Yassıada’dan İmralı’ya: Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın İdamı34 min read

          Yassıada’dan İmralı’ya: Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın İdamı

          59 sene önce bugün; 27 Mayıs Darbesi’nin ardından tutuklanan, yargılama neticesinde idama mahkûm edilen Eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan, bundan bir gün sonra ise 17 Eylül 1961’de Eski Başbakan Adnan Menderes İmralı Adası’nda idam edildi.

          Bu yazının temasını Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı’nın yürüttüğü yargılamanın ya da idam kararlarının haklılığı-haksızlığı tartışması oluşturmuyor. Yazının esas amacı, üç siyasetçinin idam edildiği 16-17 Eylül tarihlerine mercek tutmakla beraber, 15 Eylül’de Yüksek Adalet Divanı’nın kararlarının açıklamasıyla başlayıp İmralı Adası’nda idamların gerçekleştirilmesine dek yaşananları; literatürdeki hatıraları, mülakatları, kitapları, muhtelif araştırmaları mukayeseli biçimde ele almak, okuyucuya anlaşılır bir anlatı sunmaktır.

Yassıada’da yargılananların, Yassıada ve İmralı’da görev yapanların veya cezaların infazı esnasında orada bulunanların anlatıları, bazı kısımlarda birbiriyle uyuşmakta, bazı kısımlarda benzeşmekteyken, çoğunlukla ise “ayrıntılarda” farklılık göstermektedir. Örneğin Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın son sözlerinde, idam cezaları müebbet hapse çevrilenlerin tepkilerinde, infaz sonrası için kazılan mezarların sayısında dahi uyuşma söz konusu değildir, ayrıntılarda önemli ölçüde farklılaşmalar görülmektedir.

          Bu bağlamda, yazının konusuna giren tarihlerde ve ortamlarda yer almış ve erişebildiğim tüm kaynakları karşılaştırmalı biçimde aktararak yakın tarihimizin en acı günlerinden ikisini, olabildiğince “gerçeğe yakın” bir biçimde anlatmaya gayret ettim. Konuyla ilgili henüz herhangi bir okuma yapmamış okuyuculara da, konuya dair bilgi sahibi olan okuyuculara da faydalı olacağını umduğum bir metin ortaya çıkartmaya çalıştım.

          Yassıada’daki Yargılamaların Sonu

          Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Menderes, bakanlar ve diğer Demokrat Partililerin tutuklanıp götürüldüğü Yassıada’da yaklaşık on iki ay boyunca Köpek Davası, 6-7 Eylül Davası, Bebek Davası, Örtülü Ödenek Davası gibi çok sayıda dava görüldü. Bu davalar, verilecek kararlara dair herhangi bir itiraz-kanun yolunun olmadığı (İdam cezaları Milli Birlik Komitesi’nin onayına tabiydi.) Yüksek Adalet Divanı tarafından yürütüldü. Divanın başkanı, Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanı Salim Başol, başsavcısı ise Yüksek Soruşturma Kurulu Üyesi Altay Ömer Egesel idi.

          Yargılamaların neticesinde, 15 Eylül 1961’de Divan’ın kararları açıklanacaktı. Sanıklardan Samet Ağaoğlu, karardan iki gün önce eşyalarını toplamalarının (Yanlarına alabilecekleri adet adet belirtilmişti, kalan eşyalar evlerine gönderilecekti.) kendilerinden istendiğini belirtmiştir.[1] Hüküm günü sanıklar, Yassıada’da mahkeme salonu olarak kullanılan spor salonunun dışında, açık havada bekliyorlardı. Kararları öğrenmek üzere gruplar halinde salona alınacaklardı. Adnan Menderes’in bahçede sanıklar arasında bulunmadığının fark edilmesiyle, Menderes’in sağlığı hakkında birtakım söylentiler yayılmaya başladı. Menderes’in intihar girişiminde bulunup hayatını kaybettiği veya girişime rağmen hayatını henüz kaybetmediği, İstanbul’a deniz hastanesine götürüldüğü konuşuluyordu.[2] Bu söylentilerin arasında sanıklar, salona alındılar ve haklarında verilen hükümleri öğrenmeye başladılar.

          Divan; Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Emin Kalafat, Agah Erozan, Ahmet Hamdi Sancar, Bahadır Dülger, Baha Akşit, İbrahim Kirazoğlu, Nusret Kirişçioğlu, Zeki Erataman, Osman Kavrakoğlu ve Rüştü Erdelhun hakkında idam kararı vermişti. Ancak idamlar için son karar Milli Birlik Komitesi’nde olduğundan; cezalar infaz edilmeksizin Divan’ın kararları Ankara’ya uçakla iletildi.[3] İdama veya müebbet hapse mahkûm edilen kişiler haricindekiler ise Kayseri’ye ve Adana’ya nakledildi.[4]

          Yassıada’nın arka iskelesinde iki adet hücumbot, idama ve müebbet hapse mahkûm edilenleri taşımak üzere bekliyordu, daha hafif ceza alanlar bu hücumbotlara bindirilmeyecekti. Mahkeme salonundan çıkan mahkûmlar, elleri önden kelepçelenip iskeleye indirildi. Hücumbotların biri idam mahkûmlarını, diğeri müebbet hapis cezası alanları taşıyacaktı. Hücumbota bindirilenlerden hiçbiri, nereye götürüldüklerini bilmiyordu.[5]

          Hücumbotlar, mahkûmları İmralı Adası’na taşıdı. İmralı, 1935’ten bu yana yarı açık bir cezaevini barındırmakta olan bir adaydı. Hücumbotlardan birinde yer alan Baha Akşit, İmralı’ya varılınca kelepçelerin arkaya alındığını, ancak adada çıkacakları merdivenin dikliğinden dolayı elleri önden kelepçeli biçimde gemiden indirildiklerini, adaya indikten sonra ise tekrardan ellerinin arkadan kelepçelendiğini anlatmaktadır.[6] Elleri arkadan kelepçelenenler arasında, Adnan Menderes’le beraber 1959’da Londra yakınlarında geçirdiği uçak kazasından sağ kurtulan ve bundan dolayı elleri arkadan güç kelepçelenen Emin Kalafat da bulunmaktadır.[7] Diğer mahkûmlar gibi, yaklaşık dokuz saat elleri arkadan kelepçeli biçimde bekleyen Kalafat’ın gardiyana “Git söyle bir an önce assınlar beni, dayanamıyorum ağrıya artık!” dediğini Samet Ağaoğlu anılarında aktarır.[8] Kalafat’a ve diğer mahkûmlara yapılan muamele,[9] dönemin ruhunu yansıtması bakımından önemli olduğu kadar acıdır da. İmralı’ya çıkarılan mahkûmlar, hücrelere konulmuştur.

          MBK İdamları Görüşüyor

          Milli Birlik Komitesi, Yassıada’da Yüksek Adalet Divanı’nın verdiği kararlar Ankara’ya ulaştığında, toplanıp idam kararlarını oylamıştır. Bu oylamaya giden MBK üyeleri, mahkemenin verdiği idam kararlarının sayısını az bulan bazı genç subayların varlığından haberdardı. Suphi Karaman, on beş idam kararını kendisine ileten bir kurmay albayın “İdam kararları açıklandığı zaman Yassıada’da kıyamet koptu. İdam kararının azlığı karşısında genç subaylar kıyameti kopardılar. Az oldu bu on beş.” dediğini, ayrıca kendisine “MBK on beş idamı onaylamazsa biz bunları vuracağız” biçiminde haberler ulaştırıldığını ifade etmiştir.[10]  Toplantıya, İsmet İnönü’nün Yassıada kararları henüz ilan edilmeden MBK Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel’e hitaben yazdığı, olası idam kararlarının tasdik edilmemesine yönelik mektubu da getirilmişti. İnönü’den önce MBK’nin eski üyelerinden Alparslan Türkeş’in de Gürsel’e idamlardan vazgeçilmesini önerdiği bir başka mektup söz konusuydu. Olumlu veya olumsuz tepkisellik, yalnızca bazı subayların baskısı ve bu mektuplardan değildi, yurt dışından da idamların onaylanmamasına yönelik istek vardı.

          Toplantıda, üyelerin kendilerini etki altında kalmış hissetmemeleri adına, İnönü’nün mektubu deklare edilmemiş, masa üzerine konulmuştur ve isteyenin okuyabileceği yönünde karar alınmıştır. Ayrıca komitenin yaptığı toplantı gizliydi ve tutanak tutulmaması kararlaştırılmıştı.[11] Yüksek Adalet Divanı’nın ittifakla idam kararı aldığı Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan hakkında yapılan oylamada dokuz oy idamların aleyhine, on üç oy idamların lehineydi. Celâl Bayar’ın altmış beş yaşını geçmiş olması nazara alınarak cezası müebbet hapse çevrildi. Ayrıca mahkemenin üye çokluğuyla verdiği diğer idam kararlarının oylamasından, onların cezalarının da müebbet hapse çevrilmesi yönünde karar çıktı. Kararlar İstanbul’a ulaştıktan sonra Yeşilköy Askeri Havaalanı’ndan helikopterle Yassıada’ya saat 22.30’da gönderildi.[12] Sonuç olarak, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edilecekti.

          Menderes’in İntihar Girişimi

          Hükümlerin açıklanacağı gün olan 15 Eylül’ün gece yarısında nöbet değiştiren subayların Menderes’ten gelen hırıltıları fark etmeleriyle beraber doktor çağırılmıştır ve yapılan incelemeler sonucunda Menderes’in koma halinde olduğu ve uyku haplarını yutmayıp biriktirerek birden çok hapı bir arada almak suretiyle intihar girişiminde bulunduğu tespit edilmiş, midesi yıkanmıştır. MBK İrtibat Bürosu’nun yayınladığı bildiriye göre Yassıada Garnizon Komutanı Tarık Güryay, adada bulunan yerli ve yabancı basın mensuplarına Menderes’in sağlığı hakkında bilgi vermiştir. Güryay, doktorların henüz tam teşhis koyamamakla beraber “korkudan” ya da fazla uyku hapı almaktan dolayı Menderes’in bu halde olmuş olabileceğinin üzerine durduğunu, helikopterle Menderes için ilaçlar getirildiğini belirtmiştir. Ardından Güryay, hasta yatağındaki Menderes’i yerli ve yabancı gazetecilere göstermiştir. Cumhuriyet gazetesi adına orada bulunan ve odaya davet edilen Mücahit Beşer, Menderes’in durumunu şöyle betimliyordu:

“Odaya girdiğimiz zaman Menderes koma halindeydi. Nefes aldığı, ancak çok dikkat edildiği takdirde fark edilebiliyordu. Yatağa cansız gibi gömülmüş, dışarıda sadece başının bir kısmı kalmıştı. Birkaç gündür tıraş olmadığı anlaşılıyordu. Gözleri yarı açık, görmeden sabit bir noktaya bakıyordu. Başucunda duran bir tüpten burnuna oksijen veriliyordu.”[13]

O gün Etem Menderes’in de odaya geldiği bilinmektedir. Adnan Menderes, ancak 16 Eylül’de 23.30’da koma halinden çıkabilmişti.[14]

          Yıllar sonra Güryay, Menderes kendine geldiğinde ona “Bu işi kendin mi yaptın, başkası mı sana yaptırdı?” diye sorduğunu, Menderes’in yanıt olarak “Ben haplarımı kibrit kutusunun içinde biriktirmiştim. 32 tane Equanil ve 3 tane Nembutal aldım ve o sabah saat 4’e kadar bunları içtim.” dediğini gazeteci Emin Çölaşan’a anlatmıştır.[15]

          İmralı’da İnfazlar Öncesi Hazırlıklar

          1961’in sonbaharında İmralı’da görevli personel dahil tüm kamuoyu, Yüksek Adalet Divanı tarafından verilecek kararları merakla beklemekteydi. Mahkeme henüz kararlarını açıklamadan, Milli Birlik Komitesi tarafından, verilecek idam cezalarının infaz yeri olarak İmralı Adası belirlenmişti. Hatta öyle ki, Ada Komutanı Albay Tarık Güryay, mahkemenin idam cezası verdiği on beş kişinin listesinin önceden kendilerine ulaştığını ve “grupları hazırladıklarını” (beraat edenlerin nerede, mahkûm olanların nerede olacağını) itiraf etmişti.[16]

          İdamlar için yapıldığını öğrendiğimiz başlıca hazırlıklar şöyle sayılabilir: darağaçlarının kurulması, mezar kazılması, tabutların hazırlanması, imamların getirilmesi. Güryay, darağaçlarının MBK İrtibat Bürosu tarafından, adaya infazlardan bir ay önce gönderildiğini söylemiştir.[17] O dönem İmralı Cezaevi’nin müdürlüğünü yapan Ahmet Acaroğlu’nun[18] Özcan Ercan’a 1991’de anlattıkları da önem arz etmektedir. Acaroğlu, infazların İmralı’da yapılacağını bir ay önceden öğrendiklerini, infazlar için hazırlıklarda adadaki mevcut mahkûmların da kullanıldığını, bu yüzden mahkûmlara “mezarlar için çukur açılıyor” demek yerine “zeytin ağacı dikileceğini” söylediklerini ve geniş çukurlar açtırdıklarını ifade etmiştir. Aynı zamanda marangozhanede de “askeriyenin cephane sarfı için sandık” diyerek tabut yaptırdıklarını söylemiştir[19]

          Açılan mezar sayısı bakımından anlatılanlar oldukça ayrışmaktadır. Dönemin İmralı Cezaevi Müdürü Ahmet Acaroğlu seksen[20], o dönemde askerliğini Yassıada’da yapmakta olduğunu söyleyen İbrahim Bozdağ kırk iki[21], o dönemde askerliğini Okmeydanı’nda yapmakta olduğunu ve infazlar için İmralı’ya götürüldüklerini söyleyen Mehmet Özbilgin elli iki[22], Yassıada’da jandarma birliğinin erlerinden olduğunu söyleyen Mehmet Şimşek elli[23], infazlar sırasında İmralı’da hücrede olan Samet Ağaoğlu yetmişten fazla[24], infazlar sırasında Balmumcu Askeri Garnizonu’nda tutuklu olan ancak infazda görevli iki gardiyandan izlenimlerini dinlediğini söyleyen Necip Fazıl Kısakürek ise yüz iki[25] mezar kazıldığını belirtmektedir.

          Dönemin tanıklarının çoğunun beyanları, anıları; infazlardan seneler sonra kaleme alınmıştır veya anlatılmıştır. Bu bakımdan, aradan geçen yılları da hesaba katarak sayılar arasında böylesine fark olmasını anlamlandırabiliriz. Öte yandan bu tarz ayrışmaların, birer ayrıntı niteliğinde olduğu ve olayların özünü değiştirmeyeceği de düşünülebilir. Ben de bundan dolayı “Doğru olan şudur.” demektense, anlatıları o esnada kimin nerede olduğunu da dikkate alıp karşılaştırmak suretiyle okuyucuya sunmak ve bu alanda okumaya, yazmaya hevesli kişilere kaynak teşkil etmesini sağlamak maksadıyla hareket ediyorum.

          Gazeteci yazar Veli Sezai Balcı, yüz iki adet idam beklendiğini, bu yüzden yüz iki adet tabut yapıldığını duyduklarını belirtmiştir.[26] Cezaevi Müdürü Acaroğlu, seksen tane tabut, iki tane de idam sehpası hazırladıklarını ifade etmiştir.[27] Burada Necip Fazıl Kısakürek’in verdiği sayı farklıdır. Kısakürek, beş adet sehpa kurulduğunu aktarır.[28] İnfazlar için İstanbul’dan imamlar getirilmiştir. 21 Eylül 1961 tarihli Cumhuriyet, beş imam getirildiğini yazmıştır. Acaroğlu, 16 Eylül’de iki hücumbotla adaya getirilen idam mahkûmlarının ve müebbet hapis mahkûmlarının ardından imamların İmralı’ya getirildiğini ifade etmiştir.[29] Akkan Suver ise, Darağacında Üç Yiğit isimli kitabında üç tane imamın ismini vermektedir, ayrıca Acaroğlu’ndan farklı olarak 14 Eylül’de MBK İrtibat Bürosu’ndan hücumbota bindirilen imamların, İmralı’ya götürüldükleri esnada nereye hareket ettiklerini bilmediklerini belirtmektedir.[30]

          Cezaevi Müdürü Acaroğlu, idamda görevlendirilen cellatların İstanbul’dan getirildiğini söylemiştir, ayrıca cellatların meyhaneden getirildiğini, sarhoş olduklarını iddia etmiştir. Kemal ismindeki celladın yaka yazısına “cellat” değil, “baş cellat” yazılmasının gerektiğini söylediğini ve bu değişikliğin yapıldığını, zabıtlarda da “baş cellat” olarak geçtiğini ifade etmiştir.[31] Yassıada’da jandarma birliğinin erlerinden Mehmet Şimşek, celladın Üsküdar’da bekçibaşı olduğunu, Demokrat Parti döneminde görevini kötüye kullandığından dolayı işinden atıldığını ve bundan dolayı da oldukça kinli ve öfkeli olduğunu söylemiştir.[32] İmralı’da infazlar için hazır bulundurulan cellatların, gardiyanların ve diğer görevlilerin gerektiğinden sayıca fazla olduğu bilgisi basında yer almıştır.[33]

          Fatin Rüştü Zorlu’nun İdamı

          Eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ve Adnan Menderes’ten önce idam edilmiştir.[34] İmralı’da konulduğu hücreden 16 Eylül’de sabaha karşı alınıp bir salona getirilen Zorlu’ya, idam kararının MBK tarafından onaylandığı saat 04.00’te, Yüksek Adalet Divanı Başsavcısı Ömer Altay Egesel tarafından tefhim edilmiştir (bildirilmiştir). Cumhuriyet’te çıkan habere göre, Zorlu tefhimden sonra “Vazifemi yaptığımı zannediyordum. Siz de vazifenizi yaptınız, zahmetler çektiniz. Kader bu imiş.” demiştir.[35] Zorlu, son arzusu sorulduğunda, mektup yazmak istediğini belirtmiştir (Başsavcı Egesel, Zorlu’nun önce abdest almak isteğini, ardından mektup yazmak isteğini belirttiğini, ilk olarak mektubu yazıp sonra abdest aldığını aktarır.)[36]. Dönemin Yassıada Güvenlik Sorumlusu Remzi Oral, Zorlu’nun abdest sonrasında eşine yazdığı mektubu kendisinin dolmakalemiyle yazdığını ifade etmiştir.[37] Ancak Cumhuriyet’te, Zorlu’nun mektubu Yüksek Adalet Divanı Başkatibine yazdırdığı, ardından da altını imzaladığı ve annesine teslim edilmek üzere Egesel’e verdiği bilgisi yer almıştır.[38] Cumhuriyet, bir gün önce ise Zorlu’nun ailesine mektup yazdığını belirtmiştir; başkatipten ise söz etmemiştir.[39] Ayrıca Başsavcı Egesel’in anlattıkları da mektubu Zorlu’nun bizzat yazdığına işaret etmektedir.

           “…Bir mektup yazmak arzusunu izhar etti. Son olduğunu söylediği bu arzusunu da kabul ettim. Kısa olmasını sözlerime ilave ettim. ‘Hayır uzun olmayacak, efendim.’ dedi. Önce bir masanın önüne oturarak kendisine verdiğim bir kağıda, son derece muntazam bir kaligrafi ile gazetelerde metni intişar eden mektubu yazdı.”.[40]

          Diğer idam mahkûmlarından farklı olarak Zorlu, abdest almak istemiştir. 1986’da Örsan Öymen’in sorularını yanıtlayan dönemin Yassıada Güvenlik Sorumlusu Remzi Oral, Zorlu’nun abdest alma isteğinin Başsavcı Egesel tarafından reddedildiğini, bunun üzerine kendisinin Egesel’e bağırarak karşı gelip Zorlu’nun ellerini açtırdığını iddia etmiştir.[41] Zorlu abdest aldıktan sonra kendisine telkinde bulunan imamı dinlemiştir, bu esnada imamın Kur’an’dan yanlış telaffuz ettiği yerleri düzeltmiştir.[42]

          Darağaçları, diğer mahkûmların göremeyeceği bir konuma, cezaevi binalarının arasına kurulmuştu. Masaya ve darağacına kendiliğinden çıkan Zorlu’nun idamında görevli celladın paniklediği ve Zorlu’nun onu acele etmemesi yönünde uyardığı farklı kaynaklarda anlatılmıştır.[43] Zorlu, kendiliğinden çıktığı sandalyeyi yine kendisi tekmelemiştir.[44] Zorlu’nun idamından önce son sözlerinin “Annemin ellerinden öperim. Kızıma söyleyin evlensin ve mesut olsun. Bütün temennim budur.”[45] veya “Sayın savcı, sen vazifeni yaptın, kimseye bir kinim yoktur.”[46] olduğu yönünde anlatılar mevcuttur. Zorlu’nun ölüme büyük bir soğukkanlılıkla gittiği, anlatılarda ortaktır. İdamın gerçekleştiği saat bakımındansa uyum yoktur, saat 2.57’de gerçekleştiği yazıldığı gibi[47], saat 5 sularında gerçekleştiği de yazılmıştır.[48] Zorlu’nun cenazesinin yıkanmaya götürülmesiyle infaz sırası Hasan Polatkan’a gelmişti.

Yeni İstanbul, 17 Eylül 1961.

          Hasan Polatkan’ın İdamı

          Eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan, son anlarında Zorlu’ya nazaran daha bitkindi ve donuktu. MBK’nin idamları tasdiki, yine Başsavcı Egesel tarafından Polatkan’a tefhim edildi, Polatkan’ın imzası alındı.[49] İdam edilişinden önce herhangi bir şey söylemediğini belirtenler olsa da, Başsavcı Egesel son arzusunun ne olduğu yanıt olarak Polatkan’ın “Çocuklarıma söyleyin, suçsuzum ve suçsuz olarak gidiyorum” dediğini belirtmiştir.[50] Polatkan da görevli imamı dinlemiştir. Cumhuriyet’e göre Polatkan, ailesine hitaben başkatibe kısa bir mektup dikte ettirmiştir, altını imzaladıktan sonra mektubu ailesine teslim etmek üzere Başsavcı Egesel’e vermiştir ve saat 6.15’te idam edilmiştir.[51] Zorlu’nun idamını da aynı cellat gerçekleştirmiştir.[52]

          MBK’nin Kararlarının Mahkûmlara Tefhimi

          MBK tarafından idam cezası müebbet hapse çevrilen mahkûmlara, bu bilginin ne zaman verildiğine dair anlatılar ayrışmaktadır: Zorlu ve Polatkan’ın idamını takiben bu haberin verildiği bilgisi bazı kaynaklarda geçmekle birlikte,[53] o esnada İmralı’da idam edileceği vakti bekleyenlerden Baha Akşit, ilk olarak Ada Komutanı Güryay, Başsavcı Egesel ve beraberindekiler tarafından kendilerine haber verildiğini, akabinde idamların yapıldığını anlatır[54] İdam cezalarının hapse çevrildiği bilgisini mahkûmlara Güryay tefhim etmiştir.[55]

          Kararların tebliğinden sonra mahkûmların bir kısmının sevinçten ağlamaya başladığı ve Osman Kavrakoğlu’nun “Karar çok adildi. Zaten bütün suç Menderes’te idi. Celâl Bayar hakkındaki karar da çok isabetlidir. Memnun oldum.”, Agah Erozan’ın “Allah razı olsun, payidar olsunlar, berhudar olsunlar.” dediği, diğer mahkûmlarınsa suçun Menderes’te olduğuna yönelik şeyler söyledikleri iddia edilmiştir.[56] Gerçekçi gözükmeyen bu iddianın, dönemin koşulları düşünüldüğünde, bir tür propaganda aracı olarak ortaya atıldığı söylenebilir. Celâl Bayar’ın kararı sükûnetle karşıladığı anlaşılmaktadır. Samet Ağaoğlu, kararları en sakin dinleyenin Bayar olduğunu, mahkûmların kendilerine verilen çayı içerken herhangi bir sevinme ya da sinirlenme olmaksızın odada durduklarını anlatır.[57] Milli Birlik Komitesi’nin kararlarının kendilerine tefhiminin ardından hücrelerinden alınan mahkûmlar, odaya yerleştirilmiştir.[58] Celâl Bayar, odada toplanılınca mahkûmlardan kendilerini saymalarını ister ve şöyle konuşur:

          “Arkadaşlar çok değerli, yeri doldurulması imkansız iki arkadaşımızı kaybettik acımız büyük. Bizlerin müebbet hapse tahvil edilmemiz sizi üzmesin. Politikada esas olan idamdan kurtulmaktır. Şuna emin olun ki uzun müddet bir hapishanede tutulmaları mümkün değildir. Bunu bilin, metin olun ve katiyen fütur etmeyin.”[59]

          Adnan Menderes’in İdamı

          16 Eylül’de 23.30 gibi komadan çıkan Adnan Menderes’in durumu savcıya bildirildi, ardından Menderes’i koma halindeyken tedavi eden doktorlar, yeniden Menderes’in bulunduğu odaya geldi. Etem Menderes’in tasviriyle yarı baygın gözlerle bakan, halsiz biçimde yatan Menderes’in sıhhi durumunun normale döndüğüne, yani idam edilebileceğine dair rapor düzenlendi. Trajiktir ki, bu raporu yine aynı heyet, birkaç saat öncesinde yaşatmaya çalıştıkları hastaya veriyordu. Raporda imzası olan altı doktorun ismi, MBK İrtibat Bürosu’nun 61 numaralı tebliğinde şöyle sayılıyordu: Ord. Prof. Dr. Sedat Tavat, Amiral Bristol Hastanesi Dahiliye Servisi Şefi Dr. Nevzat Yeğinsu ve Yassıada Garnizon Hastanesi tabiplerinden Dr. Galip Bozalioğlu, Dr. Ahmet Karahaliloğlu, Dr. Zeki Kebapçıoğlu ve Dr. Sedat Yürütgen.[60] Rapor, üç sayfa tutmuştur ve 17 Eylül’de saat 10.30’da hazır edilmiştir.[61] Rapor hazır olduğunda doktorlar Menderes’in idam edilebileceğini ima ederek “Şey olabilir.” demişlerdir.[62] Aydemir, Menderes’in kendine geldikten sonra “Özür dilerim, bir iştir oldu.” dediğini aktarır.[63] Menderes, idama götürülmek üzere Yassıada’dan hücumbota bindirilir.

          Menderes Yüksek Adalet Divanı’nın hükümleri açıkladığı gün intihara teşebbüs ettiğinden, komadan uyandığında kendisi için verilen kararı bilmemekteydi. Peki idam kararı verildiğini, bu kararın MBK tarafından onaylandığını ve şimdi de idam cezasının infazının gerçekleştirilmesi için İmralı’ya taşındığını biliyor muydu? Ada Komutanı Güryay, Menderes’e idam edileceğinin söylenmediğini, hastaneye tedavi için gönderdiklerini söylediklerini, bunun üzerine Menderes’in de eşinden mektup gelirse hastaneye gönderilmesini istediğini, Menderes’in idam edileceğini İmralı’da Başsavcı Egesel’den öğrendiğini belirtmiştir.[64] Aynı biçimde İmralı Cezaevi Müdürü Acaroğlu da İmralı’da öğrendiğini söylemiştir.[65] Ancak, farklı aktarımlar da vardır: Milliyet, Yassıada’daki muayenesi sonrası Menderes’e İmralı’ya götürüleceğinin söylendiğini, bunun üzerine Menderes’in “İdama mı götürülüyorum?” biçimindeki sorusuna mahkeme kararlarının henüz MBK tarafından tasdik edilmediği, mahkûmların İmralı’ya götürüldüğü yönünde yanıt verildiğini yazmıştır.[66] İdam esnasında İmralı’da bulunan Ordu Foto Film Merkezi’nde görevli fotoğrafçı Astsubay İsmail Şenyüz, idam sonrası gemideki muhafızlardan Menderes’in idam edileceğini gemide öğrendiğinin bilgisini aldığını söylemektedir.[67] Dolayısıyla Menderes’in en azından hücumbota binene dek idam hükmünü bilmediğini kabul etmek yanlış olmaz.

          İmralı Adası’nda teknelerle, deniz, kara ve hava kuvvetleri mensubu askerlerle geniş güvenlik önlemleri alınmıştı. Menderes adaya çıkarıldığında misafirhaneye götürüldü. Burada karar tefhim edildi. Kararı Divan üyelerinden Vasfi Göksu’nun tefhim ettiği o günlerde basında yer aldıysa da, Başsavcı Egesel’in tefhim ettiği bilgisine de rastlanmaktadır[68] Elleri kelepçeli biçimde yarım saat tutulduğu bu odada Menderes, infaz kararını uzun uzun okumuştur. Adnan Menderes, imamla yalnız kalıp konuşmak istediğini söylemiştir ancak kanunların buna müsaade etmediği uyarısı yapılınca, heyetin yanında imamla görüşmüştür. Dini telkin almak istemeyen Menderes, tövbe duasına eşlik etmiştir.[69] Menderes’in vasiyet bıraktığına, vasiyet yazdırdığına dair herhangi bir bilgi yoktur, aksine bu iddia orada bulunan isimlerden Güryay tarafından yalanlanmıştır.[70] Menderes’in son arzusu olarak sigara içmek istediği ve oradakilere hitaben “Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildirin. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın.” dediği bilgisi, dönemin basınında yer almıştır.[71]

          İdam sehpasına dek yardımsız yürüyen ve sehpaya da kendisi çıkan Menderes’in sehpadaki son sözleri, “Katiyen muğber (küskün) değilim, hiçbir iğbirar (kırgınlık) duymuyorum.” olmuştu.[72] Zorlu ve Polatkan’dan farklı olarak Menderes sabaha karşı değil, 17 Eylül’de öğlen saatinde idam edilmişti. İdam edildiği saat Cumhuriyet’e göre 14.31’di,[73] Turhan Dilligil’e göre ise 13.23’tü.[74] Menderes’in neden gece saatlerinde değil de öğlen idam edildiğini Milli Birlik Komitesi üyelerinden Suphi Karaman şöyle açıklıyor: “MBK üyeleri birbirimizi yiyorduk. Dört beş gün idamlar olsun diyenlerle, olmasın diyenler birbirimizi yedik. Daha sonra üç kişinin infazı onaylandıktan sonra Menderes intihara teşebbüs ettiği için bir gün sonra idam edildi. Hemen de öğle üzeri. Çünkü Ankara’da Menderes’i kurtarmak için her tarafta yoğun temaslar vardı. Buna imkan vermemek için öğleyin astılar.”.[75] Türkiye’de idamların gündüz saatlerinde yapılmamasına rağmen Menderes’in “bir an önce idam edilebilmesi için” öğle vaktinde, hem de intihar girişiminden hemen sonra idam edildiği bilgisinin gerçek olabilme ihtimali dahi vahimdir.

          Burada geçmişte ortaya atılan, ispatlanmamış olsa da herhangi bir bağlayıcı yalanlama getirilemeyen bir iddiadan da söz etmeliyim. Yassıada’nın güvenlik sorumlusu olan Yüzbaşı Remzi Oral, yayılan “infazlar gerçekleşmeyecek” söylentisinin Yassıada’da bazı genç subayları öfkelendirdiğini anlatır. Hatta Yassıada’daki hücumbotta o subayların toplandığını, komite kararına karşı da olsa, idam cezalarının toplu halde infaz edilmesini dahi tartıştıklarını belirtir.[76] Zorlu ve Polatkan’ın idamı sonrasında Yassıada’dayken, o esnada odada olmayan Ada Komutanı Güryay’ın odasındaki telefona onun yerine çıktığını belirten Oral, arayanın Orgeneral Cemal Gürsel olduğunu fark eder ve gerisini şöyle anlatır:

          “Gürsel’e, ‘Buyurun Komutanım, ben Yüzbaşı Remzi’ dedim. Gürsel telaşlıydı. Hala ada kumandanıyla konuştuğunu sanıyordu: ‘Tarık’ dedi, ‘Beni dinle, çok önemli!’. Gürsel, Adnan Menderes’in idamını geciktirmemizi istedi. Korktuğumuz başımıza gelmişti. Gürsel’e bir kere daha kendimi tanıtıp, ada kumandanının Menderes’i alıp İmralı’ya götürdüğünü ve cezasının da büyük bir ihtimalle infaz edilmiş olabileceğini söylemek zorunda kaldım. Gürsel’in üzüntüsünü ses tonundan anladım: ‘Eyvaaah’ diyerek telefonu kapattı! Durumu Ada Komutanı Tarık Güryay’a bildirdim. Adnan Menderes’i alelacele hücumbota bindirip İmralı’ya gönderdik. Sonra malum.”.[77]

          Yani Oral’ın iddiasına göre Adnan Menderes henüz asılmamışken Gürsel’in idamı durdurma çabası, Oral’ın söylediği yalanla engellenmiştir. Zira Oral’ın ifadesine göre telefon görüşmesi esnasında Menderes adada yer alıyordu. Ayrıca Menderes’in sabaha karşı değil öğlen idam edilmesinin sebebinin de bu telefon olduğu söylenmiştir. Bu iddiaya mesafeli yaklaşmak gerektiği kanaatindeyim. 1986’da yapılan bu açıklamanın öncesinde, iddianın muhataplarından Cemal Gürsel 1966’da, Tarık Güryay 1985’te hayatını kaybetmişti. Bu bakımdan o dönemde de doğruluğunun ispatı çok zor olan bu iddianın günümüzde şüphesiz biçimde gerçek kabul edilmesi mümkün değildir, ancak iddia bundan sonra yapılacak araştırmalarda da dikkate alınmalıdır.

          Bir diğer iddia da, Menderes’in idam edilip hayatını kaybettikten sonra, tekrar idam edildiği yönündedir. Farklı ayrıntılarla da olsa aynı yönde bilgiler veren birden fazla kaynak mevcut olduğundan, bunu da aktarmaya değer buluyorum. İnfaz esnasında içeriye gidip dönen İmralı Cezaevi Müdürü Ahmet Acaroğlu, idam edilişinin ardından ayağı yere değen Menderes’i, celladın tekrar yukarıya çekip asarken gördüğünü ve “Ne yapıyorsun?” diye bağırdığını ifade etmiştir. Cellat Kemal’in yanıt olarak “Bu her Perşembe beyaz atın üzerinde Yassıada’dan Eyüp Sultan’a namaz kılmaya geliyormuş. Ben de onu ikinci defa uçuruyorum ki, beyaz ata binemesin.” dediğini iddia eden Acaroğlu, celladı engelleyip engelleyemediğini ise anlatmamıştır.[78] Bu iddianın, gazetede yer aldığı gün DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e sorulması üzerine Demirel, “Bu vicdansızlıktır. Buna teşebbüs edenlerin vicdanı yoktur. İnsan değil yamyamdırlar. Bu yamyamlığı Türk milletinin vicdanı kaldırmayacaktır. Olayı protesto ediyorum.” diyerek tepki göstermiştir.[79] O dönemde askerliğini Yassıada’da yapmakta olduğunu söyleyen İbrahim Bozdağ, Menderes’in idamı için sehpa tekmelendiğinde ipin koptuğunu, bu yüzden tekrar ipe çıkarıldığını belirtmektedir.[80] Necip Fazıl Kısakürek ise Menderes’in üç kez asıldığını söylemiştir.[81] Bu yazıda yer verdiğim pek çok beyan ve iddia gibi, artık doğrulama imkanımızın neredeyse imkânsız olduğu bu iddia da, insanlık onuruyla bağdaşmayan bir hareketi içermektedir ve doğru olup olmadığı merak konusudur.

          Cenazelerin Defni

          16 Eylül 1961’de Fatin Rüştü Zorlu’nun ve Hasan Polatkan’ın, 17 Eylül’de Adnan Menderes’in idamlarının ardından cenazeleri yıkandı, İmralı Cezaevi’nin mescidinde cenaze namazları kılındı, kefenlendi ve İmralı Adası’nın doğu kısmına, Değirmentepe’ye gömüldü. İdam haberinin henüz taze olduğu günlerde, üç ismin cenazelerinin nereye defnedildiği hususunda net bir bilgi yoktu, yerin İmralı olduğuna dair çıkarımlar yapılıyordu.[82] Mezarlar bu tarihten 1990 Eylül’üne dek İmralı’da kalacaktı, bakımsız haldeki mezarları ziyaret etme imkanı ancak özel izinle olabilecekti. Topkapı’da yapılan anıtmezara defin için 1990’da mezarlar kazıldığında, üç ismin de tabutlarla defnedildiği fark edilecekti.[83]

          Sonuç

          Yakın tarihimize damga vuran üç siyasetçinin, aynı biçimde tarihimize damga vuran idamları, bundan tam elli dokuz sene önce gerçekleştirildi. Her tarihi olayda olduğu gibi, farklı çevreler bu idamlara bakış açısına göre farklı yaklaştı. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de “demokrasi” bağlamında önemli dersler çıkarabileceğimiz bu siyasi idamlar, farklı kesimlerce hamasete varan söylemlerle ya olayların akışından çok kopartılarak anlatılmıştır ya da “Gerekiyordu, oldu bitti.” denilerek gündeme gelmeleri önlenmek istenmiştir. İlgili dönemi akademik çalışmalarda da diğer çalışmalarda da mümkün olduğunca tarafsız biçimde incelemek kanımca en doğrusudur ve gerekli olandır.

          Adnan Menderes’in de sıkça söylediği bir cümledeki gibi, “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür.”, Bu yüzdenm hafızamızı tazelemek adına iki acı idamın yıl dönümünde, diğer acı idamın ise yıl dönümünün bir gün öncesinde, bu bol dipnotlu yazıyı yayınlamaktan mutluluk duyuyorum.

Doğukan Temizel

Dipnotlar

[1]: Samet Ağaoğlu, Arkadaşım Menderes, Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, 2011, İstanbul, s.151.

[2]: Samet Ağaoğlu, Marmara’da Bir Ada, Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, 2011, İstanbul, s.206.

[3]: Menderes’in Dramı ?, Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitabevi, 5. Basım, İstanbul, 1993, s.498.

[4]: Cumhuriyet, 20 Eylül 1961, s.1.

[5]: Ağaoğlu, Marmara’da Bir Ada, s.207.

[6]: Türkiye’ye Damgasını Vuran Bir Dönem, Bir Olay, Bir Yaşam Dr. Baha Akşit, Nezahat (Keleş) Belen, Yüksek Lisans Tezi, Kanaat Basımevi, s.124.

[7]: Belen, s.124.

[8]: Ağaoğlu, Arkadaşım Menderes, s.156.

[9]: Ağaoğlu da Akşit de, ellerin arkadan bu kadar uzun süre kelepçeli bırakılmasının hukuka uygun olmadığına değinmiştir. Ağaoğlu kanuna göre ölümden en çok yarım saat önce ellerin arkadan kelepçelendiğini belirtirken, Akşit, idamdan beş dakika önce arkadan kelepçelemenin yapıldığını belirtir. (Bkz. Ağaoğlu, Arkadaşım Menderes, s.156 ve Belen, s.124.)

[10]: Enver Durmuş, Yassıada’dan İmralı’ya, Boğaziçi Yayınları, Mayıs 1990, s.108-109.

[11]: Menderes’in Dramı?, Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitabevi, 5. Basım, İstanbul, 1993, s.500.

[12]: Cumhuriyet, 20 Eylül 1961, s.1.

[13]: Cumhuriyet, 16 Eylül 1961, s.1.

[14]: Aydemir, s.501.

[15]: Milliyet, 6 Ocak 1985, s.4.

[16]: Milliyet, 6 Ocak 1985, s.4.

[17]: Milliyet, 6 Ocak 1985, s.4.

[18]: Acaroğlu, kendisiyle yıllar sonra yapılan bir röportajda Acarol soy ismiyle anılmıştır. (Bkz. https://www.yenisafak.com/gundem/menderes-gozlerimin-icine-bakarak-ic-cekti-2686983, Erişim Tarihi: 13.09.2020).

[19]: Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13.

[20]: Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13.

[21]: https://www.haberturk.com/kayseri-haberleri/78238414-27-mayis-darbesi-sonrasinda-42-mezar-kazildimenderes-kendi-sehpasini-itti-ip-kirildi-tekrar, Erişim Tarihi: 12.09.2020.

[22]: http://www.02haberler.com/ozel-haber/adnan-menderesi-gozumuzun-onunde-astilar-h6814.html, Erişim Tarihi: 12.09.2020.

[23]: Turhan Dilligil, İmralı’da Üç Mezar, Dem Yayınları, İstanbul, 1988, s.75.

[24]: Ağaoğlu, Arkadaşım Menderes, s.156.

[25]: Dilligil, s.95-96.

[26]: Durmuş, s.264.

[27]: Milliyet, 3 Ağustos 1991 s.13.

[28]: Dilligil, s.95-96.

[29]: Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13.

[30]: Akkan Suver, Darağacında Üç Yiğit, 5. Baskı, Su Yayınları, 1979, s.9.

[31]: Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13.

[32]: Dilligil, s.75.

[33]: Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1.

[34]: Bu noktada anlatılar arasındaki mühim bir ayrışmaya daha değinmem gerekiyor. Anlatılanların çoğunda ilk olarak Zorlu’nun, onu takiben Polatkan’ın idam edildiği geçse de, bazılarında ilk olarak Polatkan’ın idam edildiği söylenmiştir. Örneğin Başsavcı Egesel ve Yassıada Komutanı Güryay, ilk olarak Polatkan’ın idam edildiğini belirtir (Durmuş, s.39-48.). Hatta Güryay’ın anlattıklarına göre infaz öncesi Zorlu kendisine kaçıncı idam edilen olduğunu sorduğunda Güryay “ortadaki” olduğunu belirtmiştir. Buna karşın Cumhuriyet’te önce Zorlu’nun, ardından Polatkan’ın idam edildiği yazılmıştır (Cumhuriyet, 20 Eylül 1961, s.1.) İnfazlarda yer alan İmralı Cezaevi Müdürü Ahmet Acaroğlu da ilk olarak Zorlu’nun idam edildiğini, cenazenin yıkamaya götürüldüğünde Polatkan’ın idama getirildiğini belirtmiştir (Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13.). Gazeteci Turhan Dilligil de bu yönde bilgi vermektedir (Dilligil, s.81.). Son olarak, Yassıada İrtibat Bürosu’nun iki idamı duyurduğu 50 sayılı bildiride de ilk olarak Zorlu’nun ismi sayılmıştır.

[35]: Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1.

[36]: Durmuş, s.46.

[37]: Milliyet, 28 Ağustos 1986, s.13.

[38]: Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1.

[39]: Cumhuriyet, 20 Eylül 1961, s.1.

[40]: Durmuş, s.46.

[41]: Milliyet, 28 Ağustos 1986, s.13.

[42]: Milliyet, 6 Ocak 1985, sayfa 12.

[43]: Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1 ve Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13.

[44]: Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1 ve Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13.

[45]: Cumhuriyet, 20 Eylül 1961, s.1.

[46]: Yassıada Güvenlik Sorumlusu Yüzbaşı Remzi Oral, Zorlu’nun son sözlerini böyle aktarmıştır. Ada Komutanı Güryay ise, Zorlu’nun son sözünün “Allah memlekete hayır versin” (Milliyet, 6 Ocak 1985, s.12) olduğunu belirtmektedir. Ancak Remzi Oral, Zorlu’nun idamı esnasında Güryay’ın orada bulunmadığını, hücumbotta infaz kararlarını beğenmeyen subaylarla birlikte olduğunu ifade etmiştir. (Milliyet, 28 Ağustos 1986, s.13.) Aynı röportajda Güryay, subaylarla birlikte olduğunu ve onlarla idamların sayısı hakkında tartıştığını belirtmekle beraber, Zorlu’nun da Polatkan’ın da infazına tanık olduğunu söylemiştir.

[47]: Dilligil, s.79.

[48]: Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1.

[49]: Durmuş, s.39.

[50]: Durmuş, s.40. Polatkan’ın herhangi bir şey söylemediğini ifade eden kaynaklara örnek: Cumhuriyet, 20 Eylül 1961, s.1, Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13. Cumhuriyet, 20 Eylül’deki anlatımının aksine 21 Eylül’de, son sözünün ailesine iyi niyetlerini ve temennilerini ileten birkaç cümle olduğunu yazmıştır. (Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1.)

[51]: Cumhuriyet’e göre 6.15’te (Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1), Turhan Dilligil’e göre 3.05’te idam edilmiştir. (Dilligil, s.8.)

[52]: Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13.

[53]: Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1.

[54]: Belen, s.125.

[55]: Güryay, tefhimden önce kararları beğenmeyen bazı subaylarla tartıştığını, bu tartışmadan sonra tefhimi yaptığını anlatır. Eğer ki 46. dipnotta yaptığım mukayesede Remzi Oral’ın anlattıkları doğruysa, yani Zorlu’nun infazında Güryay iskele tarafında subaylarla tartışıyor idiyse, Güryay’ın anlatımına göre de tefhimler infaz sonrasına denk gelmiş olur. (Milliyet, 6 Ocak 1985, s.12.)

[56]: Cumhuriyet, 20 Eylül 1961, s.1.

[57]: Ağaoğlu, Arkadaşım Menderes, s.156.

[58]: Burada da anlatılar arasında uyumsuzluk bulunur. Cumhuriyet, dörderli gruplar halinde üç odaya yerleştirildiklerini söylerken (Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1.); Baha Akşit, tüm mahkûmların tek bir odaya toplandığını söyler (Belen, s.125.).

[59]: Belen, s.125.

[60]: Cumhuriyet, 18 Eylül 1961, s.1.

[61]: Dönemin İmralı Cezaevi Müdürü Ahmet Acaroğlu, İmralı’da idamlar öncesi Menderes beklenirken YAD Başsavcısı Ömer Altay Egesel’e Menderes’in ne zaman geleceğini sorduğunu, Egesel’in yanıt olarak “Bugün gelir herhalde, ama baktık gelmiyor, motorun kıçına koyarız sehpayı, gideriz, Yassıada’da asarız adamı.” dediğini iddia etmiştir (Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13).

[62]: Milliyet, 6 Ocak 1985, s.12.

[63]: Aydemir, s.501-502.

[64]: Milliyet, 6 Ocak 1985, s.12.

[65]: Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13

[66]: Milliyet, 19 Eylül 1961, s.1.

[67]: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/adnan-menderesin-son-gunu-2-olume-giderken-ne-ayagi-tokezledi-ne-de-sendeledi-41526662, Erişim Tarihi: 10.09.2020.

[68]: Milliyet, 6 Ocak 1985, s.12.

[69]: Aydemir, s.503.

[70]: Milliyet, 6 Ocak 1985, s.12.

[71]: Cumhuriyet, 20 Eylül 1961, s.1.

[72]: İdamın şahitlerinden İsmail Şenyüz’ün anlatımıyla Şevket Süreyya Aydemir’in anlatımı uyuşmaktadır.

[73]: Cumhuriyet, 20 Eylül 1961, s.1.

[74]: Dilligil, s.75.

[75]: Durmuş, s.108-109.

[76]: Milliyet, 24 Ağustos 1986, s.7.

[77]: Milliyet, 24 Ağustos 1986, s.7.

[78]: Milliyet, 3 Ağustos 1991, s.13.

[79]: Milliyet, 4 Ağustos 1991, s.16.

[80]: https://www.haberturk.com/kayseri-haberleri/78238414-27-mayis-darbesi-sonrasinda-42-mezar-kazildimenderes-kendi-sehpasini-itti-ip-kirildi-tekrar, Erişim Tarihi: 12.09.2020.

[81]: Durmuş, s.59.

[82]: Örneğin Cumhuriyet, 21 Eylül 1961, s.1.

[83]: Milliyet, 17 Eylül 1990, s.1.