Türkiye Cumhuriyeti arazisi, Greenwich’e nazaran 26 derece – 44 derece 48 dakika tul daireleri, 36 derece – 42 derece arz dairesi arasındadır. 768.000 kilometre karedir. Cumhuriyetin başkenti Ankara’dır. Nüfusu 226.000’dir. Başlıca şehirleri şunlardır: İstanbul, İzmir, Adana, Bursa, Eskişehir, Gaziantep, Konya, Sivas, Erzurum, Kars, Diyarbakır, Trabzon, Samsun. Türkiye Cumhuriyeti’nin nüfusu 1945 sayımına nazaran 18.861.609’dur. Son sayımın tasnifi henüz bitmediğinden, 1935 sayımının tasnifini ele alırsak, Türkiye’de ana dili Türkçe olan nüfus takriben %90, ve Müslüman dini %98 nisbetindedir.
Türk anayasasına göre, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milletini, ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde yasama yetkisi ve yürütme erki, Büyük Millet Meclisinin elindedir. Meclis yasama yetkisini kendisi, yürütme yetkisini kendi seçtiği cumhurbaşkanı ve onun tayin edeceği Bakanlar Kurulu eliyle kullanılır. Cumhurbaşkanı dört yıl süre ile, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendi üyeleri arasından seçilir. Türkiye’de 22 yaşını bitiren her kadın ve erkek, milletvekili seçebilir. Millet Meclisinin seçimi dört yılda bir yapılır.
1937-1946 yılları arasında Türkiye Cumhuriyetinin Devlet Başkanları şunlardır: Kemal Atatürk (29 Ekim 1923 – 10 Kasım 1938), İsmet İnönü (11 Kasım 1938).
1937’den beri hükümet başkanları şunlardır: Celâl Bayar (25 Ekim 1937-25 Ocak 1939), Dr. Refik Saydam (25 Ocak 1939-8 Temmuz 1942), Şükrü Saracoğlu (9 Temmuz 1942-6 Ağustos 1946), Recep Peker (6 Ağustos 1945).
İç Politikada Büyük Hadise
1937-1938 senelerinin iç hayata taalluk eden [iç hayatla ilgili] en mühim tarih hâdisesi, cumhurbaşkanı Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölmesidir. İstiklâl Harbi’nin eşsiz kahramanı ve büyük reformlar devrinin idealist ve cesaretli kılavuzu, Türk Milletinin yürekten minnetleriyle ağırlanmıştır. Medeni milletler, eski dostları ve düşmanları ayrılmaksızın, Atatürk’e kadirşinaslığın hürmetini göstererek Türkleri müftehir etmişlerdir. Atatürk’ten sonra, Türk Devletinin siyasi ve sosyal alanda nasıl bir gelişme göstereceği, dünyanın merak ettiği bir şeydi. Türk milleti, cumhuriyette istikrarı ispat etmiştir.
Dış Politika
Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası, bütün komşularıyla ciddi ve kalbi olarak iyi geçinmeye müstenit [dayalı], samimi bir barış siyasetine dayanmakta idi. Yunanlılarla 500 senelik bir mücadele, iki tarafın yürekten arzusu ile terkedilmiş ve onun yerine dostluk ve müşterek emniyet dileği hakim olmuştu. Arap ülkeleri ile, İran’la iyi komşuluk havası vücut bulduğu gibi, Bulgaristan’la da, diğer Balkan devletlerinden farklı olarak, Türkiye’nin arası nisbetle en iyi ve normal sayılırdı.
1937 senelerine doğru Türkiye’nin büyük devletlerle münasebeti, şu şekilde hulasa olunabilir [özetlenebilir]:
Sovyetlerle iyi dostluk münasebetleri devam ediyordu.
İngiltere ile, İstiklâl Harbi’nin düşmanlığından eser kalmamış; iki memleket arasında, yakın bir dostluk, göze çarpacak surette teessüs etmişti.
Fransa ile tek ihtilaf mevzuu olan Hatay meselesinin adalet yolunda inkişafı üzerine, Türkiye ve Fransa arasındaki münasebetler iyileşmeye yüz tutmuştu. İtalya ile Türkiye Cumhuriyeti’nin münasebetleri dalgalı idi. İki tarafta da, karşılıklı ziyaretler ve dostluk jestleri vakit vakit görülürdü. Fakat, faşist idaresinin genişleme politikası ve çalımlı nutukları, Türkleri ciddi olarak şüphelendiriyordu. Habeşistan seferi esnasında, Türklerin Milletler Cemiyeti kararına uyarak sanksiyonlara [yaptırımlara] katılması ve Akdeniz emniyeti için İngiltere ile açıktan açığa görüş ve tedbir birliğine gitmesi, Türkiye ve İtalya’nın durumlarını birbirine karşı zıt ve emniyetsiz bir hale getirmişti.
Türkiye’nin Almanya ile münasebetleri, 1937’ye kadar daha ziyade ekonomik idi. 1929’dan beri tesirleri devam eden büyük ekonomik krizin neticesi olarak Türkiye de dış ticaretini güdümlü bir istikamete sokmuş ve döviz müşkülâtı, Almanya ile alışverişe kendisini mecbur etmişti. Bu sebeple Almanya ile ticaret, Türkiye için ehemmiyetli bir mevki tutuyordu.
Birleşik Amerika, Türkiye Cumhuriyeti’nin inkişafını ve reformlarını sempatiyle takip etmiştir. Cumhuriyetin başından beri Türkiye’de Amerika’yı temsil eden bütün büyükelçiler, Türkleri, yeni hayatlarında açık bir surette takdir ve teşvik etmişlerdir. Türkler Amiral Bristol, Mr. Grew ve General Sherrill adlarını anmaktan zevk duyarlar.
Kolektif Barış Çalışmaları
Türkler kolektif emniyet [karşılıklı, müşterek güvenlik] için Milletler Cemiyeti’nde çok hevesle çalışmışlardır. Kendi etraflarında kolektif emniyeti sağlayacak teşekkülleri kolaylaştırmışlardır.
1934’te Romanya, Yunanistan ve Yugoslavya ile beraber, Balkan Antantı’nı kurmuşlardır. Balkan Antantı’nın asıl maksadı, bu dört devletin iç hudutlarında emniyeti sağlamak ve zamanla Bulgaristan’ı dost olarak içine almaya çalışmak, mümkün olmazsa, Bulgaristan’ın bir karışıklık çıkarmasına mahal vermemekti. Fakat, Balkan devletlerinin dış hudutlarındaki büyük devletlerle münasebetlerinde Bulgaristan’la bir ihtilaf çıkmadıkça, kimseye bir taahhüt yüklemiyordu. Hatta, İtalya’ya karşı Yunanistan, Rusya’ya karşı Türkiye, ayrıca reserve [şart] koymuşlardı. Hele Balkan Antantı devletlerinden birinin Almanya veya İtalya ile yalnız başına muharebeye tutuşması halinde, diğer akitlere bir külfet vermiyordu.
Orta Şark’taki [Orta Doğu’daki] siyasi tertipler arasında, Sadabat Paktı’nı da zikredebiliriz. Türkiye, İran, Irak ve Afganistan bu pakta dahil idi. Dostluk, iyi münasebetler ve bunların icabı olarak siyasi ve içtimai sahalarda birbirine yardım ve yakınlık, pakttan bekleniyordu. Fakat otomatik işleyecek bir askeri taahhüt, bu paktta yoktu.
Türkiye Cumhuriyeti için mühim bir siyasi hadise, 1936 Montrö Muahedesi’nin akdolunmasıdır [imzalanmasıdır].
Lozan Muahedesi’yle Türkiye’ye yüklenmiş olan Boğazlar rejimi, Montrö ile tadil olunmuştur. Lozan Muahedesi’nde, boğazlar gayri askeri idi ve harp gemileri için geçit, en kuvvetli Karadeniz devletinin tonajı nisbetinde olmak şartıyla Akdeniz devletlerine açık bulunuyordu. Bunu, Sovyetler tasdik etmemişlerdi. Sovyetlerin de müzakeresine katılarak imza ve tasdik ettikleri Montrö Mukavelesi’nde ise, Boğazların tahkim ve müdafaası hakkı Türklere tanınmıştır. Ticaret gemilerine tam serbestlik tanınmış, harp gemileri için barış zamanında Karadeniz’de kıyısı olan devletlerin gemileri, tonaj tahdidi olmaksızın, serbest gireceklerdir. Diğer devletler, kaideten [kural olarak] 30.000 tondan yukarı mecmu tonajda gemi geçirmeyeceklerdir. Harp zamanında, Türkiye muharip değilse, muharip devletlerin gemileri geçemez. Türkiye muharip ise veya kendisini yakın bir harp tehdidi altında sayarsa, harp gemilerinin geçirilip geçirilmemesi Türk hükümetinin ihtiyarına bırakılmıştır.
Montrö mukavelesine bir lahika [ek] eklenmişti (2 No.lu.). Bunda 1936 tarihli Londra Deniz Andlaşması esasları hemen aynen kabul edilmişti. Yani hangi tonajda ve hangi evsafta gemilerin harp gemisi veya muavin gemi sayılacağı tarif ediliyordu.
İkinci Cihan Harbi esnasında bu tariflerin kafi olmadığı sabit olmuştur .
1937-1938 senelerinin İkinci Cihan Harbi’nin işaretleriyle dolu olduğu, Türkiye’den de görülmüştür.
Türkiye hem Sovyetlerle hem İngilizlerle iyi münasebette bulunmaya ehemmiyet veriyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ni memnun eden bir nokta da, İngilizlerle Ruslar arasında, bu senelerde iyi münasebetlerin inkişaf etmesiydi [ortaya çıkmasıydı]. Birbirine zıt iki dost arasında kalmak tatsızlığından Türkiye sakınıyordu. Bu bakımdan siyasi durum, 1938 Münih Anlaşması’ndan sonra, endişeli görünmeye başladı. Fakat, Mihver Devletleri’ne karşı, gerek Sovyetlerin ve gerek İngiltere ile Fransa’nın durumlarında esaslı bir fark olmayacağını, Türkiye zannediyordu.
İkinci Cihan Harbi Başlarken
1939 ilkbaharı, Türkiye’de ve Balkan memleketlerinde büyük heyecana sebep oldu. Almanya Çekoslovakya’yı ve İtalya Arnavutluğu işgal etmişlerdi. İngiltere, Almanya’ya inanmaktan ümidini keserek Avrupa şarkında [doğusunda] taarruza maruz bulunan küçük devletlere, bir taraflı olarak, garanti veriyordu. Ancak Polonya’dan başka, kendisine garanti verilmiş olan hiçbir devlet mukabele etmiyordu. Hatta, bazı küçük devletler garantileri de kabul etmemişlerdi.
Bu esnada, Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere ve Fransa arasında karşılıklı garanti beyannameleri müzakere edilmeye başlandı. Bu beyannameler, imza edenlerin birbirine karşı vaziyetlerini bütün dünya önünde tayin ediyor ve bunların, ittifak muahedeleriyle ikmal edileceğini tasrih ediyordu [belirtiliyordu]. Türkler, beyanname müzakeresi açılır açılmaz, Sovyetlerle de bu müzakerelerde işbirliği yapmak lüzumunu ilk anda ileri sürdüler. İngilizlerle Fransızların, Ruslarla da işbirliği yapmak niyetinde olduklarına mütmain oldular [inandılar].
Türklerle İngilizler arasındaki beyanname 12 Mayıs 1939 tarihinde ve Fransızlar arasında 23 Haziran 1939 tarihinde imza edilmiştir. Sıkı çalışma ile, süratle meydana gelen bu beyannamelerden sonra, ittifak muahedesi hazırlığı nisbetle yavaş yürümüş ve uzun sürmüştür. Bu arada İngiliz ve Fransız heyetleri Moskova’ya giderek, Ruslarla müzakereye başlamış bulunuyorlardı.
Türkiye, Sovyetlerle İngiliz ve Fransızlar arasındaki 1939 müzakeresinin içyüzünü bilmiyordu. Fakat, müspet [olumlu] bir neticeye varılacağına çok kuvvetle ümitli idi. Almanya ve İtalya, Türklerin, İngilizlerle ve Fransızlarla bir beyanname ile bağlanmasını büyük hiddetle karşıladılar. Türklere, radyolarda ve gazetelerde, ağır tehditler ve ithamlar yapıldı. Bu hava içinde, Moskova’da cereyan eden İngiliz-Fransız-Sovyet müzakerelerinin neticesi bekleniyordu. Günün birinde, müzakerenin kesildiği ilan olundu. Sovyet Rusya ile Almanya arasında bir pakt imza edildiği öğrenildi.
1 Eylül’de Polonya harbi başladığı zaman, Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetlerle İngilizler arasında işbirliği ve siyaset birliği için beslediği şiddetli arzunun tam tersini görmek gibi bir désillusion [hayal kırıklığı] içinde bulundu.
1939 Eylül’ünde Polonya seferi devam ederken, Türkiye ile İngiltere ve Fransa arasında ittifak muahedesi müzakeresi yeniden başladı ve süratle ilerledi. Projeye göre de, İngiltere ve Fransa, Türkiye’nin tayin olunan bir nisbette silahlandırılmasını ve Türkiye’nin Sovyetlerle silahlı bir ihtilafa sürüklenmemesini şart olarak kabul ediyorlardı.
Bu esnada Sovyetler, Türklerle bir ittifak muahedesi akdedilmek üzere Türkiye Hariciye Vekilini Moskova’ya çağırdılar. Türkiye Hariciye Vekili, İngiliz ve Fransızlarla müzakeresi tekemmül eden projeden Sovyetleri haberdar etti ve muhtemel Sovyet muahedesine, İngiliz ve Fransızlar için bir reserve [şart] isteyeceğini söyledi. Bundan sonra, İngiliz ve Fransızlarla hazırlığı bitmiş muahedeyi imza etmeden, Moskova’ya gidip Sovyetlerle görüşeceğini ve dostluğuna ehemmiyet verdiği iki tarafla münasebetini korumak için acele emrivakilerden sakınmak istediğini İngiliz ve Fransızlara söyledi.
Hariciye Vekili Moskova’ya 25 Eylül’de gitmiş ve 17 Ekim’de ayrılmıştır. İlk müzakereler müspet cereyan etmiş ve Sovyetler Türklerle bir ittifak muahedesi yapmak için, İngilizlerle hazırlanan projede bir iki tadilat istemişlerdir. Türkiye, bu tadilâtı, İngiliz ve Fransızlardan istedi. Uzun müzakerelerden sonra, İngiliz ve Fransızlar, bu tadilatı kabul ettiler.
Şu halde, Sovyetlerle bir muahede yapmak için lazım olan şartların tamamlanmış olduğunu Türkler zannettiler. Tam bu anda Sovyetler, Montrö Muahedesi’nin hükümlerinde Sovyetler lehine bir anlaşma ileri sürdüler ve bundan başka, muahedeye Almanya için bir reserve [şart] koymak istediler ve bunlar kabul olunduktan sonra, daha bir iki nokta görüşüleceğini de bildirdiler. Büsbütün yeni ve beklenmedik bu vaziyet karşısında, Türkiye ile Sovyetler arasında ittifak muahedesi müzakeresi kesildi ve Hariciye Vekili Saracoğlu Moskova’dan ayrıldı.
19 Ekim 1939’da Türk-İngiliz-Fransız Muahedesi Ankara’da imza edildi. Bu muahedenin imzasından Sovyetlerin memnun olmadığı, resmi demeçlerde anlaşılıyordu.

1940 Senesi
Bu sene, Fransa’nın harpten çekildiğini ve İngiltere’nin yalnız başına adaları müdafaa ettiğini herkes bilir. Bu sene, Romanya ilk taksime uğramış ve Almanya’ya kapılarını açmıştır. Suriye’de, Vişi [Vichy] Hükümeti, otoritesini muhafaza etmiş, yani, Türkiye’nin müttefiki olan İngiltere’ye karşı cephe almıştır. Kezalik [Keza] Irak’ta Raşit Ali hareketi baş göstermiştir.
Türkiye, bu suretle, yalnız olarak Suriye ve Irak hudutlarından çevrilmiş bulunuyordu. Türkiye Cumhuriyeti için en mühim hadise de, Almanya’nın Türkiye aleyhinde en tehditli siyasi taarruza geçmesidir. Fransa’nın işgali esnasında, Almanların eline vesikalar geçmiş ve bunlara göre İngiliz ve Fransızların, Ruslar aleyhine bazı tasavvurlarına Türklerin taraftar oldukları ilan olunmuştu. Alman-Sovyet Anlaşması gereğince, Rusya’dan Almanya’ya gönderilen maddelerden, İngiliz ve Fransızlar memnun değildiler. İngiliz, ve Fransızlarla Türklerin müttefik bulunmasından, Sovyetler, memnuniyetsizliklerini saklamıyorlardı. Almanlar, Fransız vesikalarını neşrederlerken, gergin ve sinirli siyasi hava içinde, Ruslarla Türklerin arasında bir silahlı ihtilaf çıkarmaya, yürekten çalışıyorlardı. Yahut, Türkler yalnız kalmış oldukları için Sovyet tecavüzüne karşı, Romanya gibi, kendilerine yaklaşacağını tahmin ediyorlardı. Türkler, hadiseleri sükunetle aldılar. Neşrolunan vesikaların kıymeti olmadığını ve Sovyetlere karşı dürüst politikalarını, Türkler, Moskova’ya anlatmaya çalıştılar. Hâdiselere intizar ederken, Almanya’nın umduğu gibi, kendisine yaklaşmak istidadını asla göstermediler. Aksine, İtalya’nın Ekim 1940’ta Yunanistan’a taarruzu üzerine, vaziyetlerini daha ziyade kararlı ve cesaretli olarak ilan ettiler.
Türkiye Cumhurbaşkanı, 1 Kasım 1940’ta Büyük Millet Meclisinde verdiği nutukta, İngiltere için şunu söyledi: “İngiltere’nin, zor şartlar içinde kahramanca bir mevcudiyet harbi içinde bulunduğu bir zamanda, onunla ittifak bağlarımızın sağlam ve sarsılmaz olduğunu söylemek benim için bir borçtur.”.
1941-1942 Seneleri
1941 ilkbaharı Almanya’nın Balkanlar’a inmesi, Yunanistan ve Yugoslavya’yı işgal etmesiyle geçti. Bu suretle, Almanya ve İtalya, karadan ve denizden Türkiye hududunu sarmış bulunuyorlardı. Almanya, gerek Suriye’ye ve gerek Irak’a, Türkiye içinden ve üzerinden yardım vasıtaları göndermek için çok çalıştı. Her vesile ile müzakerelerin ve teşebbüslerin arkası kesilmiyor, çok ısrarlı oluyordu. Türkiye, 1941 Nisan’ında, bütün ordusunu seferber etmiş olarak, Trakya’da ve İzmir kıyılarında bulunduruyordu. Balkan Devletlerinden sonra kendi sırasını azimle bekliyordu. Meriç nehri üzerindeki köprüleri atmış ve Trakya’daki kıtalarını müdafaa hatlarına çekmişti. Bu askeri durum içinde Alman taleplerini reddediyordu.
Romanya’nın işgalinden sonra, bir aralık durgun bir şekil almış gibi görünen Sovyet-Alman münasebetleri, 1941 kışında tekrar sıcak manzara göstermeye başladı. İki memleketin devlet adamları mülâkatlar yapıyor ve bu mülâkatlardan sonra, hususiyle, Türkler aleyhinde birçok havadis yayılıyordu.
1941 Şubat ve Martında; Sovyetlerle Bulgaristan arasındaki münasebetler de gösterişli idi. Bazı Sovyet siyasetlerinin Bulgaristan’a memuren gitmeleri üzerine, Bulgaristan’da, Türkler aleyhine türlü havadisler yayılıyordu. Hulâsa [Özet olarak], her şey Türkiye aleyhinde bir taarruz hazırlığı işaretleriyle dolu idi. İngilizler, Irak’ta, Suriye’de uğraşıyorlardı ve muvaffak oluyorlardı.
Bu esnada, Almanlar, Türklere taarruz etmeyeceklerini ve bir dostluk muahedesi teklifini bildirdiler. Türkler, geniş hükümlerle istedikleri bu muahedeyi, İngiltere ile ittifak muahedesinin hükümleri mahfuz kalmak şartıyla yapabileceklerini söylediler. Almanlar bu şartı kabul etti. Anlaşılıyordu ki, Almanlar Türklere taarruzu münasip görecekleri zamana tehir etmişlerdi ve Türkler de zaman kazanmayı kendi emniyetleri ve müttefiklerine yardım bakımından zaruri saymışlardı.
Alman ordularının Rusya’ya karşı uzun taarruzları ve Afrika’da, Mısır’a karşı hücumları ile geçen bu senelerde, Türkiye, Almanlara yol vermemek vazifesini ifa ediyordu. Bir taraftan, Montrö Mukavelesi’nin bekçisi olarak Akdeniz’den İtalyan donanmasını Karadeniz’e geçirmiyor, diğer taraftan denizden ve karadan bir baskına karşı bütün kuvvetleriyle hudutları bekliyordu. Sovyetler ve İngilizler, Alman tecavüzlerine karşı savaşırken, Arap memleketlerinde, İran’da kendi aralarında emniyetle münasebette bulunuyorlar ve bütün kuvvetlerini dış cephede düşmana karşı kullanıyorlardı.
1941 sonunda, Amerika tecavüze uğrayarak harbe girdikten sonra, üç büyük müttefik, Türkiye’nin vaziyeti ile alakalı olmağa başladılar. Türkiye’nin durumundan büyük müttefikler memnundular.
Amerika Cumhurbaşkanı, 4 Aralık 1941’de, Türkiye’nin savunması Amerika’nın savunmasına faydalı olduğundan, iare ve icareden ona yardım edeceğini ilân etti ve 1942 Ocak ayının 19 uncu günü Sovyet Hükümeti, Ankara’daki Büyükelçisi vasıtasıyla Türkiye Hükümeti’ne durumundan dolayı memnuniyetlerini ve sadece tarafsızlığına karşı mükafatlandırılması kanaatinde bulunduğunu tebliğ ediyordu.
Mihver Devletleri, 1941 ve 1942 de Türkiye’ye karşı fikirlerini birleştirmişlerdi. İtalya, bütün felâketlerinin sebebini, Türkiye’nin çiğnenip, Arabistan’a karadan girilmemesinde bulunuyordu [buluyordu]. Japonya, Türkiye üzerinden tecavüze geçilerek Hint Denizine inilmesini şiddetle arzu ediyor ve geçirilecek zamanların telâfi edilemeyeceğini söylüyordu. Elalemeyn [El-Alameyn Muharebeleri] günlerinde, Türkiye’ye bir ültimatom verilmesi ciddi olarak düşünüldüğü anlaşılmıştır. Bütün bu tasavvurlar bir noktaya dayanıyordu: Türkiye’yi zorla ve büyük kuvvetle geçmek lazımdı. Bu imkânı bulmaya da, henüz müsait zaman gelmemişti.
Türkiye Cumhuriyeti, harbin dördüncü senesinde, yalnız kendi mali kaynaklarıyla, kendi memleketini türlü ihtimallere karşı korumaya çalışırken, Amerika, İngiltere ve Sovyetlere memnunluklarını söyletecek hizmetleri ifa etmiş oluyordu.
Almanlar, Elalemeyn’den ve Stalingrad’tan geri dönmüşlerdi. Amerikalılar Afrika’ya çıkmıştı (Kasım 1942).
1942 bu suretle bitti.
1943-1944 Seneleri
1943 başında, Mr. Çörçil [Winston Churchill] Adana’ya geldiği vakit, Türklerin vaziyetini takdir ettiğini bildiriyordu. Kazablanka’dan, Mr. Roosevelt’in de vekaletini alarak gelmişti. Türklere, istedikleri, alabildikleri kadar harp silahı verecekti. Türkler, Almanlara yolu kapamıştı. Türklerin vaziyetini çok iyi anladığını söylüyordu. Türklerin teslihi için, büyük bir program süratle yapılacak ve hemen tatbike konulacaktı. Harbin bundan sonraki cereyanında, Türkler harbe girmek zamanının tayinine kendileri karar verecekti.
İkinci Cihan Savaşı’nda, Türkiye’nin, müttefikler davasına yapabileceği en büyük hizmet 1943 başında temin edilmişti. Bütün Avrupa’ya hakim Almanlar ve İtalyanlar, Orta Şark’a [Orta Doğu’ya] girememişlerdi. Bu hal, harbin siyasi ve askeri neticeleri üzerine başlı başına bir tesir yapan unsurlar arasındadır. Türkler 1939, 1940, 1941, 1942 senesi sonuna, yani Stalingrad ve Elalemeyn muharebeleri kazanılıncaya kadar ve Kuzey Afrika, Birleşik Amerika ve İngiltere tarafından işgal olununcaya kadar, Orta Şark yolunu kapalı tutmağa muvaffak olmuşlardır.
1943 senesi müttefiklerin Akdeniz’de ve Rus ovalarında ileri hareketleriyle geçti. Büyük devletlerin liderleri sık sık görüştüler. Her görüşmede Türklerden bahsolunuyordu. 1943 sonunda, Türkiye Cumhuriyeti’nin harbe davet olunmasını Tahran’da görüştüler ve bunu Türklere haber verdiler. Türkiye Cumhurbaşkanı Kahire’ye davet olundu ve orada Mr. Roosevelt ve Mr. Churchill ile bu meseleyi konuştu.
Türkiye, 1943’te kararlaştırılan silahlandırma işinin tatbik edilememiş olduğunu gösterdi. Bununla beraber, eski programda ısrar etmeyerek, harbe girmeyi esas itibariyle kabul ediyor, Almanlarla Bulgarların müşterek hücum ihtimaline karşı, iki üç ay zarfında mümkün olan asgari vasıtalarla teçhiz olunmasını ve hareket ve işbirliği tarzının kararlaştırılmasını istiyordu.
Bir İngiliz askeri heyeti, Ankara’da bu meseleyi uzun uzun görüştü. İngilizler, Türklerin muhtaç oldukları malzemeyi veremiyorlardı. Türkler de İngilizlerin vermek istediklerini kâfi bulamıyorlardı.
Harbe davet olunan Türkiye ile konuşma tarzı da talihsizdi. Türkiye’nin harbe girmesi konusu Tahran’da görüşülmüş, hatta yazılmış. Fakat ne görüşülüp ne yazıldığı söylenmiyordu.
1944 Şubat’ında, Ankara müzakeresi neticesiz kaldı ve Türkiye aleyhinde basın polemiği başladı. Geçen beş sene unutulmuştu.
1944 Ağustos’unda, İngilizler ve Amerikalılar, Almanya ile siyasi ve iktisadi münasebetlerin kesilmesini, Türkiye’den talep ettiler. Türkiye münasebetleri kesti hatta harbe derhal girmek temayülünü gösterdi. İngilizler, harbe girmek için, birinci adımın atılmış olduğunu ve zamanı gelince bunu da isteyeceklerini bildirdiler. Anlaşılan, bu esnada Türkiye’nin harbe girmesi İngilizler, Amerikalılar ve Ruslar arasında ihtilaflı bir mesele idi.
1945 Şubat’ında, İngiltere ve Amerika’nın teklifi üzerine Türkiye, Almanya ve Japonya’ya harp ilan etti. Türkiye, Birleşmiş Milletlere aza [üye] oldu ve San Francisco’ya davet edildi.
1945-1946 Seneleri
Bu senelerde, Türkiye Cumhuriyeti’nin en mühim meselesi Sovyetlerle münasebetleri olmuştur. Türkiye ile Sovyet Rusya arasında 1925’ten beri mevcut olan dostluk ve saldırmazlık paktının yenilenmeyeceği, 1945 Mart’ında Türkiye’ye bildirilmiştir. Kasım 1945’te sona erecek olan bu muahedenin yeni şartlara uymadığını ve esaslı surette iyileştirilmesi icap ettiğini, Sovyet Hükümeti bildirdi. Türkler, esaslı surette iyileştirilmiş yeni bir muahede yapılmasını kabul ettiklerini, cevapta söylediler. Yeni şartların ne olduğu, uzun müddet meçhul kaldı ve nihayet, 1945 Haziran’ında, yeni şartlar hakkında alınan ilk malûmat, Türkler için büyük bir désillusion [hayal kırıklığı] oldu. Bu esnada, Türkiye aleyhinde radyo ve gazetelerde devamlı sinir harbi açıldı. 1945 Mayıs ve Haziran’ında, Türklerin Cihan Harbi içindeki hizmetlerinden, fedakarlıklarından hiçbir şey hatırlanmıyordu. Türkler, bu haksız propaganda devrini sabırla geçirmeye çalıştılar. 1945 yazında Potsdam’da üç büyük devlet Montrö Muahadesi’nin değiştirilmesi için Türklerle görüşmeye karar verdiler. İngiltere ve Amerika fikirlerini söylediler. Bu fikirlerde, Montrö Muahedesinin tayin ettiği usul içinde bir görüşme ve tadil arzusu meydana çıkıyordu.
Sovyetler, 7.8.1946 tarihinde bir nota vererek fikirlerini söylediler. Onlar, esaslı fark olarak Boğazlar rejiminin yalnız Karadeniz devletleri arasında görüşülmesini ve boğazların Türkler ve Ruslar tarafından müşterek olarak müdafaa olunmasını teklif ettiler. İkinci bir nota ile bu teklifi teyit ettiler. Türkiye, bu talepleri kabul etmedi. Montrö Mukavelesi’nin tayin ettiği procedurele [prosedürle], hükümlerinin değiştirilmesi tezini müdafaa etti.
Sovyet Rusya ile Türkiye arasındaki münasebetler bu durumdadır. Gelecek inkişafların, sulh ve adalet içinde, Birleşmiş Milletler prensipleri içinde zuhura gelmesi ümit olunur. 1945’ten beri Avrupa’da ve Orta Şark’ta [Orta Doğu’da] geçen hadiseler, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler içinde insanlığın hayrına olarak bir emniyet ve istikrar unsuru olduğunu göstermiştir. İngiliz milleti, Türkiye’nin geçmişte hizmetini ve iyi dostluk rabıtalarını daha iyi kavramış görünüyor. Amerika’nın, Türkiye’nin dürüst siyasetine itimadı da yenilenmiş ve artmıştır. Türkiye, barışa gelecekte ciddi hizmetler yapabileceğine inanmaktadır.
Türkiye’nin İçerde Gelişmesi
İkinci Cihan Savaşı’nda Türkiye, mali ve ekonomik bakımdan çok ıstırap çekti. Kendi sosyal hayatını ilerletmek için ciddi gayretler gösterdi. İlköğretimden başlayarak, kültürün her sahasında tesisler yaptı ve büyük programlar tatbike koydu. Toprak reformuna cesaretle girişti. Siyasi hayatında tek dereceli suffaage universel’i [tek dereceli genel oy hakkını] kabul etti ve Türkiye’de siyasi partiler faaliyete geçti.
Türkiye, çalışma hayatını düzenlemek ve teşkilâtlandırmak için ciddi reformlara girişmiştir. Şimdiye kadar, her nevi sosyal sigortalar için mühim kanunlar çıkarmış ve işçiler, garp [batı] demokrasileri modelinde teşkilât yoluna girmişlerdir.
Kaynak: 15 Eylül 1947 Ulus s. 1-2


